Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

25 Şub 2016

Ölümün En Zarif Yüzüydü Şehadet



ÖLÜMÜN EN ZARİF YÜZÜYDÜ ŞEHADET

Çocuktum henüz..

Yüreğimde sevdaların ve kavgaların yenice tutuştuğu günlerdi.. Şehadet nişanlı atlara binip de doludizgin uzaklara gidiveren nice güzel adam gördü gözlerim..

Hikayelerden arta kalandım ben, hatıralarda adı anılmayan..

Neyse ki çocuktum, kapı aralığından bakan bir çift göze onca yaşanmışlık kazınacaktı şimdi.. Ve bir devre şahitlik edecekti belleğim..

Sonrasında nicelerine yol azığı bağlamak düştüğünde payıma ve dilim durmadan sefer dualarıyla ıslandığında, kalmanın ne demek olduğunu en sahicisinden öğrenecektim; yaşayarak..

Kalmak; kuşların kanatlarına umutlar sarıp bağlamak yıllar yılı..

Kalmak; mevsimler eskiten ulu bir çınar gibi.. Öyle dimdik, öyle  engin, öyle müşfik.. Daha onca yolcuyu yola revan edecek gücü var gibi..

Bir yandan da öylesine içi kıymık dolu, içi inkisar, içi sitem, içi hasret.. Her yaprağının ucunda bir gözyaşı tanesi.. Ar etmese ihtişamından, ansızın devrilecek gibi..

Yolcuları gözlerinden bilirdim ben, secde iziyle aydınlık alınlarından.. Hemen az önce dünyaya inmiş ve birazdan çekip gidecekmiş gibi o yola revân hallerinden..

Sabah ezanıyla birlikte usulca araladıkları kapıların gıcırtısına uyandığımı hatırlıyorum en çok.. Kollarının altına sıkıştırdıkları mushafları, kitapları..

Telaşlarını, ansızın sıçrayışlarını, geç kalmışlıklarına hayıflanmalarını, acelelerini.. Zamanı durdurmaya güçleri yetse, sanki onu bile engelleyecek kadar gayretkeşliklerini..

Yüreklerine bir kor ateş düştüğünden beri kendilerini hep “gecikmiş” buldu onlar.. O erken yaşlarına rağmen Ka’b gibi geride kalmış ve kocamış buldular azimlerini.. Onun içindi nitekim, her hayırdan pay almak için koşar adım çabalamaları.. Onun içindi geceyi bölen hıçkırıkları.. Ağıtlarına eşlik eden duaları.. Yatağın hemen başucuna birikmiş kitaplar, yastığın altını yer edinmiş tespih, şu köşeden hiç kalkmayan seccade, odanın dört bir yanına sinmiş özlem, hasret, onun içindi..

Ailelerinin yanında iken görürdüm onları, anlaşılmasalar bile esirgemedikleri şefkatlerini, merhametlerini.. Gözleri her daim izin bekler gibi ezilişlerini.. Az bir sesleri yükselse, boyunlarını annelerinin ayaklarının altına serecek kadar özür dolu mahcubiyetlerini..

Din aynı dindi oysa, insan aynı insan, gençlik aynı gençlik.. Fakat onlar öylesine iç içe yaşadılar ki aileleriyle ve toplumla, onları ötekileştirmeden, ayrışmadan, marjinalleşmeden.. Nerden geldiklerini unutmadan yücelere doğru adım atmayı bildiler..

Sade ve bol kıyafetleri tertemiz, saç ve sakalları derli toplu, kimseyi arkasına dönüp de kendilerine bakmaya mecbur bırakmayan, “insanlardan bir insan gibi” sıradan olmayı düstur sayan, halleriyle, duruşlarıyla bu tevazua mutabakat sağlayan adamlardı onlar..
Hiçbirinin ağzından öyle beylik laflar duymadım.. Hiç avurtlarını şişire şişire konuştuklarını işitmedim.. Cennet hayaliyle sıçrayan ayakları yere basmakta zorlanırdı, evet.. İdealisttiler, lakin iddia sahibi olmaktan da var güçleriyle sakındıklarına şahidim.. Fısıltıyla “Rabbimiz nasip ederse” der ve boyun bükerlerdi..

Sevdaları var diye taşkınlık etmezlerdi onlar, ulu orta çığırtkanlık yapmaz, slogan atmaz, afiş yapıştırmaz, vitrine oynamazlardı.. En çok sırlarını nâdâna ifşa etmekten, onca dillendirip de eskitmekten, sevgilinin adını mahreme zikretmekten sakınırlardı..

Geride kocaman bir boşluk, kocaman bir yokluk bırakıp da gittiklerinde, birkaç havadis dışında hiçbir şey öğrenemedik haklarında.. Kim bilir, nice gözyaşı bırakmışlardı o dağlarda, nice içten dualarla aralamışlardı gecenin perdelerini.. Bir mushaflarına, bir silahlarına sarılıp nasıl da sabır sebat dilemişlerdi..

Onlardan kalan birkaç parça eşya; kan damlamış bir mushaf, yarım kalmış bir misvak, birkaç mektup sayfası, bir kol saati..

Şehadet haberleri hanelerini kor ateş gibi yaktığında ve analar yüreklerini sabırla dağladığında, kimse “Neler oluyor?” demedi. “Kimdi bu adamlar? Nerelere gitmişlerdi? Hangi ellerde yitmişlerdi?”

Çünkü “onlar gibilerinin” yitip gitmeyeceğini çok iyi biliyordu, onların insanları.. Cami çıkışında hal hatır ettikleri yaşlı amcalar, poşetlerine, su bidonlarına yardım ettikleri komşu teyzeler, aralarına karışıp da futbol oynadıkları sonra da alıp namaza götürdükleri çocuklar, alışveriş yaptıkları kasiyer, şu kenardaki manav, her gün selamlaştıkları kapıcı, bahçıvan..

Her biri onca hatırayla gelmişti arkalarından yad etmeye, her biri şehadeti en çok onlara yakıştırarak gelmişti.. Onlar için “Kör ölür, badem gözlü olur” sözü geçerli değildi.. Ne var ise söylenen, hüsn-ü zannın ötesinde gerçekti..


Sonra ben büyüdüm, heybemde hatıralar, gözlerimde acılar büyüdü..

Kendilerini “şehadet adayı” olarak takdim eden nicelerini gördüm bu defa.. Vay ki görmez olaydı gözlerim..

Eylem olmadıkça söylemin kişiye bir değer katmayacağını bilmeyen bu zavallılar, her şeyi tarumar ettiler, iyiliği tüketip gittiler, gönlü ve muhabbeti alıp götürdüler..

En boyun bükülesi makamda bile gövde gösterisi yapar gibi saf tuttu onlar, secdelerinde bile gönüllerini eğemedikleri namazlar kıldılar..

İbadetlerinden tutun muamelatlarına kadar her bir işlerinde muhabbetten uzak olmalarından bildim ben onları.. Hoyratlıkları, çok rahat gönül kırmaları, insanları minnet altında bırakmaları..

Biri camiden çıkan yaşlı adama selam vermemekle güçlendiriyordu Müslümanlığını.. Diğeri anne-babasına pervasızca ayet-hadis haykırırken.. Öbürü ağzından sular akıtarak daha beş yaşındaki çocuğuna kafir kellesi koparmanın zevkinden bahsederken..

Öncekileri İslam hâle yola koyarken, bunları hâlden, yoldan ve hadden çıkarıyordu.. Kendilerini selefe nispet eden ve Peygambere (s) en çok benzemeleri gereken bu türedi akım; gün geçtikçe O’ndan daha fazla uzaklaşıyordu..

Hira’ları yoktu onların.. O’nunla baş başa kalacakları tenhaları, kuytuları.. Bunca tekasürle, çoklukla, kalabalıkla uğraşırken bir türlü fırsat bulamamışlardı O’nunla olmaya.. Kıyamsız geçen geceleri koydular üst üste, sıyamsız geçen Pazartesileri Perşembeleri, mushafın yüzüne bakmadan geçen seherleri.. Nice gönle uğramayan niyetler, yanından geçilmeyen hayırlar, yarım kalan dualar, ağıtlar bıraktılar geride..

Ne mektep sıralarında dirsek çürüttüler, ne rahle önlerinde diz çöktüler. Ne bir alime talib, ne bir mürşide derviş, ne de bir yolcuya yaren olabildiler..

Çünkü onların, cahilliğin zihin konforuyla ahkam kestikleri sosyal medyaları, çığırtkanlık yaptıkları meydanları, boylarından büyük lafları ve iddialarıyla kendilerince onca elzem işleri vardı. Twitter’da açtıkları hashtagı gündeme taşıyabilmek için gece yarılarına kadar ekran başında mücahade ederken,  sabah namazına kalkamamaları mazur sayılabilirdi elbette.. Derneklerde, kermeslerde İslam adına koştururken, günlerdir bir kez olsun Kur’an’ı ellerine almamış olmaları anlaşılabilirdi bir şekilde..

Ne de olsa İslam’ın zahir alametlerini taşıyorlardı üzerlerinde.. Topluma en aykırı bir şekilde biçim verdikleri saç sakalları, şehirde yaşayan bir insandan çok dağda yaşayan bir komandoyu andıran kıyafetleri, o sert bakışları, dik tavırları, beylik lafları, aidiyetlerinin nereye olduğunu belli etmeye yetiyordu. (!)

Tenhalarda O’ndan gayrısına gizli amellerle yoğrulmak, beyhude bir işti onların nazarında. Onun için bütün insanlığa teşhir edebilecekleri kırıntılar toplamaya talip oldular. Sosyal medyanın en aktifleri olan bu kimseler, an be an paylaştılar mücahidliklerini. Kendilerini ve cihadlarını minnetle ümmetin başına kakarken, başka amel sahibi Müslümanları “ihanetle ve satmakla” suçladılar. İnsanlara daima üstten seslenmenin hazzıyla “ötekileştiren” bir dili, davetin ana teması saydılar.

Gittiklerinde ne olduğunu anlamadı kimse.. Yüreği kırgın anne-babalar, kardeşler, eşler, çocuklar, belleklerinde güzel hatıralar bulmakta zorlandılar.. Mahalleli nice karanlık örgütten bahsetti esef ederek.. Geride kalanlar “Komşusundan bir selamı bile esirgeyen bu hırçın gençler, olsa olsa birilerinin tuzağına düştü, yazık oldu” dediler..

Oysa şehitlik kadar önemliydi, dile getirilen şahitlikler.. Gidenin ardından sıralanan dualar, arştaki meleklerin de dualarıydı.. Gidenin ardından yüreğe düşen ah vahlar, meleklerin de hayıflanmalarıydı..

Şehid, hayatını hakka şahit tutarak yaşayandı..

Şehid; hayatı bir secde gibi alnına, ölümü bir kurşun gibi bağrına yakışandı..

Nitekim ölümün en zarif yüzüydü şehadet.. Hayatını hoyratça yaşayanların gönlüne de alnına yakışmazdı..  

Ummu Reyhane

9 yorum:

  1. Ummu reyhane!Seni Allah için çoook seviyoruz..

    YanıtlaSil
  2. Subhanallah!!! Yüreğinize sağlık ne güzel anlatmışsınız acı gerçeğimizi!! Ümmetimizin kanayan yarasını... Rabbim İslamın her bölümünde biriminde olduğu gibi cihad ve şehadeti de Aslına döndürsün!! Bilinç şuur sahibi olmayı ümmet olarak da bu bilinçle birleşmeyi nasib etsin!!! Selametle kalın!!! Ümmü Yasir yahya

    YanıtlaSil
  3. Allah siz ve sizin gibi hakkı anlatmaya çalışanları korusun gozetsin insaAllah ...Her satırı anlam yüklü değerli bir yazı :(

    YanıtlaSil
  4. Cazakallahu hayr ya Ummu Reyhane !

    YanıtlaSil
  5. Cezakallahu hayran kardeşim, çooook güzel bir yazı olmuş, Rabbim cümlemizi hidayete erdirsin....

    YanıtlaSil
  6. Yazik siz gibi müslüman gecinenlere allah Hidayet versin.

    YanıtlaSil
  7. Keşke müslümanlar bu kadar imkan bulmasaydı diyecek oluyorum ama vardır bir hikmeti deyip yutkunuyorum. Elbet yazmak da yutkunmak da bir savunma biçimidir ve elbet yürüyenler yine devam edecektir yürümesine.

    YanıtlaSil
  8. Cok guzel bir yazi olmus. Allah hayir versin size ve tum Muslumanlara

    YanıtlaSil