Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

15 Eki 2014

Çocukluk Sırrı -3- / Adem Güneş (kitap özeti)

ÇOCUKLUK SIRRI -3-


Batı Pedagolojisinin Hedefi; Etken Bireysel Çocuk Nasıldır?

Geçmiş dönemlerde eğitimdeki hedef, anne-babanın sözünden çıkmayan, kendi fikirlerini ifade etmeyen edilgen çocuk yetiştirmekti. Ancak bu mantıkla yetişen çocuklar ebeveyne ya da toplumun kurallarına bir süre zorunlu olarak boyun eğseler de ileriki dönemlerde isyan ettiler. Örneğin; saldırganlaşmaya, yetişkinlerin gireceği depresyonlara girmeye, kavga, kapkaççılık, bağımlılık gibi davranışlar sergilemeye başladılar.

Bu nedenle günümüzde edilgen çocuk yerine, yapması gerekeni yapan, hayata karşı mücadele içinde olan etken ve bireysel çocuk yetiştirmek tercih edilmeye başlandı. Hâlbuki “bireysel çocuk” yetiştirmek ebeveynin kendi geleceğini yok etmesidir aslında. Çünkü kendi ayaklarının üzerinde durmaya programlanan bireysel çocuk, kendinden başkasını düşünmez, anne-babasını ayağına takılan engel olarak görür. Örneğin kariyeri söz konusu olduğunda anne-babanın ihtiyacını değil kariyeri tercih eder.  Hatta anne-babanın cenazesine dahi iş yoğunluğundan dolayı katılamayanlara şahit oluyoruz. İşte ebeveyni sadece bayramdan bayrama arayan bir nesil, bu mantığın ürünüdür.

Hâlbuki bizim hedefimiz; “etken ve kolektif çocuk” yetiştirmektir. Yani kendi başına ayakta durabilir ama asla sadece kendisini düşünmez. Çevresi ile sıkı bağlar içindedir.  

Çocuğun gerçekten etken olması başka, etken gözükmesi başkadır.

Anne-babası tarafından sindirilmeye çalışılan çocuk bir süre sonra isyan duygusu ile ayağa kalkabilir. Etrafından korkmayan, kendini ifade edebilen bir çocuk portresi çizer ve dışarıdan bakıldığında “etken” sanılır. Ancak bu gerçek bir etkenlik değildir. Çocuğun gördüğü baskılar, hakaret ve şiddet onu duyarsızlaştırmış ve ebeveyne karşı dik durmaya yönlendirmiştir. Bu ancak isyan etmektir, etkenlik özelliği değildir.

Böyle bir çocuk, çocukluk döneminde yaşadığı acıları tekrar yaşamamak için hayatı boyunca elinden gelen tüm direnci sergiler ve kendini ezdirmemeye çalışır. Etrafındaki insanlara karşı hınç duymaya kendini onlardan korumaya başlar.

Yazar etkeni ikiye ayırıyor; duyarlı etken, duyarsız etken. Örneğin; Hitler etkendir. Kendi duygu ve düşüncelerini istediği gibi kullanabilmekte, hayal dünyasına göre etrafındaki herkesi şekillendirebilmektedir. Ancak kendisini döven babası ile ilişkisi onun “duyarsız etken” olmasına yol açmıştır. Bununla birlikte “bireyseldir” de. Kendi milletinin insanlarına gelecek hazırlamak için başka milletlere acımasızca davranmak ancak “etken ve bireysel” bir çocuğun yapabileceği davranıştır.

Anne-babası tarafından olumsuz davranış gören çocuğa iki seçenek sunulmuş olur; Ya benliğini koruyamayarak kişiliği silinmiş bir insan olmak ya da baş kaldırarak topluma ve ailesine bela saçan isyankar bir insan olmak.

Kolektif Şuur Nedir?

Çocuğun çevresindeki insanlarla ve aynı zamanda bitki, hayvan ve cansız varlıklarla sağlıklı bir ilişki kurabilmesidir. Kolektif şuurla yetişen çocuk kediyi kaldırıp atamaz, kuşların yuvasını bozamaz, karınca yuvalarını talan edemez. Eşya ile de uyum içindedir. Yolda giderken arabalara zarar veremez, camlara taş atamaz. Yani yaşadığı atmosferde her şeyle uyum içindedir. Örneğin; kendi sağlığı için olduğu gibi aynı şekilde yanındakilerin sağlığı için de sigara içmekten kaçınır. Alkollü araç kullanamaz.

Eğitimdeki Hedeflerden Biri; Duyguda Özgürlük Davranışta Disiplindir.

Yazar duygu derken; çocuğun merak hissinden kaynaklanan her türlü davranış ve hissi kastediyor. Çocuk merak ettiği şeyi öğrenmek istediğinde ebeveynin engellemesi ile karşılaşmamalıdır. Önce çocuğun merak ettiği şeyi öğrenmesine izin vermeli daha sonra davranışta disiplin beklemeliyiz.

Kitap bu konuda çok güzel bir örnek anlatıyor; bir lokanta da iki kardeş uzaktan gördükleri akvaryumu merak ederek masadan kalkıp izlemeye giderler. Diğer masada bulunan bir çocukta tıpkı onlar gibi merakla akvaryumu izlemeye gelir. Ancak sonradan gelen çocuğun annesi, babayı tetikleyerek çocuğu masaya çağırmasını ister. Baba önce çocuğu çağırır. Çocuk merak duygusu giderilmediği için “Gelmeyeceğim” diye karşılık verir. Birkaç defa daha çağıran baba çocuğun gelmediğini görünce kalkıp kolundan sürükleyerek masaya getirir. Diğer iki çocuk da şaşkınlıkla kolundan sürüklenerek götürülen çocuğa bakarlar. O esna da bu  iki çocuğun babası; “Çocuklar haydi masaya gelin yemek geldi” dediğinde hiç tereddüt etmeden ve duraksamadan masaya yönelip koltuklarına otururlar.

Örnekte de olduğu gibi; çocuk duygularını özgürce yaşamasına izin verilmediği zaman davranışta disiplin edilmeyi kabul etmez. Merakı giderilmemiş çocuktan ilk olarak davranışta disiplin beklenmez ancak merak duygusu giderildikten sonra davranış istenir.

Örneğin; bir çocuk annesinin çantasında ne olduğunu merak eder. Annesi odadan çıkınca hemen çantayı boşaltmaya çalışır. Anne İlk olarak bunu engellemeye çalışırsa söz geçiremez. Ancak çantanın içindekileri anlatıp merak duygusunu giderdikten sonra çantayı boşaltmamasını isterse çocuk onu dinler. Eğer sürekli ikaz ettiği halde çocuk davranışta disipline girmiyorsa aslında annesi ile ilişkisi bozuk olduğu içindir. Bu durumda davranış eğitiminden önce çocuğuna duygusal yakınlık sağlamalıdır. Çünkü duygusal uzaklık yaşayan çocuk, ikaz edilen davranışları yapmayı annesi ile yakınlaşma aracı olarak kullanmaya başlar.

Eğitimdeki Hedeflerden Bir Diğeri; İç Disiplin


Batı pedagolojisinde çocuk, başkalarının koyduğu kurallara uyabiliyorsa iyi yetişmiş demektir. Anadolu da ise çocuk, kendi içi disiplinine, vicdanına uyabiliyorsa doğru yetişmiş sayılır. Yani daima duygu ve vicdan ön plandadır. Örneğin anne haksızlık yaptığında çocuğun vicdanı rahatsız olur ve vicdanına kulak vererek haksızlığa karşı çıkar. Çocuk eğer duygu dünyasını doyasıya yaşarsa iç dinamikleri de yerinde gelişir. Buda vicdanını güçlendirir. Vicdanı zedelenmezse iç disiplini oturtur. Daha sonra iç disipline göre toplum içinde iradesi ile kendisini dengeler. Bunu oluşturmuş çocuğu oruç tutan bir yetişkine benzetebiliriz. Karnı acıksa bile kendi isteği ile elinin altındaki yemekleri yemez, kimsenin görmediği yerde dahi yemekten kaçınır çünkü kendi iç disiplini ile bunu başarmaktadır.

İslam inancında kişide iç disiplini oluşturmak esastır. Başına ne gelirse gelsin, dışarıdaki etkenler ne olursa olsun bunlardan etkilenmeyip kendi iradesi ile yaşamayı ancak iç disiplini oluşmuş bir kişi başarabilir. Çocuk eğer baskı ve zorlama görürse, benliği hırpalanırsa iç disiplini oluşturamaz.

Anne-babalar; çocuğa dört yaşından önce davranış öğretmeye çalışmamalıdır. Çünkü çocuklar bu yaşta kurallara uymayı bilmezler. Sadece anne-babalarının uyduğu kuralları kendi hayat kuralları olarak benimserler. Yani ancak doğal yaşantının içinde sergilenen davranışları kendi davranışları olarak kazanabilirler.

Bilinmesi gereken önemli bir nokta: çocuğun yaptığı anormal davranışlar acaba duygusal bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor yoksa iktidar mücadelesi mi?

Örneğin; yemek konduğunda çocuk “Ben bu tabaktan değil şu tabaktan yemek istiyordum” diyerek yere yatıp ağlamaya başlıyorsa bu duygusal ihtiyaçtan değil iktidar isteğindendir. Bu durumda anne kayıtsız bir tavır ile karşılık vermeli, ağlamasından etkilenmeyip oturup yemeğini yemelidir. Ancak yaşına göre duygusal olarak gereksinim duyduğu bir şeyden mahrum kaldığı için ağlıyorsa bu da duygusal yoksunluk ağlamasıdır. Mesela kendi yiyebilecekken buna izin verilmemesi gibi.  Bu durumda anne çocuğun bu ihtiyacını yerine getirmelidir.

Bir anne çocuğuna neden yeterince sevgi veremez? Bu soruya cevap ararken karşımıza üç anne modelinin çıktığını görüyoruz

1. Çocuğu çok sevdiğinde şımaracağını zanneden anneler,

2. Kendi çocukluk yıllarında annesine karşı güvenlik duygusunu tadamadığı için çocuğu ile duygusal iletişim kuramayan anneler,

Böyle anneler kendilerini güven içinde çocuklarına bırakamazlar. Bu çok trajik bir ruh halidir. Anne çocuğuna bağlanamadığının da farkındadır çoğu defa. Tabii ki çocuğunu sevmemek değildir bu.  Diğer anneler kadar çocuğunu sever fakat bağlanma duygusunu yaşayamaz. İçinde sürekli bir şeyleri tam hissedemediğinin huzursuzluğunu taşır.

3. Üzerinde baskı olan anneler; örneğin eşi ile sevgi iletişimi kuramayan, çevresi karıştığı için çocuk terbiyesinde özgür davranamayan ya da sanal bağımlılığı olan, uykusunu tam alamayan anne modelidir. İşte bu üç modelde çocuk anneye kaygılı bağlanır. Tabiî ki, bu çocukta ileride kendi çocuğuna bağlanamama sorunu yaşar. Hatta bu sorun ailenin nesilleri boyunca devam edebilir. Ancak içlerinden bir anne ciddi bir değişim ve tedavi ile tutumunu değiştirirse bu kısır döngüden kurtulma gerçekleşir.

Çocuğun Güven Duygusunu Zedelememeye Dikkat!

Şu davranışlar çocuğun güven duygusunu zedeler; Baba bir şeye “evet” der, anne “hayır” derse, çocuğun çocuksu konuşmalarına hoşa gidilerek gülünürse –ki çocuk bunu yanlış anlamaktadır- çocuk soru sorduğunda anne-baba; “Bu kadar basit bir şeyi neden soruyorsun” diye cevap verirse, derslerin zorlanmayacağı kadar basit olduğunu sürekli vurgularsa çocuğun güven duygusu zedelenir. Bu ve bunun gibi pek çok davranıştan kaçınmalıyız.

Güven duygusu ile büyüyen çocuk anne-babasından güven davranışlarını iyi tanıdığı için ileride güvenilmeyecek kişileri ayırt eder. Doğru insanlarla ilişki içine girme yeteneği kazanır. Ama güveni tanımayan çocuk hep yanlış insanlarla ilişkiye girip ihanetler yaşar.  Bu da anne-babası da dâhil kimseye güvenmemesine sebep olur. Kimseye güvenmediğini de çevresinden saklamaya çalışır. Zamanla güven duygusunun gereksiz olduğunu düşünerek kendisi de ikiyüzlü tavırlara bürünür, başkalarını aldatmaya başlar.

Böyle bir çocukluk yaşayarak güveni sarsılmış kişi geçmişin yükünü sırtından atıp yeniden güvenle tanışabilir mi? Evlilik kişinin bir nevi ikinci doğumudur. Kişi kendini güven içinde eşine bırakabilirse, eşi de kendisinin güvenini zedelemezse uzmana ya da psikologa ihtiyaç duymadan tekrar güven duygusunu geliştirebilir.

Çocuk Anne-babadan Ayrı Ayrı Güven Duygusu Alır.

Çocuk anneden koşulsuz sevgi ile güven alırken babadan da, kendisini destekleyecek, sırtını yaslayacak, sorunlarını çözecek başka bir güven duygusu almalıdır. Babanın ruhundan alınan bu duygu, dik durabilme, güçlü olabilme adına oluşan güven duygusudur. Yani çocuğun karakteri baba ile kişiliği ise anne ile oluşur.

Karakter; bir davranıştaki süreklilik ve kalıcılık halidir. Verdiği sözde durabilmesi, düzenli olarak ders çalışabilmesi, kendisine çalışma programı oluşturup buna uyabilmesi, başladığı namazı devam ettirebilmesi gibi. Çocuk babanın böyle sağlam bir karakterde olduğunu görürse birde ondan alması gereken güven duygusunu alırsa tıpkı onun gibi sağlam karakterli olur.  Eğer bir kimse amelleri devamlı yapamıyor, başladığı bir işi bitiremiyor, aldığı kararı devam ettiremiyor, sözlerinde duramıyorsa bunun nedeni babasından alması gereken güven duygusunu alamamış, onun örnekliğini görememiş olmasıdır.

Kitabın konuları burada sona eriyor. İnşallah bu özet, hem kitabı edinip okumanıza hem de okuduktan sonra önemli noktaların aklınızda kalmasına yardımcı olur. Benim bu özeti yazarken istifade ettiğim kadar sizlerinde okurken istifade etmeniz temennisi ile…
Selametle kalın.

Ummu Ruveyda  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder