Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

15 Kas 2014

Aidiyet / Adem Güneş (kitap özeti)

AİDİYET

Kitabın Adı: Aidiyet
Yazarın Adı: Adem Güneş
Yayınevi: Timaş
Sayfa Sayısı: 224

Bir kitap “aidiyet” gibi zor bir konuyu yeterince iyi anlatabilir mi? Bence bu kitap bunu başarmış. Ailesi ile aidiyet kuramayan çocukların trajedisini, onların ruh halini, susmayan kırgın iç seslerini, neden huzursuz olduklarını oldukça iyi resmetmiş. Kitabı okurken ailesi ile aidiyet kuramadığı için bağlanacak bir yer arayan, boşlukta kalarak oradan oraya savrulan nice çocuklar geçti gözümün önünden. Pek çoğunun anne babası “bu çocuk bizi hiç dinlemiyor, sanki bizim çocuğumuz değil” diyerek yakınıyordu. Kitap ailelerin bu sorusunun cevabının çocuktan ziyade aile içindeki ilişkilerde gizli olduğunu dile getiriyor. Aidiyet insan hayatında ne kadar önemlidir? Çocuğun ailesine aidiyet hissetmesi ya da hissetmemesi onun psikolojisini nasıl etkiler çok etraflıca anlatılıyor.

Kitabı şu bölümlere ayırmış yazar: Aidiyet oluşumunun temelleri, aidiyeti kıran sebepler, aidiyet aşamaları. Ben bu yazım da elimden geldiğince aidiyeti oluşturan temelleri ele alacağım inşallah.

Aidiyet nedir? Elimiz tamamen bırakıldığında bireyselleşiriz. Kendimiz olmamıza izin verilmediğinde ise bağımlı hale geliriz.  Aidiyet ne tamamen elimizin bırakılması ne de bağımlı hale getirilmemizdir. Yanında emniyet ve güvende hissettiğimiz kişiye duygusal olarak bağlanmaktır aidiyet. Şunu unutmamalıyız ki; çocuk anne baba oldukları için illa da ebeveynine bağlanmaz. Kime karşı yakınlık hissediyorsa ona bağlanır.

Peki aidiyet kişide ne sağlar? Ailesine aidiyet hisseden kişi ruhsal doyuma ulaşır. Bunalımlardan korunur.  Aileye aidiyet hissetmediğinde kendisine kucak açtığını düşündüğü olumsuz mercilere bağlanabilir. Örneğin futbol takımına, okul arkadaşlarına vs çok ciddi olarak bağlanabilir. Ve buralardan davranış elde etmeye başlar. Hâlbuki ailesine aidiyet hissederse ailesinden davranış elde eder. Sosyal yaşam kurallarını ve problem çözme stilini ailesine bakarak geliştirir. Aidiyet kişiyi yalnızlık psikolojisinden kurtarır. Kişi, gideremediği duygusal ihtiyacını başka bir yere ait olarak gidermek için “uç” davranışlar sergilemez. Aidiyet olmadığında çocuk ta benlik zayıflar. Geceleri korkar altını ıslatır, tırnaklarını yer, her şeyden kaygılanır. Aldatma, ihanet, gıybet gibi özellikler daha çok aile ile aidiyet kuramamış çocuklarda görülür. Aidiyet kuramayan aileler aynı evin içinde ayrı dünyalarda yaşar, birbirlerini dikkate almaz, birbirlerinden çok farklı eğilim ve yaşam tarzı oluştururlar. Kısacası birbirlerine benzemezler.

Çocukta Aidiyet oluşturmanın temellerini şu başlıklarla açıklıyor yazar:

Değer görme, olduğu gibi kabul edilme; Değer ve olduğu gibi kabul edilme her şeyin temeli olarak karşımıza çıkıyor. Çocuk nasıl kendini değerli hisseder? Vakit ayırmamız, verdiğimiz sözleri vaktinde ve konuşulduğu gibi yerine getirmemiz ki biz verdiğimiz sözü unutsak dahi çocuk unutmaz,  onunla empati kurmamız vs çocuğun kendisini değerli hissetmesini sağlar. Çocuktan istenilen davranışları biz yerine getirmiyorsak çocuk kendini değersiz hisseder. Örneğin; geç saate kadar televizyon izleyip çocuğun izlemesine izin vermezsek çocuk değersizlik hissine kapılır.

Korunaklı bulma; Çocuk kendisini bizim yanımızda emniyette hissederse, bizden zarar görmeyeceğine, mağdur edilmeyeceğine, alaya alınmayacağına inanırsa aidiyete daha çok yaklaşır.

Sevgi ihtiyacı; Çocuk kendisini sevenle değil sevdiği ile daha kolay aidiyet duygusu geliştirir. Biz onu ancak koşulsuz seversek sevmeyi öğrenir. Sevmeyi öğrenirse hayata karşı bakış açısı tamamen değişir. Her şeyden mutsuzluk çıkaran, hiçbir şeyden memnun olmayan örneğin; yağmur yağsa neden yağdı diyen, yazın sıcağından yakınan  ve her şeye problemle bakanlar asılında sevmeyi bilmeyen kişilerdir.

Varlığının onaylanması; düşüncelerini ifade ettiğinde dinlememek, küsmek, yoksun bırakmak, yok saymak, cümlesini bitirmeden “zaten biliyorum” diyerek konuşmasına izin vermemek,  duygusal bir boşalma yaşadığında yani öfke, sevinç, hüzün gibi durumlarda onu hafife almak gibi davranışlar çocuğa varlığının onaylanmadığını hissettirir. Çocuk bu hisse kapıldığında evde bir et yığını gibi kişiliksiz olarak yaşamaya başlar. Örneğin ismini sorduğunuzda cevabını yanlış anlasak çocuk “adımı yanlış söylediniz benim adım şu” diye düzeltemez. Hiçbir konuda kendi varlığını sergileyemez. Fiziksel olarak da kendisini silmeye çalışır. Mesela grubun en arkasında kalmaya en köşede oturmaya çalışır.

Çocuğa varlığının onaylandığını nasıl hissettirebiliriz? 
Fikirlerini gündeme getirip üzerinde konuşmak, hasta olduğunda rahatsızlığı üzerinde konuşmak, bir yere gidileceğinde fikrini almak, bir eşya satın alınacağında fikirlerini sormakla onun varlığını onaylamaktır. Varlığı onaylanan çocuk başkalarının da varlığını onaylamaya başlar. Mesela arkadaşı hasta ise hastalığını takip ederek “nasıl oldun” der, bir sıkıntısı varsa ne “yapabilirim” diye sorar. Aile içi meselelere sağlıklı bir şekilde dahil olur.

Varlığı onaylanmayan çocuk empati yeteneğini kaybeder. Çevresindekilerin varlığını onaylayamaz. Örneğin yetişkinliğinde eşine “Neden ağlayıp duruyorsun, akşama kadar evdesin neden yorgunsun, çok hastalanmış gibi neden yatıyorsun” gibi tepkilerle muamelede bulunur. Eşler arasında birinin canı sıkkınken diğeri hiçbir şey yokmuş gibi kendi işlerine yönelirse ya da eşlerden biri küsüp iletişimi kapattığında diğeri “hayırdır neyin var, neden konuşmuyorsun” demez ve umursamadan hayatına devam ederse bu eşinin varlığını onaylamadığını gösterir.

Bir kimsenin psikolojik olarak sağlıklı olabilmesi için “ben” ve “sosyal ben” algısının zedelenmemiş olması gerek. Bu da ancak varlığının onaylanması ile sağlanır. Çocukluk döneminden itibaren kendisi hakkında başkalarının söylemleri üzerine, kişinin kendisi için yaptığı tanımlar onun “ben” algısını oluşturur.

Örneğin dürüst bir çocuğa “sen yalancısın” denilirse, benliği “sen sözü dinlenmez, güvenilmez, aşağılık bir insansın” düşüncesi üzerinde şekillenir. Bunun tam tersi olan aşırı olumlu ben algısı da zararlıdır. Böyle bir kimse kendisinin çok üstün özelliklere sahip olduğunu düşünerek başkalarını küçümser, sürekli eleştirir. Hiçbir şeyden tatmin olmayarak kendi içinde yalnızlığa düşer. Olumsuz ben algısı da aşırı olumlu ben algısı da insana zarar veren uç noktalardır. Dikkat etmemiz gereken nokta çocuklarımızın ben algısını suçluluk ve değersizlik duygusu ile şekillendirmemektir.

Her şeye sahip olan, aile ve iş çevresinde sevildiği halde “kendimi kötü hissediyorum, ne kadar çabalasam da bu duygudan kurtulamıyorum” diyen kişiler vardır. Bunun sebebi küçüklüklerinde varlıklarının yeterince onaylanarak ben algılarının sağlıklı şekillenmemesinden kaynaklanır.

Soysal ben algısı ise; etrafımdaki insanlar hakkımda ne düşünüyor? düşüncesi ile şekillenen algıdır. Sosyal ben algısı aşağıda da yukarıda da olmamalıdır. Yukarıda olması; “suratı bugün çok asık, benimle soğuk konuştu her halde benim şu sözüme kırıldı” gibi sürekli her şeyden olumsuz düşüncelere kapılmaktır. Aşağıda olması ise; bunun tam tersi olarak karşısındakinin hislerini önemsememektir. Varlığı onaylanmamış kişiler ya karşı tarafı çok fazla önemseyip sürekli tepkilere göre hareket eden, kuruntulu bir yapıda ya da bunun tam tersi olarak karşısındakini hiç anlamayan, değer vermeyen bir yapıda olurlar.  Ama sağlıklı sosyal ben algısı ise; empatik iletişime dayanır. Kendisini karşısındakinin yerine koyabilmek, sosyal uyum açısından ne anlama geldiğini hesaba katarak davranabilmektir.

Yeterli Bulmak; İlk olarak; çocuğumuz bizim yanımız da kendini yeterli hissetmeli, ikinci olarak da; duygusal doyum açısından bizi yeterli bulmalıdır. Eğer duygu ihtiyacını yeteri kadar karşılayamazsak çocuğun içinde bir boşluk, eksiklik oluşur. Kişi bu duyguyu yaşayamadığı oranda bir başkasına bağımlı olabilir ve erken yaşta sorunlu ilişkilere girişebilirler.

Çocuğumuz bizim karşımızda kendisini nasıl yeterli hisseder? 
Çocuklarımıza hatalarımızı göstermez, eksiklerimizin olabileceğini söylemez, her şeyi bilmediğimizi ifade etmezsek çocuğumuz bizi ulaşılmaz kabul eder ve bize bağlanmaz yani aidiyet geliştirmez fakat bağımlı olur. Yapacağı her şeyi bizimle yapmaya başlar. Bu bağımlılık ilişkisi bir süre sonra evrilir ve zamanla bizim zaaflarımızı fark ettiğinde hiçte zannettiği gibi bir anne babaya sahip olmadığını anlar. Her hatamızı fark ettikçe kendi içinde yıkım yaşar. Böylesi yıkıcı bir akıbetle karşılaşmak istemiyorsak çocuğumuz bilmediğimiz bir şey sorduğunda “bu konuyu bilmiyorum” demeli, hata yaptığımızda ondan özür dilemeliyiz. Yanlış davranabileceğimizi, pek çok eksiğimizin olduğunu dile getirerek çocuğun gözünde normalleşmeliyiz.

Engellenme; Çocuk kimin yanında mutlu olduğunda çığlık atabilir, huzursuz olduğunda huzursuzluğunu ifade edebilirse onun yanında rahatlar. Bu rahatlıkta onunla bütünleşmesini sağlar. Ne yazık ki anne babalar bazen çocuklarının başına bir şey geleceğinden endişelenerek duygularını özgür bırakmaktan korkuyor. Kendince çocuğu koruma hissi ile “zıplama atlama” diyerek engelliyor, Çocuğa sürekli “yapma etme gülme” denirse çocuk engellenmiş hissinden dolayı bizimle aidiyet kuramaz.

Çocuğumuzun aidiyet duygusuna zarar vermeden ona rehberlik etmek istiyorsak şöyle davranmamızı öneriyor yazar; çocuğun duygu ve davranışları normal olmasa dahi önce “evet, seni anlıyorum” diyerek kabul etmeli, daha sonra; “zannedersem bende sekiz dokuz yaşlarında iken böyle bir olay yaşamıştım” çocuk “peki sen ne yapmıştın” diye sorduğunda gerçekçi bir şekilde “tam hatırlayamıyorum ama şöyle yapmıştım” diyerek sorunu kendi ile özdeşleştirerek cevap vermeli. Sorun karşısında derhal tepki verip “böyle bir şeyi nasıl düşünürsün, nasıl yaparsın, ahlaksız mı olacaksın” demek yerine anlamaya yönelik yaklaşmalıdır.

İletişim kurma; kiminle iletişim kurabiliyorsak ancak onunla aidiyet kurabiliriz. Herkesin bilgisayar ya da cep telefonu ile meşgul olduğu bir evde aidiyet söz konusu olamaz. Kitapta İletişim derken özellikle; karşılıklı sohbet ederken olayların o an yaşanılıyormuş gibi anlatılmasının ve duyguların paylaşılmasının sağlanması kastediliyor. Yani tek düze anlatımlar iletişimden sayılmıyor. Anne babalar çocuğuna gün içinde ne yaşadığını, nereye gittiğini, öğretmenin ne dediğini sorar ancak bu sorgulayıcı bir iletişimdir. Eşler arasında da çocuklar arasında da onların yaşamını didik didik etmek, takip etmek için değil, onları anlamak, hissetmek için soru sormalı ve konuşmalıyız.

Evliliklerde iletişim konusunda çok sık sıkıntılar yaşanır.  Eşler “benimle paylaşmadıklarını arkadaşları ile ailesi ile” paylaşıyor diye şikayetlenir, hâlbuki eşler “problem çıkacak, beni yargılayacak, suçlayacak” korkusu ile eşi ile iletişim kurmak yerine bunu yapmayacağını düşündüğü kişilere yönelir. İşte bu ciddi bir aidiyet sorunudur. Bu durumda eşler birbirlerini yargılamayarak, anlamaya çalışarak, özveri ile dinlemeye devam ederek iletişimi sağlıklı hale getirmeye çalışmalıdır. Çünkü eşler arasında dinleme ve anlatma, anlama ve hissetme tam sağlanırsa ailede aidiyet daha çabuk oluşur. Kadın ve erkek rahatça gün içinde neler yaptığını, sevinçlerini, hüzünlerini, sıkıntılarını, hayallerini gerekli gereksiz demeden eşi ile paylaşmalı, birbirlerini verimli bir şekilde dinlemeyi öğrenmelidir.  Paylaşamıyorlarsa aile içinde aidiyet duygusu gelişmez ve dışarıya yönelmeler başlar.

Önemli bir konuya daha değiniyor yazar; her insan bir sosyal çevre içerisinde yer alır. Ve bu çevredeki konumu gereği çevresi ondan beklentiye girer. Yani hakim daima hakim gibi, imam imam gibi, profesör profesör gibi davranmaya başlar. Bu durumda kendi olmaktan uzaklaşır. Eğer kişi itibar kaygısı yaşar ve eve girerken konumunu kapının önünde bırakamazsa çocuğu kendisi ile konuşmak istemeyebilir. Çünkü çocuk savcı baba, öğretmen anne vs dan ziyade sadece anne babasını istemektedir. İtibarını bir kenara bırakmış, zaaflarını kabul eden, eksiklerini itiraf eden, “ben bunu düşünememiştim, sen burada çok haklısın” diyebilen bir anne babaya yaklaşır.

Çocuklarımızın bizi nasıl anlamlandırdığı çok önemli. 
Çocuğum beni yargılayıcı, kızan, mükemmeliyetçi, dikte edici mi ya da anlayışlı, eğlenceli, motive edici, rehberlik edici, teselli edici bir yapıda mı kabul ediyor. İşte bu soruya alacağımız cevap çocuğun bize karşı iletişimini ve aidiyet duygusunu gösteriyor. Bu durum eşler içinde söz konusudur. Eşim beni nasıl tanımlıyor? Hayat arkadaşımızın gözünden kendimize bakmamız gerek. Eğer güzel bir anlam oluşturamadıysak değişikliğe eşimizden değil kendimizi yeniden anlamlandırmakla başlamamız, onun zihnindeki olumsuz anlamı giderinceye kadar sabırla değişime devam etmemiz gerek.

Yazar iletişimi ikiye ayırıyor; birincisi açık iletişim; imaya başvurmadan açıkça ifade etmektir. Diğeri kapalı iletişim; sözün imalı ve dolambaçlı yollarla ifade edilmesidir. Örneğin surat asmak gibi. Çocuklarımıza bu tarz iletişim kurarsak çocuk “annem odamı toplamadığım için mi yoksa başka bir sebepten dolayımı böyle davranıyor?” diye düşünerek kendi içinde senaryolar üretir sonra da bunlardan bıkarak umursamaz davranır. Bu baştan sona problemli bir iletişimdir. Bu nedenle imalarla, triplerle kendimizi ifade etmeyi bir kenara bırakmamız gerekiyor.

Yazar duygusal iletişim ve zihinsel iletişim şeklinde iki kavramdan bahsediyor; “Geldin mi, sınav nasıl geçti, ne yedin?” gibi sorular zihinsel, “yemek yerken yumurta yere düştüğünde ne hissettin, gelirken neler düşündün?” demek ise duygusal iletişimdir. Sağlıklı iletişimin aile için ne kadar önemli olduğunu bilmeyen ebeveynler ve eşler vakit israfı saydıklarından bu tür iletişime geçmezler birbirleri ile. Sadece gün içinde ne yaptıklarını sormakla yetinirler. Ancak bu aidiyet sorunlarının habercisidir.

Duygusal iletişime geçmek istiyorsak, sabırla çocuğun anlatacaklarını beklemeliyiz. Çocuk bizimle duygusal iletişim kurmak istediğinde dinlemez, küçümser, anlayışsız davranırsak, ya da “tamam, biliyorum” gibi sözler sarf edersek çocuk kendini kapatıp otomatikman zihinsel iletişime geçer. Duygusal iletişim esnasında çocuk söylenmemesi gereken bir şey söylerse o an kısıtlamamalı, zihnimizin bir köşesine bunu ileride rehberlik edilecek bir konu olarak not etmeliyiz. Başka bir gün zihinsel iletişimle gerekli bilgileri çocuğa aktarmalıyız. Örneğin çocuk “büyüyünce abimle evleneceğim” derse burada aslında abisine olan sevgisinden bahsetmektedir. Bizde buna odaklanmalı başka bir zaman doğru ifadeleri kendisine öğretmeliyiz.

Mantıklı bulma; Empatik bulma; Çocuk bir şey paylaştığında “çok şaşırdım, çok üzüldüm” gibi cümlelerle diyalog empatik hale getirilmelidir. Birisi olay anlatırken dinleyen kişi etrafına ya da telefonuna bakıyorsa o kimse ile empatik bir diyalog kurulması imkânsızdır. Eşler duygularını paylaşırken birbirlerini donuk ve mimiksiz bir yüz ifadesi ile dinlerse empati kuramazlar ve bir süre sonra duygular dile getirilmemeye başlanır.

Paylaşma; Ailedeki bireylerin gün içinde neler yaşadıklarını neler hissettiklerini paylaşacak zemin oluşturulmalıdır. Evin içindeki küçük büyük herkes her gün o zemin içinde paylaşımda bulunmalı ve bunu aksatmadan yaşam tarzı haline getirmeliler. Bu paylaşım bir arada olunmadığı zamanlarda dahi imkânlar dâhilinde devam ettirilmelidir.

Hangi davranışlarımız çocuğumuzun bize karşı aidiyet hissetmesini engeller? Aidiyeti kıran bu sebepler nelerdir? Yazar bu soruya şu başlıklarla cevap vermiş;

Değersizlik hissi; aidiyetin oluşumuna sadece çocuğumuzun kendisini değerli hissetmesi ya da hissetmemesi konusu üzerinden de bakabiliriz. Çünkü her başlık kısmen bu konuyu kapsıyor. İşin özü çocuğun kendini değerli hissetmesinde. Çocuğumuzun kendisini değerli hissetmesi için pek çok araç kullanırız. Sevdiği şeyleri yapmak, istediği yerlere götürmek, mesela lunaparka. Fakat çocuğu lunaparka götürdükten sonra oradaki eğlenceye katılmaz, telefonla ya da başka şeylerle uğraşırsak, “getirdim ya eğlensene” tavrını takınırsak çocuğumuz değerlilik değil değersizlik hisseder. Bazen illa aracıya da ihtiyaç yoktur. Çocuğumuzla oturup beş dakika tamamen dikkatimizi vererek sohbet ettiğimizde kendini değerli hisseder.

Çocuk, küçükken değer görmediğinde bunu için için hisseder ama tanımlayamaz. Pahalı oyuncaklar, markalı kıyafetler içindeki huzursuzluğu gideremez. Biraz daha büyüyüp ergenliğe girdiğinde duygularını anlamlandırmaya başlar. Kendini kimsesiz gibi hissettiğini idrak eder. 18-19 yaşına geldiğinde artık içindekileri “benimle hiç ilgilenmediniz” “sizinle iken mutlu değilim” gibi sert ifadelerle dile getirir. Anne babalar bu sözlere tahammül edemez ve ihanete uğradıklarını düşünürler oysa bu sözler çocuğun geçmişteki hislerinin bugün dile getirilmesidir. Anne babalar bu günleri görmeden ilk sinyalleri iyi değerlendirmeliler.

Değer verdiğimizi en belirgin olarak kaliteli bir iletişimle hissettirebiliriz örneğin; yolda yürürken çocuğumuz “şu oyuncak arkadaşımda vardı çok oynamıştım” dediğinde bu sözünü aklımızda tutup aylar sonra da olsa o oyuncağı ona aldığımızda çocuk “annem beğendiğim oyuncağı anlatırken beni çok iyi dinlemiş ve bu zamana kadar da unutmamış” diye düşünerek değerli olduğunu hisseder. Çocuğa bir hediye alıp verdiğimizde “derslerine iyi çalışacaksın ama” benzeri şeyler söylemek ondaki bu hissi giderir. Çocuk bunu kendisi söylemiş bile olsa “hayır çocuğum. İster çalış ister çalışma ben bunu sadece seni düşündüğüm için aldım” denmelidir.

Koşullandırma; Çocuğa “sen bana şurada iyilik yapmıştın onun için bende sana yapıyorum şimdi” gibi bir mantıkla yaklaşırsak kendini değersiz hisseder.

Suçluluk; sürekli suçlanan çocuklar aileleri ile aidiyet kuramaz ve nereye giderse gitsin içindeki boğucu suçluluk hissinden kurtulamaz. Suçluluk hisseden kişi örneğin; arkadaşlık kurar ama ani patlamalar yaşayarak bunu devam ettiremez. Bunun nedeni duygusal yetersizliktir ve özünde de aidiyeti yok eden suçluluk psikolojisi vardır. Böyle kişiler yapmaya başladığı yönelimleri hep yarım bırakır ve “aman kim uğraşacak şimdi” derler.

Suçluluk hisseden çocuk hemen uykuya dalar ve sabahları uyanmak istemez. Ruhsal olarak problemli hissettiği için asla enerjik olamaz. Yetişkinlikte de çevresinde olup biten olumsuzlukları kendine yorar. “çünkü ona dün çay ısmarlamadım ondan bana bugün Selam vermedi” gibi düşüncelerle daima kendini hatalı görür.

Örneğin; okulda bir arkadaşı kaybolan parasını arayarak “kim aldı paramı?” dediğinde sanki kendisi suçlanmış gibi almadığını ispat etmeye çalışır. Aşırı davranışlar sergiler, kızarır, kalbi sıkışır. Hatta almadığından emin olsa dahi “çantama bir bakayım” der.

Maddi sıkıntı çekip babanın daha çok çalışmak zorunda kaldığı bir süreçte çocuğun okul masraflarını gündeme getirmek ve çok arttığından şikâyet etmek çocuğun kaldıramayacağı kadar çok suçluluk yükünün altına girmesine sebep olur. Ya da anne hastalandığında baba “hepiniz çok dağınıksınız annenize hiç yardım etmiyorsunuz” demesi gibi. Tabii ki bu altı yaşına kadar olan süreçte böyledir ileriki dönemlerde ise kendini savunmaya alır. “sadece ben mi dağınığım, annem benim yüzünden hastalanmadı” der ve içinde kin ve öfke biriktirir. Şu unutulmamalı ki kişi suçlandıkça utanma hissi azalır zamanla da yok olur.

Çocuğumuzun suçunu görsek dahi suçlayıcı tavır takınmamamız gerekiyor. Örneğin yemeğini yere döküp paniklediğinde “dikkatli yemezsen böyle dökersin, neden yaptın” demek yerine göz göze bile gelmeden olağan karşılamamız çocuğun daha dikkatli davranmasını sağlar.

Yetersizlik hissi; Çocuklar ilk olarak aile içinde kendilerini yetersiz hissederler genellikle. Çünkü aile içinde çoğu zaman iletişim negatif algı üzerine yoğunlaşır. “Odanın hali ne böyle, nasıl bir kız çocuğusun sen” gibi. Genelde böyle davranarak çocuğun olumlu davranışlar kazanılacağı sanılır hâlbuki aksine kendini yetersiz hissederek daha da geriler. Bununla birlikte dışarıda yeterlilik gösterebilir. Ancak dışarıdaki ortamına annesi dâhil olduğunda yine kolu kanadı kırılır. Annesinin arkadaşlarının yanında eksik yönünü ortaya çıkarmasından endişe ederek tir tir titrer.

Burada şu soruyu sormalıyız kendimize; şuanda odanın derli toplu olması mı; yoksa negatif konuşma yapılarak çocuğun ailesinden kopması, onların varlığından bunalması mı daha kötüdür?

Kendini yetersiz hisseden çocuk; sınıfta yanlış cevap verme endişesi ile bildiği sorular için dahi parmak kaldıramaz, annesinin komşu çocuğu ile yaptığı kıyaslar onun hayatı boyunca yaşam felsefesini oluşturur. Daima başkalarının yaşam özelliklerine bakarak mutsuz olur. Sürekli her hadiseyi başkaları ile kendini kıyaslayarak yorumlar “onlar ne zaman güleceğini biliyor ben bilemiyorum hep rezil oluyorum, onlar mutlu ben mutlu olamıyorum, bu yüzden sürekli onlara bakmam, ne yapıyorlarsa aysını yapmam gerek” vs der. Öğrenmesi zayıflar. Kendi özelliklerinin farkına varıp onları geliştiremez. Bağımlılık ilişkileri kurar. Güçlü karakterli birinin ismiyle kendi adının anılmasını ister.

Emniyetsizlik; çocuğumuza dört açıdan emniyet sunmalıyız; kişi, grup, atmosfer, konu. Çocuk sadece annenin yanında kendini güvende hissetmesi yetmez babanın yanında da aynı hissi duymalı. Bunla birlikte çocuğun aidiyet oluşturmasını engelleyen konuları da onun yanında konuşmamamız gerekiyor. Ebeveynin yalan söylemesi, birinin arkasında konuşup onunla karşılaştığında hiçbir şey yokmuş gibi iletişim kurması çocuğun duygu dünyasında kriz yaşatır. Hâlbuki ebeveyn sorun yaşadığı kişi ile ilişkisini sonlandırır ve bunu ifade ederse çocuğun emniyet duygusu yeniden pekişir.

Ulaşamamak; ulaşılmaz noktada durmamamız, çocuklarla çocuk gibi olabilmemiz, bize bağımlı olur endişesi ile kendimizi fiziksel olarak geri çekmememiz, ebeveynlik değerimizi kaybetmek endişesi ile duygularımızı gizlemekten kaçınmamız çocuğun bize aidiyet kurmasını sağlar.

Ön yargı; çocuk altı yaşına kadar duygusal açıdan incitilerek büyütülmüşse ailesi hakkında olumsuz ön yargılar taşımaya başlar. Sağlıksız bir ailede bulunduğunu, anne babasının iyi olmadığını düşünür. Bu nedenle kendini geri plana çekerek ailesi ile aidiyet kurmaz. Ancak bir taraftan da ailesine tutunmaya zorlar kendini. “Ama bende annemin böyle davranmasını hak ettim, babam zaten çok yoruluyor o yüzden bana kızıyor” gibi ebeveynini korumaya çalışır. Ancak yaşadıklarını da asla unutmaz. Biriken damlalarla bardağın taşması genellikle ergenlik sonrasına denk gelir. Aynı şekilde anne babalarda çocuklarını kendi önyargılarına göre değerlendirir. Mesela eşi ile anlaşamayan anne çocuğun babasına benzeyen özelliklerinden rahatsızlık duyar. Hâlbuki ön yargılarla değil çocuklarımızı olduğu gibi kabul edersek aidiyet daha kolay gerçekleşir.

Yaşından büyük beklenti; “Maşallah bugün ödevlerini vaktinde bitirdin oğlum, öğretmen telefon etti senden çok memnun olduğun söyledi” gibi cümleleri genelde  “bu halinle devam et” anlamında kurar anne babalar. Çocukta ona verilen bu konumu kaybetmemek için yoğunlaştırılmış enerji harcar. Çocuk aidiyet evrelerini yaşamaya gücü kalmaz. Çünkü anne babasının beklentilerini karşılamaya çaba sarf ederken bütün enerjisini tüketir. Ancak arkadaşlarının bu tarz beklentileri yoktur. Bu nedenle onlarla kolayca aidiyet kurar.

Bu tarz cümleler kurarken şuna dikkat etmemiz gerek; öncelikle çocuğu konumlandırmamalı, Beklenti oluşturmamalıyız. “öğretmenin telefonla arayıp güzel şeyler söyledi” arkasından “Ama bunlar önemli değil öğretmenin seni övse de şikâyet etse de ben seni çok seviyorum” denmeli. “Bugün vaktinde yine ödevini bitirmişsin ama benim için sen ödevden daha önemlisin. İster yap ister yapma bu kendi sorumluluğunda. Ama ödevini zamanında yapmış olman da güzel, sen benim oğlumsun sana olan sevgim her halükarda değişmez” demeliyiz.

Geçmişle bağlantı; Geçmişimizden getirdiklerimizle çocuğumuzu değerlendirirsek onun kurduğu yeni yaşamı doğru şekilde anlamlandıramayız. Örneğin; kaygılı bir annenin kızı çocuk sahibi olduğunda annesinin yargı sistemi ile davranarak çocuğunun hastalanıp hemen ateşi çıkacağını, çocuğunun yüksekten düşeceğini düşünerek aslında hayatını zehir eder.

Annenin geçmişte yaşadıklarının sonucunda; “babanın sorumsuzluklarından bıktım” demesi çocuğunun babası ile bağ kurmasına engel olur. Ya da “bizim aileden bir şey olmaz. Biz zaten neyi başardık ki? Başkalarına bakıyorum da ne kadar mutlular. Bir tatile gideceğiz, onu bile beceremedik” “hilesiz ticaret yaptık, sanki zengin mi olduk?” gibi yorumlar… Bütün bunlar yaşadığımız bazı tecrübeler bakıp hayatı tamamen olumsuz yorumlamaktır. Ve çocuk bu şekilde hayatı anlamlandırmaya başlarsa yaşamın içinden hep olumsuzlukları bulup çıkarmaya başlar. Hâlbuki eğitimin ana unsuru çocukta pozitif duygular oluşturarak olumlu davranışlar geliştirmesini sağlamaktır. “derslerine çalışmazsan öğretmenin seni sevmez” demek yerine, “derslerine çalışırsan başarılı olursun” demek gibi.

Kıyaslanmak; insanı en çok yıpratan unsur kıyaslanmaktır. Kişinin kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu enerjiyi elinden alır. Kıyaslanan çocuk ailesine tutunur çünkü; “ailem beni kıyas etmeli ki nerede olduğumu göreyim, tek başına başaramam” düşüncesini taşır. Çocuğa “kuzenin matematik dersinde çok başarılı, keşke sende onun kadar çalışsan” dendiğinde çocuk, matematik dersinde başarısız olduğunu değil kişilik olarak her şeyde başarısız olduğunu ve kuzeninden daima geri olduğunu düşünür.

Çocuk kendini arkadaşları ile kıyaslayıp “arkadaşımdan güzel yapıyorum” dediğinde “yoo, bence öyle düşünmen yanlış. Sen bunu keyifle yapabiliyorsun. Önemli olan bu.” Diyerek yaptığı işten keyif almasını sağlamalıyız. Eğer çocuğumuzu kıyaslayarak kıyas yapmaya alıştırırsak bir gün dönüp bizi başkaları ile kıyaslayarak eleştirir ve nihayetinde aidiyetini koparır. Örneğin; Çocuğumuzun tırnaklarının ne kadar kirli olduğunu, bu şekilde arkadaşlarının kedisini eleştireceğini, arkadaşlarının tertemiz olduğunu sürekli söylediğimizde çocuğumuz tırnaklarını temizler ancak kendini iyi ve temiz hissetmez. Sürekli ellerini yıkamaya, ciddi huzursuzluk duymaya başlar. Bu hal “obsesyon”un ta kendisidir.

Boşanan çiftlerde en çok rastlanan sebepler arasında eşini beğenmemek olduğu söyleniyor. Yani kıyasla hayatını yaşayan bir kişi eşinde de kendi kıyaslarının ayrıntılarını aramaya başlıyor ve adeta sahip olduğu her şeyi başka bir şeyle kıyaslayarak memnuniyetsizlik yaşıyor. Eşini, çocuğunu, evini, eşyalarını, kendisini…

Mükemmeliyetçilik; mükemmeliyetçiliği memnuniyetsizlikle eş değer tutuyor yazar. Çünkü bulunduğumuz konumdan memnun olduğumuzda mükemmeliyetçi tavrı bırakırız.
“biraz fazla çalışarak daha başarılı olabilirdin” “arkadaşlarının yanında daha tertipli gözükebilirdin” dibi “daha”lı cümleler ruhsal olarak çocuğu yorar ve mükemmeliyeti hedefleyen anne babadan uzaklaştırır. Bu hastalığa yakalanan kişiler sürekli patinaj halinde yaşarlar. Oysa çocuğa kazandırmamız gereken en üstün özellik; içinde bulunduğu anın keyfini çıkarabilmesi, başkalarının yaptıklarına odaklanmadan kendi işinden mutmain olmasıdır.

Mükemmeliyetçiliğin bir amacı da görünmektir. Yani başkalarının gözünde değer kazanmak ve onaylanmak çabasına içine girmektir. Başkalarına göre yaşamaya başlar böyle kişiler, kıskançlık duyguları da artmaya başlar. Doyuma ulaşamaz hiçbir zaman. Yaşadığı anı değerlendiremediği için aidiyet duygusu gelişmez.

Güvensizlik; yalan aidiyetin bütün olumlu unsurlarını yıkar geçer. Çok sevsek, çok empatik davransak dahi kendisine ya da başkasına yalan söylediğimizi fark ettiğinde her olumlu davranışımız çocuğumuza yalanmış gibi gelir. Ailedeki bütün fotoğraf yalanla değişir. Çocuğumuz inatçılıkla, ısrarla, tutturmayla istediklerini yaptırmaya çalışıyorsa bize güvenmiyor demektir. Çünkü bir şey yaptırmak için yalan, kandırma, şart koşma gibi sağlıksız yöntemler kullanmışsak bir şeyin neden yapılmaması gerektiğini anlattığımızda bize güvenmeyerek ısrarını sürdürmeye devam eder. Ama güven sağlanmışsa bizi anlar, kabul eder ve ısrarından vazgeçer.

Gerçekçilik- gerçekçi olmayan beklenti; Gerçekçi beklenti içinde olmaya çalışırken iki noktaya dikkat etmeliyiz; birincisi; yaşamın gerçekçiliği, ikincisi; çocuk dünyasının gerçekçiliği. Örneğin; beş yaşındaki çocuğun babası vefat ettiğinde ona bunu ne kadar erken söyler ve hüzne ortak edersek bu süreci atlatması o kadar kolaylaşır. Buna yaşamın gerçekçiliği denir. Ancak çocuk babasının nereye gittiğini sorduğunda; babasının defin işlemine dâhil edersek bu da çocuk dünyasının gerçekçiliğine göre ona ağır gelir. Bunun gibi çocuğun bilmesi gereken her olayda bilgiler bu iki süzgeçten geçirilerek aktarılmalıdır.

Bağlanmamış olmak- varlığın onaylanması; Bağlanma ne kadar zarara uğrarsa çocuk da o kadar aidiyet duygusunu kaybeder. Aidiyeti olmayanlar güçlenmedikleri için annelerinin yanından ayrılamazlar. Sonuçta “asosyal” ya da “yabani” denilen bir yapıya bürünürler.



Ummu Ruveyda 

5 yorum:

  1. Allah razı olsun kardeşim. ..

    YanıtlaSil
  2. Paylaşım için çok tesekkürler.

    YanıtlaSil
  3. sevgili müslüman anneler tavsiye ettiğiniz kitaplara ve yazarlara dikkat edin bu kitabın yazarının islamı çarpıtan ve zarar veren yazıları var örnek;YAZARLAR
    Korkutularak din sevdirilmez
    Adem Güneş
    adem.gunes@aksiyon.com.tr
    PAYLAŞ
    E-Mail
    Facebook
    Twitter
    Google
    Yazdır
    ETİKETLER
    korkutma, çocuk, din, sevgisi, yusuf, A.S., ALLAH (C.C.), marifet
    Korkutularak din sevdirilmez
    23 Haziran 2015
    Çocuğunda gece korkuları başlayan bir anne, “Kızımın gittiği anaokulunda peygamber sevgisi konusu işlenirken, Yusuf Aleyhisselam’ın kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı anlatılmış… Kızım bundan çok etkilendi. Bir haftadır geceleri korku ile uyanıyor… Rüyasında kendi abilerinin de onu kuyuya atmak istediğini ve zor kurtulduğunu söylüyor… Öğretmeni ile konuştum. ‘Yıllardır ben bu kıssayı anlatıyorum, kimseden bir şikâyet duymadım. Belki sorun sizin kızınızdadır.’ dedi. Ne diyeceğimi şaşırdım. Bu yaştaki bir çocuğa böylesi konuların anlatılması doğru mu?” diye sordu…

    “Doğru değil” dedim…

    Zira çocuk zihni, olayların diziminden çıkan sonuca değil, içerdiği duyguya odaklanır… Sizin anlattığınız şey ile çocuğun anladığı şey aynı değildir çoğu zaman…

    Yani siz Yusuf Aleyhisselam kıssasını dinlerken, başına gelen olaylar karşısında Allah’a olan güvenini nasıl da hiç kaybetmediğini, her türlü zorluğa yılmadan nasıl da göğüs gerdiğini düşünürsünüz… Ama çocuk, kuyuya düştüğünde kafası kanadı mı, suyun içinde yılanlar var mıydı, karanlıktan korkunca ağlamadı mı, diye düşünür…

    Bundandır ki 12 yaşından önce çocuğa peygamber sevgisi kazandırmak için çileden, azaptan, gazaptan, acıdan, işkenceden bahsedilmez…

    Çocuğun duygularına dolaylı değil, direkt ulaşmak esastır pedagojide. “Yusuf Peygamber çok iyi bir insandı” demek, çocuğun Yusuf Peygamber’i sevmesi için yeterlidir çoğu zaman…

    Maalesef ülkemizde din eğitiminde doğru pedagojik yöntemler kullanılmıyor genelde…

    Dini sevdirerek değil, korkutarak öğretmeyi marifet sayıyor birçok yetişkin. Allah’ın kötü insanları nasıl da cehenneme atacağından, yalan söyleyenlerin nasıl cezalandırılacağından, anne babasının sözünü dinlemeyenlerin başlarına neler geleceğinden bahsediliyor çocuklara…

    Hâlbuki din korku ile değil, sevgi ile sevdirilir…

    Çocuk korktuğunu sevemez, sadece zarara uğramamak için yakın durur korktuğuna…

    Dini korkutarak öğretme yönteminin, sadece anaokulunda peygamber sevgisi anlatılırken değil, camilerde ve Kur’an kurslarında da sıkça kullanıldığını görüyoruz maalesef…

    Bundandır ki her Ramazan geldiğinde, cami imamlarının mutlaka pedagojik eğitimden geçmesi gerektiğine bir kez daha inanıyorum…

    İçinde çocukların da bulunduğu bir camide cehennem azabından bahsetmek, çocuğun o dine karşı sevgi duymasına değil, din ile arasına mesafe koymasına sebeptir.

    Bir baba ile 14 yaşındaki oğlu hakkında konuşuyorduk… Kendisi imam olduğu halde çocuğunun namaz kılmamasını içine sindiremiyordu. “Yahu, söylemesem hiç namaz kılmayacak, bu nasıl çocuk böyle anlamadım gitti…” diye anlattı oğlunu…

    Çocuk ise “Babama söylemeyin ama zaten o kıldığım namazları da abdestsiz kılıyorum.” demişti. “Nasıl yani?” diye sorduğumda “Lavaboya giriyorum abdest almak için, çeşmeyi açıyorum dışarı su sesi çıksın da beni abdest alıyor zannetsinler diye. Azıcık elime yüzüme su değdirip öylece çıkıyorum.” dedi.

    Neden böyle yaptığını sorduğumda ise “Bilmiyorum… Bu konuları duymak istemiyorum.” demiş ve şöyle devam etmişti: “Mesela babam diyor ki yalan söyleyenler şu kadar cehennemde yanacak, bu kadar acı çekecek falan filan… Ama ben babamdan korkunca yalan söylüyorum… Abim de babama bazen yalan söylüyor, görüyorum hep… Babamın söylediği gibi dindar olsam, ben cehennemde yanacağım hep… Abim de yanacak… İstemiyorum ben bunları düşünmek… Onun için aklıma getirmek istemiyorum dini mini şeyleri.”

    Çocuk din ile korkutulmaz…

    Dinden korkan çocuksa dindar olmaz...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili kardeşim, sıkı takipçilerimiz iyi bilir, biz Adem Güneş'i pedagojik yönden tavsiye ederiz, dini yönden eleştirdiğimiz tarafları ise çoktur.
      Fakat bu yazı o kadar eleştirilecek bir yazı değil. 12 yaş bize göre abartıdır, bizim çocuklara dini öğretilerimiz bu yaşta nerede ise kemale erer. Fakat söylenildiği gibi, 7 yaşından önce çocuklar azap, cehennem veya peygamber kıssalarındaki helak sahnelerini tam olarak anlayamamakta, dolayısıyla gereksiz korkuya kapılmaktadır.
      Biz bunu kendi çocuklarımızda tecrübe ediyoruz. Onun için peygamber kıssaları anlatırken azap sahnelerini erken yaşta es geçiyoruz. Daha çok cennet, Allah'ın sevgisi, merhameti ve insan olmanın erdemleri üzerine durmaya çalışıyoruz.
      Biz de aynı şekilde çocuğun din ile korkutulmaması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü gerçek sorumluluklar, korkuyla verilmez.

      Sil
  4. Size sonsuz katılıyorum Müslüman anne,siteniz çok güzel.Yeni katıldım aranıza.Allah tüm müslüman annelere hayırlı ve salih kullar yetiştirmek için yardım etsin inşallah.AMİN

    YanıtlaSil