Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

18 Mar 2017

Çocukluğumuzla Yüzleşmek


ÇOCUKLUĞUMUZLA YÜZLEŞMEK

(Çocuklara Nasıl Sabredelim 6. Bölüm)

"Çocukluğun Yasını Tutmak" isimli daha önceki yazımdan sonra, gerek yazışmalarda, gerekse telefonla yahut yüz yüze pek çok anne ile bu konu hakkında görüştüm.

Acılar dinleyeceğimi sanmıyordum, beklediğim gibi de oldu.

İtirazlar dinledim daha çok, inkar etmeler, üstünü örtmeler, hasır altı etmeler.

Çünkü "çocukluğumuzla yüzleşmekten" korkuyorduk hepimiz.

Önce biraz içimiz acımış, yaralarımız kanar gibi olmuş, geçmişe doğru kısa fakat ürkek bir bakış fırlatmış ancak devamını getirmeye cesaret edememiştik.

Ya çocukluğumuzdaki acziyette kalakalırsak? Ya yüreğimize "şefkat" yerine "nefret" alırsak?  

Zordu, iki arada bir derede idik. Çünkü önceki kuşağın anne-babaları "sorgulanmayı" hiç hoş karşılamazlardı. Daima iyi şeylerden bahsedilmeliydi. Edindirilmiş terbiyelerden, kazandırılmış alışkanlıklardan, oturtulmuş disiplinlerden, başarılardan ve övgülerden söz edilmeliydi.

Hatta genç anne-babalara, daima başarılı ebeveynliklerini vurgulayarak -kendileri bile farkına varmaksızın- onları yine ve yeniden başka bir "çaresizlik" içinde bırakmaya devam etmelilerdi.

Soru sorarsak "azarlanacağımız" kaygısıyla sustuk. Ki, çocukluğumuzdan kalma bir kaygıydı bu. "Sus! Anne-babalar hep en doğruyu bilir!" diye üste çıkılan nice hatıradan arta kalandı.

İtiraz edersek "kabul görmemekten" korktuk. Çünkü onaylanma ihtiyacımız, bunca zaman sonra bile hala içimizde kabuk tutmamış yaraydı. Ve maalesef en çok yarayı açandan, en fazla onay bekleme ihtiyacı hiç geçmiyordu içimizden.

Hem sonra gerçeklerle yüzleşirsek, anne-babalarımızdan nefret etmekten korktuk. Onları suçlamak ve yaralarımızın faturasını toptan onlara kesmek, acımasızlıktı. Çünkü belki de en fıtrî duygularımızdan biri, anne-babamızı sevmek ve onlar  tarafından sevilmek isteği idi.

Galiba en kötüsü de "çocukluğumuzla yüzleşelim" derken, derin bir nefrete düşmek yahut onlar tarafından bu nefrete itilmekti.

Anlaşılmayan bir şey vardı anlatmaya çabaladığım; geçmişimizle yüzleşmek anne-babamızı suçlayıp rahata ermek değildi. Ki, bunun insana geri dönüşü olumlu değil olumsuz olurdu. Onu iyileştirmez aksine dibe çekerdi.

Bizler şimdi yetişkin insanlar iken, yaşadığımız acıları görmekten kaçıyorduk. Yaralarımızı değil bir başkasına göstermek, kendimiz dahi eğilip bakamıyorduk. Oysa inkar edilince, yok sayılınca hiçbir şey "olmamış" sayılmıyordu. İçimizdeki yara başka başka buhranlara dönüşerek bizden sonraki nesillere aktarılıyordu.

Bir çocuk duyguları incitilerek, azarlanıp tehdit edilerek yada dövülerek büyüdüğünde, ilk gençliğinde "doğrunun" bu yöntem olduğunu savunur. Çünkü acıyı, iftihara çevirmenin ve yok saymanın bundan başka yolu yoktur. (Bu inkar düzeyidir.)

Biraz zaman geçtiğinde bazı şanslı kişiler "dayağın eğitimde yeri olmadığını" konuşmaya başlar fakat zorlandığı her an çocuklarına karşı ilk sarıldığı şey yine dayaktır. (Bu salt bilgi düzeyidir.)

Geçmişiyle yüzleşip kendi acılarının yasını tutabilen çok az insan ise, hem dayağın kötülüğünü savunur, hem de kendi yarasını bir başkasına aktarmaktan uzak durur. Çünkü o, acıyı yok saymamıştır, örtmemiştir. Dolayısıyla duyulan bir acı, unutulan bir acı değildir. (Bu da bilinç, şuur ve his düzeyidir.)

Kabullenmediğimiz hiçbir şeyi kendimize ait hissetmeyiz, haliyle de aşamayız. Yavaş yavaş konuşmaya başlamalıyız. Geçmişin kapısını araladıkça, hislerimizi dile getirdikçe, anlaşılır hale geldikçe "çözülmenin" de başlayacağı inancımızı yitirmemeliyiz.

Bir anne-babaya çocukluğumuzu sormak, hesap sormak değildir. "O kadar üzüldüğümü bildiğin halde neden bana öyle davranıyordun?" demek için şimdi geç değildir.

Kimse korkmasın, insan -ne olursa olsun- hiçbir zaman vazgeçemez anne-babasından ve tabii ki evladından. Çünkü vazgeçerse, kendi kendini inkar etmiş olur.

Sahi, anne-babamıza baktığımız zaman onların yaralarını da görmüyor muyuz? Birbirimizin aynası olduğumuzu fark etmiyor muyuz? Yanlış yapmaları, bizi yaralamış olmaları, onlardan nefret etmemizi mi gerektirecek?

Hayır, asla.

Çocuklar, anne-babalarına sadece 0-6 yaş döneminde bağlanmazlar. Otuzunda da, kırkında da ebeveyne yeniden bağlanmak mümkündür. Aradaki "konuşulmaz ve dokunulmaz buz dağını" kırabilirsek, bu bizi nefrete değil şefkate götürecektir. Kabul ve anlayışa sevk edecektir.

Evet anne-babalarımız, bildikleri en doğru şekilde büyüttüler bizi. Geçmişlerinde pek çok yaraları vardı. Farkına varmadan bir çoğunu da bize aktardılar. Onlar ellerinden geleni yaptılarsa mazurlar. Ben de "Neden böyle?" dediğim için nankör değilim.

Anlayacağım, ağlayacağım ve kabul edeceğim.

Oldukları gibi, sevgiyle, şefkatle, anlayışla.

Erken dönemde güvenle tutunacağımız dal iken, şimdi hala kaygıyla yapıştığımız gövdeyi sorgulayıp yeniden bağlanmaya gayret edeceğim.

Acıların son halkası ben olayım diye.



Ummu Reyhane


Not: Alice Miller'in "Hayat Yolları" isimli kitabı, çocukluğuyla yüzleşen karakterlerin öykülerinden oluşuyor. İlgililere tavsiye ederim.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder