Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

1 Eyl 2018

Çocuğum Hafız Olsa



ÇOCUĞUM HAFIZ OLSA

Ben eğer çocuğunun hafız olmasını isteyen bir anne olsaydım, öncelikle bu isteğimin nedenlerini ve niyetimi derinlemesine sorgulardım. Çocuğum da olsa en nihayetinde bir başkasının hayatı hakkında böylesine ağır hedefler belirlemenin ileride ne kadar zorlayıcı ve hayal kırıklıklarına sebep olan bir şey olduğunu kendime telkin ederdim.

Sonra çocuğuma kitabını sevdirmek ve onu öğrenmesi için olanaklar hazırlamak için Rabbime gece gündüz niyaz ederdim.
Daha doğmadan benim hayatıma eşlik ettiğini bildiğim yavruma, bol bol Kur’an okumaya ve dinletmeye gayret ederdim. Bebek de olsa her akşam uyutmadan önce ona mutlaka Ayete’l-Kürsi, Amenerrasulü, Fatiha, İhlas, Felak, Nas surelerini ayrıca sünnette öğretilen duaları okurdum. Gün içinde oyun oynamaya dalmışken –süreki değil bazen- kısık bir sesle Kur’an tilavetini dinlemesini sağlardım.

Salıncakta sallarken, birbirimize top atarken, dışarıda yürüyüş yaparken “Hadi suremizi okuyalım mı?” diyerek ona kısa kısa sureler tekrar ettirirdim. “Okumamız lazım, ezberlememiz gerek, bugün bu yetişmeli, al sana gülen yüz, olmadı ağlayan surat” gibi gereksiz şeylere hiç girmezdim. İsterse okurdum, istemezse gönül koymazdım.

Her gün kitabımı elime alırken öpüp başıma koymayı, yüzümde tebessümle okumayı, araya girdiğinde onu azarlamamayı, “Şimdi Kur’an okuyorum dinleyemem” sözleriyle Kitabımı çocuğuma engel kılmamayı şiar edinirdim.

Onunla Kur’an üzerine sohbetler ederdim. Sorduğu soruların cevabını Kur’an’dan bulur gösterirdim. “Allah’ın bize hediyesi bu, herkese özel mektubu. Biz Kur’an aracılığıyla Allah’la konuşuruz” derdim. “Allah okuyanı sever, okumayanı sevmez, çok okuyana şunu verir” gibi şeylerden bahsetmezdim.

4-5 yaş sonrasında gözü alışsın, aşinalığı artsın diye bir dolabın üzerine Arapça alfabeyi asardım. Kenara köşeye eğlenceli-resimli birkaç tane Elif-Ba koyardım. (Tercihen bunu öncelikle Türkçe alfabe için yapardım. İkisinin birbirine karışmaması için de Arapça alfabeyi Türkçe okuma-yazmayı öğrendikten sonraya bırakırdım.)

Arkadaşlarımın çocuklarının üç-dört yaşlarında hatim inmelerine özenmez, çocuğumu bir an evvel maratona yetiştirmek için zorlamazdım. Şaşalı Kur'an'a geçme yahut hatmetme törenlerine çocuğumla birlikte katılmaz, onun dış kaynaklı bir özenti içine girmesine yahut kendisini eksik hissetmesine engel olmaya çalışırdım.

Yedi yaşına geldikten sonra daha uzun sureleri dinletmeye, okumaya gayret ederdim. Satır satır ezberlemesini önemsemezdim. Şayet sabırlı olursam bir dönem sonra devamlı olarak dinlediği bir cüzün neredeyse yarısını ezberlemiş olduğunu hayretle görürdüm. Tek tek değil bütün bir şekilde öğrendiğini anlardım.

Kız olsun erkek olsun çocuğumun imamlığında (sonradan iade kaydıyla) namaz kılardım. Namazda yeni öğrendiği sureleri okuması için teşvik ederdim. "Senden Kur'an dinlemeyi çok seviyorum" derdim.

"Sureni ezberlemeyi bitirirsen, Kur'an'ın tamamını ezberlemeyi başarırsan beni çok mutlu edersin" gibi duygu aktarımlarından zinhar kaçınırdım. Çünkü bir çocuğun anne-babasını mutlu etmek için ne denli ağır yüklerin altına girebileceğini tahmin bile edemezdim. Sonra da çocuğumun yapay isteğini, gerçek bir içsel motivasyon zannetme yanılgısına düşmeyi istemezdim.

Çocuğumun başarılarını, kolay ve sağlam bir şekilde ezberlemesini abartmazdım. Etrafta bunu dile getirmezdim. Onu tebrik ederken doğal ve samimi olmaya dikkat ederdim. Sohbetlerimizde daima Kur'an ahlakını vurgulardım. Kur'an'ın yaşanması uğruna mücadele eden örnek şahsiyetlerin kıssalarından söz ederdim. Böyle kişileri mümkünse ziyaret etmeye, vefat etmişlerse mezarlarına çocuğumla gitmeye gayret ederdim.

Çocuğum "gerçekten" istediği sürece ilk hedefim; Mufassal (Hucurat-Nas arası) surelerin ezberlenmesi olurdu. Sahabe-i Kiram'ın da bu bölümü öğretmeyi öncelediğini bildiğim için oraya odaklanırdım. Sure sure teklif ederdim çocuğuma. "Kur'an'ın tamamı, hafızlık, cüz başları, dönüş sistemi" falan demezdim kesinlikle.

