Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

22 Şub 2015

Adayış Risalesi / Mustafa İslamoğlu (Kitap Özeti)



ADAYIŞ RİSALESİ


Kitabın adı: Adayış Risalesi
Yazarlar: Mustafa İslamoğlu
Yayınevi: Düşün Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 128


“İmrân'ın karısı şöyle demişti: "Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin."
Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi.
 

Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” (Âl-i İmrân 35, 36)
                   
Bundan yıllar önce, henüz on dört on beş yaşlarında iken Al-i İmran suresinde Hanne ve kızı Meryem’e rastladım. Kuran bana o kadar güzel tasvir etmişti ki bu yüce kadınları, adamak ve adanmak duygusunu iliklerime kadar hissetmiştim. Ve ardından Meryem’e nice mektuplar yazmıştım gizli gizli… Hanne ye büyük bir hayranlığı büyütmüştüm içimde.

Henüz küçüktüm, adamak ve adanmanın ne demek olduğunu anladığımı sanmıştım. Neden kimse evladını adamıyor? Neden kimse Hanne olmaya çalışmıyor diye hayıflanır dururdum. Ve yıllar geçti, büyüdüm. Dünyayı tanımaya, tümseklerinden inip çıkmaya başladım… İnsanoğlunun karmaşık yapısını anladıkça herkesin temennisine neden ulaşamadığını nihayet anladım.

Bu muhteşem insanları okuyup ta “bende adayacağım” diyen ne çok kadın vardı… Ama bunu sadece söylemde bırakmayıp eylem boyutuna taşımak… İşte asıl mesele hep burada düğümlenmekteydi… Bunu başaranlar ne kadar da azdı. Çünkü “Adadım” demek bir son değil başlangıçtı. “Adadım” dediğinde dünyalıklar, nefis, şeytan ve çevre çepeçevre kuşatarak engel olmaya çalışırdı. Niceleri hayatın içine girip zorluklarla karşılaştığında bir zamanlar kurduğu düşleri unutuverdi. “Bunlar çocukça düşünceler, bu zaman da evlat yetiştirmek kolay mı? Benim çocuğum hiçbir şeyden geri kalmasın, bazı şeyleri abartmamak en iyisi” diyerek bir çırpıda, hedeflerini çöpe atıverdiler.    

Kimileri de tam tersi yaklaştı meseleye… Hayatı tanımazken Hanne olma düşü kurdular, ancak bu noktada çakılıp kalmadılar. Hayatın bin bir zorluğu ile yüzleştikten sonra “kâmil bir Müslüman” yetiştirmenin hiç kolay olmadığını kavrayıp daha çok bilendiler. Daha bir kulak verdiler onların sesine… Daha bir sokuldular yamaçlarına… “Zormuş bu iş, biz almayalım” demediler… İşin ciddiyetini kavrayıp hiç vakit kaybetmeden talip oldular “adama” eylemine.

Hanne ve Meryem’in daha iyi anlaşılması için Mustafa İslamoğlu’nun “Adayış Risalesi” kitabı mutlaka okunmalı. Kitap bu konuda yazılmış en güzel çalışmalardan birisi. Birde İmran ailesini, Zekeriya’yı, Meryem’i, Yahya’yı konu alan ayet grupları çeşitli tefsir kitaplarından okunduğunda konu daha güzel anlaşılacaktır. 

Bazen Müslüman bir toplumda yozlaşmalar başlar… Günahlar yayılıp normalleşir… Hayırlarda yarışmak şöyle dursun küçük bir sevap işlemek bile zorlaşır… Tembellik, gevşeklik, sıradanlık toplumun karakteri haline gelir. Her şey eskir; Müslümanlar, kitaplar, hocalar, abiler, ablalar, önderler eskir. Konuşurlar ancak sözleri kendilerini bile yenilemez. Derken birbirine benzeyen uyuşuk kalplerde yankısını yitirir ayetler.

Sonra ansızın bir şey olur… “Adanmış bir çocuk” çıkar sahneye… Bir çocuk çıkar ve büyümeye başlar… Her sözü bir çığır olur. Hey eylemi Müslümanlara unuttuklarını hatırlatır. Koca koca Müslüman adamların dile bile getiremediği hayırlarda öncü olur… İşte bu adanmış çocuk toplumun değişim mayası oluverir. Herkes onunla yeniden kıvama gelir. Bu çocuk gibi birkaç adanmış çocuktan oluşan çekirdek kadro, yığınları sarsıp kendine getirmeye yeter. Adanmış Bir çocuk bir toplumu değiştirirken aslında adamayı bilen bir anne bir toplumu değiştirmiştir. Bir anne tıpkı Hanne gibi Rabbine usul usul niyazda bulunmuştur. “Rabbim ben karnımdakini sana adıyorum, onun müslümanca yetişmesi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım, onu benden kabul buyur” diye yalvarmıştır. Hanne olmaya niyetlenmiştir ve Meryem gibi bir evlat, İsa gibi bir torun düşlemiştir. Odasında, seccadenin başında bile dünyayı sallayabileceğinin bilincindedir. Çünkü Allah Teala değişimi bazı yasalara bağlamıştır. Aynı sebepler işlendiğinde aynı sonuçlara ulaşılır. Zaten Hanne de bundan dolayı anlatılmadı mı bize?

Kıssa şunun altını çiziyor; Bütün toplumu etkileyen süreç bir annenin duasıyla başladı! Sonra âlemlere üstün kılınan Meryem dünyaya geldi. Ondan da büyük bir mucize olan İsa doğdu. Babasız doğan İsa beşikte konuşarak haktan sapan İsrailoğulları’nı hakka çağırdı. İsa zincirin son halkası Hanne ise başıydı. Ve Allah’la irtibatı sağlam bir anne, koca bir nesil çıkarmış oldu ortaya…

İmran ailesi toplum içinde sayılan, sevilen bir aile. İmran ve Hanne’nin yıllar geçtiği halde çocukları olmamış. Hanne uzun zaman evlat hasreti ile Rabbine yalvarmış yakarmış. Fakat Allahın takdirine boyun eğip isyandan daima uzak duran muttaki bir kadın olmuş. Değil mi ki her şey Allahın elinde… O dilediğine kızlar, dilediğine oğullar verir, dilediğini de evlatsızlıkla imtihan eder. Kula düşen kabullenip imtihanın hakkını vermektir. Yıllar geçse de, özlem artsa da “Neden ben?” dememektir. İşte Hanne bizim için evlatsız kaldığımızda nasıl davranacağımıza da örnek, evlat sahibi olduğumuzda da… Hanne’yi daha iyi tanıyabilmek için ayetten anladığımız bazı özelliklerinden tek tek bahsetmeye çalışacağım inşallah;


Hanne’nin en önemli özelliği Rabbi ile irtibatının sağlam olması. O evlat sahibi olurken çevresi, eşi, yakınlarıyla değil Rabbiyle irtibat kurmayı tercih etti. Önce ona açtı ellerini ve duanın en güzel kıvamını yaşadı… Bu dua halinden bir an bile uzaklaşmadı. Kimseye işittirme gereği duymadan usulca yaptığı bu dua, Allah tarafından bütün insanlığa işittirildi. Samimiydi… Gerçekti… Onun Allah’la irtibatının çocuğu olmadan da çok sağlam olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü hayatının her safhasında Allah’ı hatırlamayan böyle zor bir anda nasıl Allah’la bağ kurabilir ki? O, her derdini Allah’la çözmenin şifresini yakalamış bir kadındı. Derdinin dermanını başka yerlerde arayanlara ikaz olan bir kadın… Evlat yetiştirmek gibi muazzam bir işin Allah’tan uzak bir kalple mümkün olmayacağına işaretti. Kurulan hayaller, bol keseden dile getirilen söylemler, okuduğumuz birkaç kitap, danıştığımız pedagog ya da psikolog bir çocuğu yetiştirmeye yeter mi? Her şeyin tek sahibinin yardımı olmadan anne ve babanın hiçbir gücünün olmadığını anlatan bir örnekti Hanne.

Hanne eğitime çocuğu henüz karnında iken başlamıştı. Meryem’e daha karnında iken “Sen yüceler yücesinin kapısına adandın, haberin olsun” diye şefkatle fısıldıyor… Şimdiden Allah’la kurduğu iletişim ve bağlılıkla ona örnek oluyor. Çünkü o mutlaka hissedecek bunları… Meryem annesinin karnında bu hislerle ete kemiğe bürünecek, onun imanına şahit olacak… Çünkü cenin annenin bütün duygularından etkilenir. Anne bunun bilincinde olmalı. Ona olumsuz sinyal verecek her türlü işten, ortamdan, konuşmadan tecrit etmeli kendini. Hamilelik süreci telef edilmemesi gereken bir süreç. Ufak şeyleri büyütmek, sürekli olumsuzlukları düşünmek, stres yumağı haline gelmek çocuğa direk zarar vermektedir.

Hanne şükreden bir kuldu. Yıllarca evlat hasreti çekmesine rağmen bir tanecik evladını mabede adayabilmişti. Onca zaman beklediği evladını sadece şükür için adadı… Kendisine verilenlerin değerini bilen biri o. “Bu yaşıma kadar bana çocuk verilmedi, neler çektim ben!” demedi. “Bu kadar zaman sonra bile Allah benim evlat duamı kabul etti” diye düşündü.  Böyle düşünmeyen kişi verebilir mi evladını? Hem onun en büyük derdi evlatsızlık olsaydı, “Aradığıma kavuştum” der onunla yetinirdi. Ama derdi Rabbine şükrederek yaşamak olduğu için kendisine verileni sahibine adamaktan geri kalmadı. Sahip olduklarını Allah’a yaklaşma vesilesi kılmak müslümanın yaşam felsefesi olmalı. Böyle olmazsa bize verilenler, bizi Allahtan uzaklaştırır. Bir evlat, bir eş ya da bir nimet kişiyi ya Allahtan uzaklaştırır ya da O'na yaklaştırır. 

Hanne zor zamanda anne olmanın simgesiydi. Çünkü evlat müjdesi aldığında yaşı ilerlemişti. Sonra da hamilelik sürecinde eşi İmran vefat etti. Dahası, İsrailoğulları gibi zor bir toplumda yaşıyordu. Ama buna rağmen anneliğin hakkını vermeliydi. Adayan bir anne olmak için şartların oluşmasını bekleyenler daha çok bekleyecekler anlaşılan. “Her şeyim tam olsun, sorunlar olmasın, bana her an destek olan bir çevrem, her dediğimi yapan bir eşim, benim gibi düşünen akrabalarım olsun” diye beklemek biraz ütopik kalıyor ne yazık ki. Halbuki Hanne eşi vefat ettiğinde bile duruşunu bozmayan bir anne olduğu için davası başarıya ulaştı.

Hanne toplumdan tepki alacağını bilmesine rağmen evladını adadı. Bir anne evladını adamaya niyet ettiğinde pek çok baskıyla karşılaşır. Hem içten, hem de dıştan… Anne bu muazzam adayışı gerçekleştirmek için bütün bu baskılardan kurtulmalıdır. Önce iç baskılardan; yani nefis ve şeytanın köleliğinden, sonra da dış baskıdan; yani toplum, kültür, gelenek baskısından sıyrılmalıdır. Hanne hem kültürel hem de dinsel gelenek baskısına maruz kalmıştı. Çünkü İsrailoğulları’na göre kız çocuğu mabede adanamazdı. Kadınlar aşağılanan varlıklardı. Hanne'nin böyle bir eylemi aklından bile geçirmemesi gerekiyordu. Ama o toplumun eleştirilerine hiç aldırmadı. Hatta kendi iman gücünün farkına varıp bozuk gidişata darbe vurmaya aday oldu. Allah da onun ve kızının vesilesi ile erkek asabiyetini yıktı.  

Hanne “Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum” diyerek hassasiyetini ortaya koydu. Anneliğin yedirmek, içirmek, giydirmek olmadığı, Hanne'nin taşıdığı kaygıdan belli. Onun kaygısı bebeğini maddi açıdan korumak değil manevi açıdan korumaktı. Şeytandan, günahlardan, ayağını kaydırabilecek her ortamdan, her sözden, her bakıştan… Anne, içinde yaşadığı zaman ve zeminin saptırıcılarını iyi bilmeli. Çocuğu bilinçli ya da bilinçsiz nerelerden etkilenebilir? Şeytanın sızabileceği çatlaklar nelerdir? Anne bunları düşünmek ve evladından uzak tutmak zorundadır.

Yoksa küçücük bir çocuk nereden bilecek bazı şeylerin kendisini nasıl da olumsuz etkileyeceğini? İzleyeceği bir karenin bilinç altında yer edip kendisini yönetebileceğini… Dinlediği bir sesin ruhuna işleyeceğini…  Edindiği bir arkadaşın bütün hayatında rol oynayacağını… Dinlediği hikâyelerin, oynadığı oyunların ileride alacağı kararları etkileyeceğini… Kendisine sevdirilen şahsiyetleri ömrü boyunca takip edeceğini nereden bilecek? Çocuk belki bilmez bütün bunları ama anne bilmelidir. Bilmek zorundadır. Evlat sahibi olacağını öğrendiği andan itibaren bunlara kafa yormayan bir anne, hiç de üstüne vazife olmayan konulara kafa yormaya başlar ne yazık ki.       

Ve daha sayamadığımız pek çok özelliği var Hanne’nin. Ayetin devamında ise Meryem’den bahsediliyor. Yani adağı kabul olan bir annenin özelliklerinden sonra adak olarak kabul edilen çocukta neşet eden özellikler de zikrediliyor. Ancak ben yazıyı daha fazla uzatmamak için bu geniş konuya değinmeyeceğim.

Okuyup istifade etmeniz dileği ile… Allaha emanet olun.


Ummu Ruveyda



Editör Notu:
Adayış Risalesi'ni tavsiye etmemiz, Mustafa İslamoğlu'nun bütün kitaplarını tavsiye ettiğimiz ve her görüşünü tasvip ettiğimiz anlamına gelmez. Pek değerli eleştirmenlerimize duyurulur. 


2 yorum:



  1. Bütün Müslüman annelerin adamak ile ilgili niyetlerini her zaman tazelemeleri gerekir. Allah razı olsun.

    YanıtlaSil