Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

11 Kas 2017

Duyarlı Çocuk, Toplum Kurbanı Mı?


DUYARLI ÇOCUK, TOPLUM KURBANI MI?

Çocuklarının vicdan ve merhamet sahibi, duyarlı bireyler olmaları için çaba gösteren her anne-baba, kalbini istila eden şu endişelerle sık sık muhatap oluyor:

“Ama hayat bu kadar merhametli değil. Dışarıda acımasız bir yaşam var. İncitmeden büyüttüğüm, naif, kırılgan ve hassas çocuğum, gerçek hayatla karşı karşıya kaldığında, üstelik bir tek tek başına olursa ezilmez, sömürülmez mi?”

Anne-baba, zihnini meşgul eden bu sorulara bazen teskin edici cevaplar bulurken çoğu zaman da üzerini kapatmayı, görmemeyi çıkar yol kabul ediyor. Oysa toplumun her kesimi, en yakınlarımız, özellikle büyüklerimiz bu endişelere bire bin katarak bizleri ürkütüyor. “Bu çocuk hep senin gölgende olmayacak” diyen herkes arkasından pek çok kötümser olasılığı sıralıyor.

Duyarlı çocuk eğitiminin savunucusu olan uzmanlar bile, son yıllarda; “Çevreniz duyarlı değilse, duyarlı bir çocuk yetiştirerek ancak topluma kurban verirsiniz” demeye başladılar. Bu zamana kadar kurmuş oldukları ütopyanın farkına bile varmadan, hatta bu toplumu hiç tanımaz gibi basiretsiz ifadelerle. Hatta; “Çocuğumun çevresinde benden başka şefkatli bir insan yok. Herkes onu hırpalıyor, kırıyor” diye dert yanan annelere; “Siz de şefkatli davranmayı bırakın ki, çocuğunuz katılaşsın ve daha fazla acı çekmesin” gibi zalimane önerilerde bulunabildiler.

Şu konuda hem fikiriz; dışarıdaki dünya yani gerçek hayat pek çok acımasızlıklarla dolu ve çocuklarımız elbette bir gün bizim gölgemizden ayrılacaklar.

Duyarsızlaşan zalim toplum ise sadece bugünün sorunu değil. Hz. Adem döneminin de, Peygamber (s) Efendimizin yaşadığı dönemin de sorunu buydu.

Karanlık teorileri, kötümser olasılıkları bir kenara bırakalım. Dünyanın bu kadar kötü ve sakinlerinin bu kadar zalim olması, bizim din ve ahlak anlayışımızın değişmesinde nasıl bir rol oynayabilir? Asırlar önce yaşayan duyarlı insanlar “toplumu kıstas kabul ederek” hangi ilkelerinden taviz verdiler? Yahut yüzlerce yıl sonra yaşayacak olan insanların elinde din ve ahlak namına ne kalacak? Onlar topluma kurban olmamayı ve katılaşmayı ne şekilde başaracaklar?

Modern Batı Psikolojisi, kişinin bireysel mutluluğunu hayatın ana merkezine koyar. Bu uğurda yücelttiği Ben, daima kendi arzularını ve isteklerini, kendi dışındakilerin (aile, toplum vs.) huzurundan önde tutar. Tanrı’yı öldürerek kendini bir nevi Tanrılık makamına çıkaran modern insan, sadece kainatı, doğayı, diğer canlıları değil, kendisi dışındaki insanların varlığını da “kendisinin mutluluğunu sağlamakla görevli” nesneler olarak değerlendirmeye başlar.

Onun için bu hayatta ezilmemek için ezen olmak, hiçbir şekilde çile çekmemek, katlanmamak, alttan almamak, kendisinden ödün vermemek, daima bedel ödeten taraf olmak, modern insanın ahlakınının önemli bir kısmını oluşturur.

Doğu Psikolojisi ise hele ki özelde İslam’ın manevi  ve ahlaki değerlerini ele alırsak; diğergamlığı, kendisini varlıklardan sadece bir varlık kabul ederek kainat ve evrene saygı içinde uyum sağlamayı, bireysel arzularını çoğu zaman ailenin ve toplumun maslahatı uğruna hiçe saymayı, imtihanda olduğumuz kişilerle ilişkisini alttan almak, görmezden gelmek, affetmek, feragat etmek üzerine kurmayı, zulmetse de kötülük etse de –bir yere kadar- kapıları kapatmamayı öğütler.

Şimdi çocuklarını merhametli ve duyarlı bireyler olarak büyütmeye gayret eden anne babalar sıfatıyla soralım kendimize:

Sahi, bizler nasıl insanlarız?

Toplumun pek çok kesiminden farklı olarak dini ve ahlaki ilkelerimize bağlı olmak, insana ve kainata hürmet etmek gibi bir takım hassasiyetlerimiz var. Peki içinde bulunduğumuz acımasız toplum nazarında, bizler de birer “kurban” değil miyiz?

Ahlaklı ve erdemli olmanın kişiye sağladığı hiçbir mutluluk yok. Çünkü ahlak ve erdemin insana eza, cefa ve kırılganlıktan başka kazandırdığı bir şey yok. “Neden ahlaklı olmalıyım?” sorusuna verdiğimiz cevap; “Erdem için, kendim için, kendime yakıştırdığım etik için.” Ve hepsinin üzerinde Rıza-ı İlahiyye için.

O halde çocuklarımızı neden böyle hassas, kırılgan ve naif yetiştirdiğimizin cevabı da burada saklı.

Bugün kendileri tarafından haksızlığa uğradığı akrabalarına hoşgörüyle davranan, komşusunun eza ve cefasına sabreden, eşine karşı alttan alan, yaşlı anne-babasının olur olmaz hezayanlarını görmezden gelen, onca kardeşinin arasında hasta anne-babasının bakımını tek başına üstlenen ve bundan ilahi rıza uman nice insan, bu toplum nazarında -amiyane tabirle- “enayi” olmaktan başka hangi vasfa sahip?

İnanmış olduğumuz din, bize ahlakî öğretilerde bulunurken bunun toplum tarafından kabulü veya reddi ile ilgilenmemiş bizim de ilgilenmemizi istememiştir.  “Ahlaklı olmanın onuru, kişinin kendi içinde çelişmemesinin huzuru, ilahi rızaya mazhar olma arsuzu” gibi içsel motivasyonlarla bizi cesaretlendirmiştir. Topluma göre “kurban” sayılan benliğimiz, böylesi bir denklemde kendisini –kırılgan hissetse de- kötü ve bedbaht hissetmez. Yaşadığı sarsıntıları travmaya dönüştürmez.

Bana göre çocuğu topluma “kurban” vermek daha farklı:

1-Kişinin sevgi ve ilgiye duyduğu açlıktan dolayı kendisini kullanan insanların elinde ziyan olması.

Bugün aşk sanılan birliktelikler, yanlış tercihli evlilikler, suistimal edilen arkadaşlık, akrabalık ilişkileri hep bu açlıktan kaynaklanır.

Bu konuda anne-babalar olarak en büyük imkan Allah’ın izniyle bizim ellerimizde. Çocuğumuzun her dönemde oluşan farklı sevgi ve ilgi ihtiyaçlarını için “ulaşılabilir” olmak, bu problemin en kesin çözümü.

Ki pek çoğumuz bu hayatta kimler tarafından kandırıldıysak, kimler tarafından suistimal edildiysek, bizi buna razı eden hep içimizdeki sevgi açlığı idi.

2-Kişinin özdeğerlilik ve özyeterlilik duygularının gelişmemesi, kendisini olduğu gibi kabul etmekten ve görünmekten çekinmesi, onu “edilgen” hale getirir.

Bunun temelinde yine “kabul görmeme” korkusu yatar.

Çocukluğundan beri ailesi ve ailenin oluşturduğu seçkin çevre tarafından, farklılıklarıyla birlikte kabul gören, törpülenmeye çalışılmayan ve onaylanan çocuklar, aile ve ilk çevre ile kurmuş oldukları güçlü aidiyet bağı ile “edilgen” olmaktan büyük ölçüde kurtulurlar.

3-“Mü’min, bir yılanın deliğinden iki defa ısırılmaz” şeklinde ifade edilen Nebevi ilke, gerek bizim gerekse çocuklarımız için vazgeçilmezdir.

Evet affederiz, görmezden geliriz, ancak bizzat bir zarar yahut ifsat sözkonusu olduğunda da sınırlarımızı çizmeyi ve karşı tarafa bunu iletmeyi biliriz.

Benliğin zarara karşı kendisini savunması, fıtri bir duygu olarak zaten çocuklarımızda mevcut. Oyuncağını bilinçli bir şekilde kıran arkadaşına, hiçbir çocuk gönül rızası ile bir ikincisini daha sunmaz.

Onun için çocuklarda ortaya çıkan bu şekildeki savunma biçimleri, ahlak adına “Öyle yapılmaz, ayıp olur, paylaş bakayım, bir daha kırmaz” gibi zorlayıcı tavırlarla örselenmemeli. Bencilliği olmayan çocuğun kendisini ve sınırlarını koruma biçimi saygıyla karşılanmalı.

Böylece savunma mekanizması işlevsiz hale getirilmeyen çocuk, hangi yaşta olursa olsun kullanılmaya ve zarara uğramaya karşı “kendisini geri çekme, iletişimi kesme, ortamı terk etme, sözel yahut fiziksel güçle karşı koyma” vb. kendi mizacına uygun olan savunmasını tekrarlayacaktır.

Sonuç olarak; çocukların toplum tarafından “kurban” kabul edilerek kullanılması ve sömürülmesi, naiflikleri ve merhametleri nedeniyle değil, sevgisiz ve ilgisiz kalmaları nedeniyle olacaktır.

Ummu Reyhane






1 yorum:

  1. Cok güzel ifade etmişsiniz maşallah, kaleminize sağlık...

    YanıtlaSil