Tıpkı babamın bana yaptığı gibi. Önce son cüzleri ezberlemiştim. Sonra "Bakara-Aliimran iki çiçek" dedi babam. "İstersen orayı da ezberleyiver." Ezberledim. Yasin Kur'an'ın kalbi imiş. Oradan Hucurat'a indim. Tekrar başa döndüm. Nisa, Maide, En'am, Araf. "Ooo" dedi babam, "Bütün uzun sureler bitti. Son taraf da. En zoru gitti. Boşluğu da kapatıver istersen." Kapattım elhamdülillah. On bir yaşımda üstelik de sekiz ayda, hiçbir şekilde zorlanmadan, ne olup bittiğini anlamadan ezberleyivermiştim bütün Kur'an'ı. Hafız olacağımı bilmezdim önceden, kimse söylememişti. Öyle bir hedef de konmamıştı önüme. Hiç unutmuyorum, son sayfayı ezberlediğim gün, ezberleyecek sayfam kalmadı diye üzülmüştüm.

Babam gibi yapardım işte. Eğer bir gün ezbere devam etmek istemezse çocuğum, elinde parça parça cüz sayfaları kalmasındansa, tastamam sureler, cüzler kalsın isterdim. (Bunca sene yarım bıraktığı cüz parçalarını sağlayan birini hiç görmedim. Ama tam cüzü yahut sureyi sağlayan, onu unutmamaya gayret edene çok rastladım.)

Kur'an'a muhabbet duymasını, onu hem gönlüne hem de zihnine almasını istediğim çocuğuma ilk iş olarak bir okul, kurs, hoca aramazdım. Bu işin uzun soluklu bir şekilde pekala evde de olabileceğini düşünürdüm. Televizyonu kaldıran, telefonu elinden bırakan, herkesin doğal sürecinde bir şeyler öğrendiği, elinden kitabı eksik etmediği bir evin kolaylıkla mektebe/medreseye dönüşeceğini bilirdim.

Eğer çocuğum bu işin evde olması konusunda benimle aynı görüşte değilse, etrafımda haftada birkaç gün çocuğumla beraber olacak birileri var mı, ona göz atardım. Aradığım Yönder'in hafız olmasını tabii ki isterdim ama Kur'an'ı iyi bilmesi de benim için yeterli olurdu. Bunlardan daha önemlisi çocuğumun ruhuna hitap edebilecek birisi olmasına özen gösterirdim. Kur'an hocalarının kötü ahlaklarının ve sert bakışlarının çocukta Kur'an'la nasıl özdeşleştirildiğini ve bunun ileride açacağı tahribatı göz önünde bulundururdum.

Şayet etrafımda bu konuda yardım alabileceğim birileri yoksa (şartlarım başka türlüsüne olanak vermiyorsa) ve çocuğum kendi arzusuyla ezber konusunda ilerlemek istiyorsa, son çare olarak bir kurs arayışına girerdim. Aradığım kursun (bu konudaki çok olumsuz örneklerinden dolayı) bir tarikat/cemaat kursu olmamasına dikkat ederdim. Cemaat ve tarikat olmayan, resmi de olmayan, işinin ehli, küçük bir yapıyı, onu da bulamazsam resmî kurumları tercih ederdim. Dünyanın en iyi öğretmenini ve kursunu da bulsam, çocuğumu yatılı bir kursa göndermekle imtihan olunmamayı dualarımda hep dile getirirdim. Gündüzlü ve mümkün olduğunca kısa bir süre kursta bulunması için elimden geleni yapardım. Çünkü hiçbir resmi ve gayri resmi kurumun, bir çocuğa saatlerce vereceği hiçbir şeyin olmadığını bilirdim.

Sonrasında benim için ayrı bir mücadele başlamış olurdu. Çocuğumun başkalarıyla kıyaslanmaması, yarıştırılmaması ve incitilmemesi konusunda yeni bir mücadele alanı. Öğretmenlere hak verdiğim de olurdu. Kimseyi suçlamamaya gayret ederdim. Ki ben bu kuruma mecbur kaldıysam, onlar da bir şeylere mecbur kalıyorlardı. En güzeli iş birliği içinde neyi, nasıl iyileştireceğimize bakmak olurdu. Çokça çaresiz hissetsem de yeniden toparlanma konusunda ümidimi yitirmezdim.

Kursa başlayan çocuğumla sık sık sohbet etmeye, onu dinleyip anlamaya özen gösterirdim. Dersini yapmak istemediğini ve bıkkınlığını fark ettiğim zaman ısrarda lüzum görmezdim. Öğretmenlerinin ve bizim sürekli konuşarak ite kaka ilerletmeye çalıştığımız durumu, daha fazla kötüye gitmeden sonlandırırdım.

Çocuğumun kendisini suçlu, eksik ve yetersiz hissetmemesi için elimden geleni yapardım. "Gerçekte neye ilgili/meraklı olduğunu ben fark edemedim. Bu konuda bana çok yol göstermen gerek." derdim. Yeni ilgi alanları, öğrenim alanları bulmak için onunla omuz omuza verirdim.

Eğer çocuğum kolaylıkla ilerler ve zorlanmadan bitirirse, bunun Allah'ın en büyük lütuflarından biri olduğunu bilir, bol bol hamd eder, şükrederdim. Bundan sonraki çabam da; zihnindeki Kur'an'a layık bir müslüman olması ve ezberini unutmaması için elimden geleni yapmak olurdu.

Bütün bunları yazmanın ne kadar kolay olduğunu, asıl meselenin zamanı geldiğinde "yapabilmek" olduğunu hiçbir zaman unutmazdım.

O Merhametlilerin En Merhametlisi'nin inayeti olmadan zorluklara asla tahammül gösteremeyeceğimi, ne kadar aciz bir kul olduğumu, duayı ve zikri dilimden/hayatımdan eksik etmemenin ancak O'nunla mümkün olacağını bilirdim.

Ummu Reyhane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder