Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

9 Eki 2014

Çocukluk Sırrı -1- / Adem Güneş (kitap özeti)


ÇOCUKLUK SIRRI -1-

Kitabın adı: Çocukluk Sırrı
Yazarın adı: Adem Güneş
Yayınevi: Nesil
Sayfa sayısı: 288 sf.

Pedagog Adem Güneş, kitabı üç bölüme ayırmış. Ben bu yazımda birinci bölümü ele alacağım inşallah. Diğer iki bölümü daha sonraki yazıya bırakıyorum. Kitabın özetine geçmeden önce bir not düşecek olursam; kitabın çok ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Diğer kitaplardan çok daha kalıcı ve farklı bir etki bıraktı bende. Yaygın olarak tavsiye edilen pek çok metodu reddetmiş, bunun yerine psikolojik açıdan yaklaşmış çocuğa. Eğitim konusuna daha derin bir boyut kazandırmış. Konular, davranış eğitimi vermekten önce kişilik eğitimini vermek üzerine bina edilmiş.

Konuya şu soru ile giriş yapılıyor; çocuk yetiştirirken kime danışmalı, Batı pedagolojisine mi yoksa bizim kültürümüzün ürünü olan Anadolu pedagolojisine mi (yazar bu ismi vermiş)? Tercih yapabilmemiz için iki pedagoloji arsındaki fark uzun uzun anlatılıyor.

Batıya göre dünya acımasız bir yer. Burada ayakta kalabilmek için kişide his ve merhamet en alt seviyede olmalı. Bunun için hedef; duyguları ile hareket etmeyen, kendi başına yaşayabilecek bireysel çocuk yetiştirmektir. Batılı pedagoglar bireysel çocuk nasıl yetiştirilir sorusuna cevap aramışlar. Örneğin ayrılamayacak kadar annesine bağlı olmaması gerektiğini düşündüklerinden çocuğu doğumdan birkaç ay sonra ayrı bir odaya yatırmak, her zaman kucağa almamak gibi kurallar geliştirmişler.

Anadolu pedagojisinde ise eğitimdeki hedef bütün bu anlatılanların tam zıttıdır. Örneğin batının aksine; bir insanın duyguları gelişmemişse, duygularını kullanmıyorsa o kişi tam bir insan kıvamında değildir. Hatta hastalıklı kabul edilir. Hisleri gelişmemiş kimse sıkı dostluklar, sağlam ilişkiler kuramaz. Çevresine huzur veremez, yaratılışındaki sırları ve kendini keşfedemez, Allah’ı hissedemez, çünkü duyguları gelişmemiştir.

Bir diğer örnek; batı dünyası daha çok empatiyi, insanların birbirini anlamasını gündeme getirir. Anadolu pedagojisi ise anlamanın da ötesinde kişilerin karşılıklı olarak birbirlerini hissetmesini hedefler. Mesela yakını vefat eden bir kadına eşi onunla empati kurarak “Seni anlıyorum. Kaybın çok büyük ama kendine hâkim olursan daha az acı hissedersin” derse bu empatik bir yaklaşımdır, ancak doyurucu değildir. Ama eşinin acısını ruhunda hissederek onunla birlikte usul usul gözyaşı döker, gününü, haftasını onun hüznüne göre programlarsa bu da karşıdakinin acısını hissetmektir. Eşler böylece birbirinden mutmain olur, acılar onları birbirine yaklaştırır.

Çocuk duyarlı yetiştirildikçe zamanla hisleri daha çok gelişir. Örneğin anne-babası yaşlandığında onlara “öf” bile demeyecek kadar duyarlı bir insan haline gelir. Ya da komşusu açken tok yatamaz ve onların mahrumiyetini kendi yaşıyormuş gibi hisseder. Artık sadece kendi acıları ve ihtiyaçları ile ilgilenen bir yapıda olamaz. Oysa diğer eğitimde çocuk, anne babasını yaşlandığında huzur evine göndermekten acı duymayacak kadar duyarsızdır. Tabii ki böyle bir çocuk başarıdan başarıya koşsa dahi sağlıklı bir ruha sahip değildir. İşte iki eğitim şekli arasındaki temel farkları böyle özetliyor Adem Güneş. 

Anadolu Pedagojisinin Özü: Kendi Olma vaya Fıtrat Pedagojisi

Her çocuğun ruhuna Allah (cc) kişilik ve karakteristik özelliğini yerleştirmiştir. Buna çocukluk sırrı, fıtrat, karakter denilebilir. Kimi çocuk Ömer (ra) fıtratındadır. Güçlü bir iradesi, sert bir yapısı vardır. Ondan bu özellikte davranışlar çıkar. Kimi çocukta Osman (ra) fıtratındadır. Konuşurken yanakları kızarır, hayâ eder. Ondan da edep ve hayâ içeren davranışlar çıkar. Her çocuğun içinde gizlenmiş şifreler o çocuğun ilerde nasıl bir insan olacağının, kim olacağının cevabıdır. Anne-babalar Ömer fıtratındaki çocuktan Osman gibi davranmasını bekleyemez. Eğer bunu isterse çocuğun sırrına göre davranmadığı için onun kişiliğini bozar. Sonunda bu çocuktan ne Ömer nede Osman olur. Her ne kadar anne baba ben onu eğitmeye çok çalıştım dese bile aslında kendi hedeflerine göre onun Ömer olmasına çalışmıştır.  Fıtratına ters eylemler beklediği için kişiliğini de bozmuştu.

Eğitimde hedef çocuğun çocukluk sırrını açıklamasını sağlamaktır. Peki bunu ne zaman açıklar? Kendi gibi olmaya teşvik eden, zihninde kurduğu kişiliğe ulaştırmak için onu eğitmek adına incitmek, kırmak gibi hatalara düşmeyen, kendisini ortaya koyması için sabırla bekleyip müdahale etmeyen bir yetişkinin yanında olursa kendi yaratılış sırrını açıklar. Bu fıtratta ilerler ve tamamen kendi gibi olur. İşte çocuk yetiştirmek tamda budur.

Eğer çocuklarımız bizim onların fıtratı ile ilgili bir noktayı beğenmediğimiz inancına kapılırsa, kendi gibi olmayı bırakarak sahip olmadıkları bir kişiliğe bürünürler. Bu şekilde ne kadar başarılı ve bizim istediğimiz gibi olsalar da aslında bir o kadar mutsuz olurlar. Hoşlandığımız kalıplara göre davranmak zorunda bıraktığımız için kısa süreli olarak çocuklarımızla sorun yaşamasak ta ileriki dönemlerinde ciddi bunalımlar patlak verecektir. Özellikle eş ve çocuk sahibi olduklarında mutluluk ve huzuru yakalamaları imkânsız hale gelir. İşte insanın dramı da burada başlar.

Anne babalar çocuğun içindeki sırrı anlamak için ağzından çıkan her kelimeyi, ilgi alanlarını dikkatle gözlemlemeli. Çünkü ancak o zaman çocuklarının kim olduğunu, kim olacağını öğrenebilirler.

Anne babalar çocuklarının kişilik ve karakterine değil de okuldaki başarılarına odaklandıkları için artık çocukluk sırrı ortaya çıkmıyor. Erken yatması, dersi vaktinde yapması, diş fırçalamasına vs yoğunlaşarak bütün bir eğitimi bunlara indirgiyor. Bu durumda davranıştan daha çok kişiliğini ortaya koyması öncelenmeli, davranış öğreteceğim derken çocuğun kendi kabuğuna çekilmesine yol açılmamalıdır.

Anne baba çocuğun kendisi olmasının önüne geçecek her davranıştan kaçınmalı. Mesela başka çocuklarla kıyaslamayarak kimseye özenmemesini sağlamalı, yarışa sokmamalı ki böylece kimsenin peşine takılıp onu taklit etmeye başlamasın.

Anne babalar çocuğa isteklerini yaptırmak için baskı ve zorlamada bulunursa çocuk, kabul görmeyeceğinden endişe ederek kişiliğini saklar.

Anne babalar çocuklarına koşullu sevgi verirlerse bu da onların kişiliğini saklamasına yol açar. “Başarılı olursan seni severiz” mesajını alan çocuk, kendini kaybetmek pahasına anne babasının sevgisini kazanmayı tercih eder ve sürekli onların istediğini yapar. Bu durumda ebeveynler çocukları ile hiçbir sorun yaşamadıklarını, çocuğunun kendilerini hiç üzmediğini söyleyerek övünür. Ancak hiçbir tartışmanın çıkmaması taraflardan birinin artık kişiliğini ortaya koymadığını gösterir. Çatışma çıkmamasına sevinmek aslında meseleyi anlayamamaktır.  Önemli olan problem çıktığında problemi çözebilmektir.

Anne baba çocuğunun kendisinden farklı düşünmesine sevinmeli ve onu kendi düşüncesine getirmeye çalışmamalıdır. Çünkü farklı düşünmemek kabul görmeyeceği için dile getirilmediği anlamına gelir. Eğer çocuk ezilir, alaya alınır, dikkate alınmazsa kendi görüşlerini yok etmeye başlar. Sürekli sorun çıkmaması için kendi karakterini bastırır. Her an her şey berbat olacak, bir şeyleri kaybedeceğim hissine kapılır. İleriki hayatında da hep huzursuzluk duyar, insanlarla sorun yaşayacağı kaygısını taşır, duygularını ifade ederse bir takım şeyler patlak verecek endişesi yaşar. Yada her an çocuklarının başına bir şey gelecek, eşi ile tartışacak gibi duygulara kapılır ve bu kaygıları taşıyamayacak kadar stres altına girer.

Yitirilen Güven Duygusu ve İzzet Savaşı

Çocuğa güven duygusundan önce davranış eğitimi verilmeye başlanırsa çocuk, ebeveyninden korktuğundan ya da onların sevgisini kaybetmemek için bu davranışları uygular. Fakat içselleştiremez ve kişiliğine ilave etmekte zorluk çeker. Davranışları sadece ezberler, ama ruhsal bir olgunlaşma süreci yaşamamış olur. Çünkü kişilik öyle bir şey ki hiçbir zorlamayı kabul etmez. Zorlamak çocuğun kişiliksizleşmesinden başka bir işe yaramaz. Çocuğun, ahlak ve davranışları taklit etmesi gerçekte ahlaklı ve karakterli olduğu anlamına gelmez. Ancak neyin niye olduğunu ruhu ile kavradığında kişilik ve karakter eğitimi gerçekleşir ve bu davranışları içselleştirir.

Çocuk bu ruha ulaşabilmek için çok soru sorar. Hiçbir sorusu atlanmadan özenle cevap verilmeli. Aldığı ilk cevapların onun hayatı boyunca değişmeyecek kalıpları haline geleceği asla unutulmamalı.

Ruhun Sükun Hali: Sekine

Çocuk dokuz ay boyunca ses, gürültü ve ışık olmayan anne karnında annesinin kalbinin atışını dinler. Bu kalp atışları dünyaya gelecek insanın biyolojik ritmini oluşturur. Biyolojik ritmin hangi hızda olacağı ta anne karnında belirlenir. Çocuk, hiç durmadan tık tık sesini işitir işitir işitir. Böylece kendi ritminin hangi seviyede olacağı da yavaş yavaş duygu dünyasında oluşmaya başlar. Sağlıklı bir insanın hissettiği huzurun ritmidir bu. Tıpkı sessiz bir odada saatin tik tak sesini dinlemek gibi. Zamanla çocuğun benliğine bu huzur halinin ritmi yerleşir.

Çocuğun anne karnında bu ritmi aksatacak bir şey yaşamaması gerekir. Özellikle anne hamile iken stres ve sıkıntı içinde ise bu, olduğu gibi çocuğa da yansır. Çocuk huzur ritmini yakalayamadığında iç dinamikleri zarar görür. Anne bu sürede aşırı ses ve gürültüden, çocuğu ürkütecek her şeyden sakınmalı. Kendisi dahi sakin ve alçak sesle konuşmalı. Sesler yumuşak ve huzur içinde olmalı. Özellikle acele etmeden sekinetle davranmalı. Böyle olursa anne ile çocuk arasındaki bağlar sağlam atılır. Anne tebessüm ettiğinde ondan salgılanan hormonlar çocuğa da yansır ve çocukta anne karnında tebessüm eder.

Çocuk dokuz ay sonra doğumla anneden fizyolojik olarak ayrılır. Fakat dört yıl boyunca ruhsal olarak bağlılığı devam eder. Asıl doğumu ise dört yaşında gerçekleşir. Bir insanın ruhen doğması daha uzun sürer. Çocuk fizyolojik olarak doğsa da biyolojik ritmin devam ettirilmesi gerekir. Dört yaşına kadar ne kadar huzur ve sekine içinde biyolojik ritmine uygun hareket edilirse, yetişkinlik döneminde de ruh sağlığı o kadar yerinde olur.

Çocuk ruhen doğmadığı ilk dört yaşında anneden asla ayrı tutulmamalı, her an anneyi hissetmeli, dokunmalı. Çalışan anne bu dönemde işine ara vermeli. Çünkü çocuk anneden mahrum kalırsa korku ve panik yaşar ve biyolojik ritmi bozulur. Bu süreçte çocuğun biyolojik ritmi hızlandırılmamalı. Bu, his dünyasının gelişememesine ve hislerinin azalmasına, duyarsızlaşmasına yol açar.  Çünkü hızlı yaşamak hisleri azaltır. Anadolu pedagojisinin can damarı çocuğun sükûnet içinde hareket etmesi için evin içinde sükûnet ortamını sağlamaktır. Televizyondan, müzik seslerinden, bağrışmadan arındırılmalıdır. Çocuğun yavaş ve hissederek yaşaması sağlanmalıdır.

Nasıl ki namaz kılarken hızdan kaçınıp huşulu olmak için yavaş davranıyorsak, hızlı yeme alışkanlığı olan Fast food'dan kaçınıyorsak ya da hızlı gülmek yerine yavaşça tebessüm ediyorsak çocuğa da sükûnet ve yavaşlılık sağlamalıyız. Günümüzde anne babaların hızlı hayatı, internet, televizyon, gezme alışkanlıkları, acelecilikleri ne yazık ki çocukları duyarsızlaştırıyor. Hatta annesinin gözyaşlarına bile aldırmayıp dalga geçebilecek kadar hissizleştiriyor. Bu tehlikeyi göz ardı etmeden yaşam tarzının ritmi çocuğa göre düşürülmeli.

Bunun için çocuk mesela kapının önünde ayakkabı giyerken beklenmeli, bir şeyleri hep daha hızlı yapması istenmemeli. Çünkü çocuk hissede hissede işini yapmalı. Eğer annesinin ritmine ayak uydurursa duygularını duyumsamamaya başlar. Bu durumda anne çocuğun ritmine ayak uydurmalıdır.
(devam edecek)
             

Ummu Ruveyda


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder