Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

17 Haz 2014

Prenses Anne Ol(a)madığım İçin Suçlu Muyum?


                               PRENSES ANNE OL(A)MADIĞIM İÇİN SUÇLU MUYUM?


Bir varmış, bir yokmuş..
Güzel mi güzel diyarlarda genç bir kralla kraliçe yaşarmış.. Kral; hem yakışıklı hem de güzel ahlaklıymış.. Sevgide, merhamette, anlayışta kimse eline su dökemezmiş.. Kraliçe de; dillere destan güzelliği bir yana, konuştuğunda ağzından bal damlayan, yürüdüğünde edebine herkesi hayran bırakan, baktığında gözlerindeki engin şefkatle tüm ülkeyi aydınlatan müstesna bir hanımefendiymiş..

Pedagoji eğitimi aldıkları sırada Amerika’da tanışan bu son derece kültürlü, aydın ve entelektüel iki genç, ülkelerine döner dönmez evlenmişler..

Gün olmuş, Allah yuvalarına şirin mi şirin, güzel mi güzel bir kız evlat bahşetmiş.. Kral ve kraliçenin sevinciyle bütün ülke bayram etmiş.. Kazanlar kaynamış, sofralar kurulmuş, yenilmiş, içilmiş..
Kral ve kraliçe prensesleriyle öylesine güzel ilgilenmişler ki, zamanla küçük prensesin ahlakına herkes hayran kalmış.. Bir an olsun duygusal boşluğa düşmemiş, duyguları incitilmemiş, değersizleştirilmemiş, engellenmemiş bu güzel prenses, etrafa sevgi ve mutluluk saçan kıpır kıpır bir genç kız olmuş..

Prensesin güzelliği, ahlakı, eğitimi öylesine dillere destan olmuş ki, ünü ülkenin sınırlarını aşıp dünyaya yayılmış..

Taa uzak ülkelerden pek çok prens onunla evlenebilmek için türlü türlü yollara başvuruyorlarmış.. Fakat kral ve kraliçe, özenle yetiştirdikleri bu müstesna prensese kimseyi layık göremiyorlarmış.. Gelen prensler sıkı sıkıya sorgu sualden geçirilirken pedagojik yönleri ağır basan anne-baba:

-Bu genç biraz çatık kaşlı, torunumuza kaşlarını çatarsa halimiz nice olur?
-Bu biraz fazla laubali, kendisinde bir baba otoritesi göremiyorum maalesef.
-Bunun her şeyi iyi gibiydi ama annesi biraz ilgisiz görünüyor. Annesini doyumsayamayan erkekler eşlerine sevgi veremezler.
-Yemeği hızlı yemesinden belli, hayatı sabırla sürdürecek biri değil, diye türlü türlü pedagojik çıkarımlar yapıyorlarmış.

Nihayet bir gün kapılarını çook uzak ülkelerden gelmiş bir prens ve saray eşrafı çalmış.. Kral ve kraliçe sonunda prenseslerine gönül rahatlığıyla teklif edebilecekleri prensi bulmuşlar.. Prens tamamen kendilerinin de benimsemiş olduğu ortak bir pedagoji ile yetiştirilmiş, gönlü engin bir derya, gözleri sevgi dolu bir gençmiş..
Prens, gözlerindeki pırıl pırıl sevgi ve coşkuyla çok geçmeden prensesin kalbini kazanmayı  başarmış..
Civar ülkelere haber salınmış, şehirlere tellallar koşulmuş, kazanlar kaynamış, sofralar kurulmuş, kırk gün kırk gece anlı şanlı bir düğün yapılmış..

Kral ve kraliçe biricik prenseslerini, çok sevdikleri damatlarına emanet ederek yolcu etmişler.. O ülke senin bu ülke benim diye gezip dolaşan çiftin, balayları birkaç yıl sürmüş..

Ülkeye tekrar döndüklerinde kral ve kraliçe sevinçten uçmuşlar.. Prens:
-Sultan babacığım, sevgili anneciğim! Size bir müjdemiz var, bir de ricamız olacak, demiş.
-Tabi buyurun, diyen kral ve kraliçe merakla bekliyorlarmış. Prens:
-Nasipse bir torununuzun olacağını müjdelemek isterim, demiş. Kral ve kraliçe mutluluktan uçmuşlar, kızlarına ve damatlarına sarılıp bol bol dua ve tebrikte bulunmuşlar. Prens:
-Ricamıza gelince; sevgili eşimin, nadide prensesimin hamileliğini pozitif bir şekilde geçirmesi için dünyanın en güzel şehirlerinden biri (bence en güzel şehri) olan İstanbul’a yerleşmeyi istiyorum. Fakat sizin yokluğunuz eşimi duygusal olarak yıpratabilir. Lütfen siz de bizimle birlikte gelin, demiş.

Kral ve kraliçe, bir an olsun duraksamamışlar, “Ülke ne olacak?” dememişler. “Prensesimiz her şeyimizdir, sizin için feda olsun hepsi” deyip hazırlıklara başlamışlar ve yola çıkmışlar..
İstanbul’un nadide semtlerinden birine, boğaza nazır büyük bir sultan kasrına yerleşmişler..

Gelirken yanlarında 2 tane doğal beslenme uzmanı aşçı,1 tane spor uzmanı, 2 tane çocuk doktoru, 2 tane doğum uzmanı, 1 tane aile hekimi, 4 pedagojik eğitim almış bakıcı, 2 tane özel öğretmen ve tamamı çocuk psikolojisi üzerinde deneyimli temizlikçi, çamaşırcı, hizmetçi, şoför ve bahçıvanlar getirmişler..

Dokuz ay on gün nasıl geçti, kimse anlamamış.. Prenses el üstünde tutuluyor, canı daha bir şey çekmeden önünde oluyor, boğazda kahvaltısını yapıyor, Adalarda akşam yemeğini yiyor, istediğinde tekneyle uçsuz bucaksız denize açılıyormuş.. Bir yanında masmavi deniz, diğer yanında zümrüt yeşili ormanlar, sayısız güller ve çiçeklerle donatılmış muhteşem bahçe, meyve ağaçları, sebzelikler..

Hepsinden öte sevgisiyle ona dünyaları bahşeden, kendisine sonsuz güven duyduğu eşi, sevgili prensi, elleri elinden bir an olsun ayrılmıyor.. Baba olacak, dünyanın en mutlu erkeği, en mutlu edeni..
Ve annesi, babası her daim yanındalar, kızlarının tablo gibi mutluluğunu seyre dalmışlar..
Derken son günler yaklaşmış, artık her şey hazırmış, doğmamış çocuğa don biçilmiş, yatak odaları, montessori içerikli oyun odaları, üç-beş boyutlu zeka geliştiriciler, hayal odaları vs. her şey hazırlanmış..
Nihayet gayet başarılı bir doğumla prenses anne yavrusunu kucağına almış..
Bir ömür baksa gözlerine doyamazmış..
Kokusundan bir an ayrı kalmaya dayanamazmış..
Yavrusunu bağrına bastığında dünya ile ilişiği kesilir, onun yemyeşil gözlerinde kaybolup gidermiş..

Mesela hiç lohusalık depresyonuna girmemiş, bir yanda eşi, diğer yanda anne-babası ve kucağında yavrusu..
Hayat onun için şimdi çok daha güzelmiş.. Deniz çok daha mavi, orman çok daha yeşil..

Mesela hiç zorlanmamış çocuğunu uyutmak için, emzirmekten bıkmamış hiç, “Bu çocuk bir an olsun kucağımdan inmiyor” dememiş, “Üff” demek aklından bile geçmemiş..

Çok ufacık mı desem, yok yani minicik, misminicik bir zorlukla karşılaşacak gibi olsa, hemen koşarmış yardımcıları.. Anne kucağını aratmayan şefkatiyle biri kollarına alırmış, diğeri engin sabrıyla bir bir anlatırmış çiçeklerin masallarını, öteki billur gibi sesiyle şarkılar söylermiş..

Prenses anne hemen eşiyle başbaşa birkaç saat tekne gezintisi yaparmış.. Eyüp’te dua edip manevi atmosferi içlerine çektikten sonra ver elini Üsküdar.. Kız Kulesinin denizde salınışına dalıp yemeklerini yer, sonra Nişantaşı’ndan alışveriş yapıp dönerlermiş evlerine..

Yavrularına sarılır, öper, koklarlarmış..

Gel zaman git zaman büyümüş oğulları.. Özel hocalardan dersler almış, faytonlarla, teknelerle okuldan okula taşınmış.. Mürebbiyeleri bir an olsun kendisini yalnız bırakmamış.. Anne-babasına olan sevgisi, saygısı, toplum içindeki nezaketi, güzel ahlakı dillere destan olmuş..

Masal bu ya, nasıl olduysa günlerden bir gün bir pedagog ile tanışmış.. Çocuğun olağanüstü halinden çok etkilenen pedagog, ısrarla anne-babasıyla tanışmak için ricacı olmuş..

Memnuniyetle köşke kabul edilen pedagog, birkaç hafta özenle ağırlanmış.. Bu arada prenses anne ve prens baba ile bol bol sohbet ederek, sorularına cevaplar aramış.. Köşkten ayrılırken gözleri ışıl ışıl parlayan pedagog; “Buldum” diyerek dönmüş köyüne..

Ve insanlara; “İstanbul pedagojisi” demiş..
“Aman emzirirken bir an olsun ayırmayın gözlerinizi çocuğunuzdan..
O sizi bırakıncaya kadar asla siz onu bırakmayın..
İstediği her şeye ulaşsın, hiçbir şeyi engellemeyin..
Sakın “üff” bile demeyin, içinizden sıkılmayı bile geçirmeyin, çünkü o sizi hisseder..
24 saat kucağınızdan indirmeyin..
Bir saniyecik bile ağlatmayın..” demiş de demiş..

Adamın sözleri çığ gibi büyümüş, pek çok anne-babanın kulağına gitmiş.. Kimi “Töh töh biz ne ettik bey?” demiş, kimi “Vah vah olmaz olaydı bizim gibi anne-babalık” demiş..
Artık her yerde pişmanlıklar konuşulur olmuş..
Evet faydası da olmuş kimilerine, bazıları çok gaddarmış çünkü, bazıları hakikaten hiç yol yordam bilmeyenlerdenmiş..
Ama bazıları da varmış ki, çaresizmiş..

Bir gün pedagogun kapısını bir hanım çalmış, “Hocam Allah için bir hafta bizim evimize misafir olun ve bana anlatın yöntemlerinizi” demiş.. Pedagog kabul etmiş, düşmüş Hatice hanımın peşine..

Hatice hanım dört çocuğuyla şehrin kenar mahallelerinden birinde 2+1 küçük bir dairede yaşıyormuş.. Eşi fabrikada içşi, günde sekiz saatini çalışarak, dört saatini ise yolda geçiriyormuş.. Akraba, konu-komşu, bir yardımcı, destek yokmuş etrafında.. Sık aralıklarla dünyaya gelen çocuklarının en büyüğü 6 yaşında en küçüğü ise kucağında 3 aylıkmış..

Pedagog salonda bir koltuğa oturmuş, eline almış kalemini, kitabını, başlamış annenin ve çocukların halini gözlemlemeye..

Bebek ağlamış, anne koşmuş emzirmeye.. İki dakika geçmeden 3 yaşındaki kızı “Annee çişiimm” diye sıkışa sıkışa gelmiş.. Hatice hanım pedagoga dönerek “Napayım şimdi?” demiş.. Pedagog birkaç dakika düşünedursun çocuk altına kaçırmış.. Bebeği göğsünden ayıran kadın, can havliyle diğerini tutup banyoya götürmüş, bir taraftan onu temizlemiş, diğer taraftan ortalığı..

Az sonra bir buçuk yaşındaki oğlunun uykusu gelmiş, onu alıp kucağına yatırmış, başlamış ninni söylemeye.. Bu arada odalarından durmadan sesleri yükselen çocuklar, evin dört bir yanında koşturuyorlarmış.. “Yavrum susun, kardeşiniz uyuyacak” diye seslenmiş birkaç kez.. Duyan olmamış.. O sırada bebek de uyanıp altını kirletmiş, bir yandan oğlunun ninnisine devam ederken diğer yandan bebeği temizlemiş..

Acıkan çocukları doyurmak için mutfağa gittiğinde her yerin altının üstüne getirildiğini ve zar zor yapabildiği yemeğin bir kısmının döküldüğünü görmüş.. Çocukları çağırmış, bir yandan öfkesine hakim olmaya çalışıyor diğer yandan kızıyormuş; “Yavrum hiç acımıyor musunuz annenize? Az sonra babanız aç gelecek. Hiç yapılır mı bu? Oturun çabuk kalkmak yok size artık, yemeğe kadar ses istemiyorum, cezalısınız.”

Pedagog bir şey diyecek olmuş, sonra susmuş..

Az sonra babaları eve gelmiş, kavga kıyamet bir yemek yenilmiş, biri elini çorbanın içine sokuyor, diğeri ekmeğin üzerine suyu boşaltıyor, biri kardeşine karpuz çekirdeği atıyor, anne “Yavrum durun” diyor, baba o aralıkta yemeğini hızla bitirmeye çalışıyormuş..

Yemekten sonra Hatice hanım ve eşi oturup çocuklarla yarım saat oyun oynamış, sohbet etmiş.. Derken yorgun argın adam kanepenin bir kenarına ilişivermiş.. Anne çocukları odalarına gönderip en büyüğünün eline bir masal kitabı vermiş kardeşlerine okusun diye..
En küçüğü göğsünde uyutmaya çalışıyormuş, bir büyüğünü ayağına almış.. Tam uyudular derken, yan odadan çocukların kavgaları, ağıtları odaya dolunca küçükler de uyanıp ağlamaya başlamış.. “Annee ablam saçımı yoldu” diye ağlayan küçük kızının gözyaşlarını görünce Hatice hanım da o kızgınlıkla ayağındaki terliği kapıp büyük kızının bacaklarına hafifçe birkaç kez geçirmiş.. Ortalıkta ağlayan iki küçük, canı yanan ortanca ve dövdüğü kızı, hepsinin ağıtları birbirine karışmış..

Hatice hanım önce bebeğini göğsüne almış yeniden, diğerini ayağına, ağlayan kuzusunu yan taraftan basmış bağrına, bir yandan da kalbinin bir yanı yan odaya giden kızında imiş.. Onları uyutup teskin edince gitmiş onun yanına “Yavrum” demiş, sarılmış o da ağlamış..

Bir bakmış saat gecenin 12’si olmuş.. Eşini kaldırıp yerine götürmüş, ortalığı biraz elden geçirmiş, kendisi de yatıp uyuyacakken bebeğin sesiyle yeniden doğrulmuş.. Gece defalarca emzirmeye uyanmış, bir  birini kaldırmış taşımış tuvalete, bir diğerini, sabaha karşı “anne altıma yaptım” diye geleni banyoya sokmuş, bir yandan eşine kahvaltı hazırlamış, sabahın altısında onu yolcu etmiş, çocukları doyurmuş, temizlemiş, giydirmiş, oynatmış, masallar anlatmış..

Kimi zaman doyasıya gülmüşler, oynamışlar..
Kimi zaman zincirleme ağlamışlar..

Bir hafta, birbirine benzer günlerle gelip geçmiş.. Veda anı geldiğinde Hatice hanım pedagoga:
-Evet hocam, bize ne önerirsiniz? Demiş. Pedagog:
-Sizin biraz rahatlatılmaya ihtiyacınız var Hatice hanım, çocukları günde birkaç saat emanet edip dinleneceğiniz, kafanızı dinleyeceğiniz bir yakınızın yok mu? Böylece sizdeki sükûnet çocuklarınıza da yansıyacak, demiş.
-Çok haklısınız ama yok öyle biri..
-Eşiniz?
-Hocam adamdan ne bekleyebilirim? 12 saat dışarda, geldiği zaman da pestili çıkmış bir vaziyette, insan yarılmış ellerine ayağına bakıyor da içi sızlıyor..
-Ya aslında biz bu kadar çok çocuk önermiyoruz!
-Hımm..
-Hele bu kadar sık hiç önermiyoruz!
-Yani..
-Valla sözün özü ben size yardım edemem, Allah yardım etsin! demiş pedagog..

Hatice hanım ağlasın mı, gülsün mü bilememiş..
Prenses anne olamadığı için tek suçlu kendisi miymiş?


NOT 1:
Sevgili dostlar, bu kadar kötü bir masalı böylesine uzattığım için lütfen beni mazur görün. Çünkü prenses anne, duygusal gücünü; ilk olarak kendisini o nadide yöntemlerle eğiten anne babasının hassasiyetine ve aynı eğitimden geçmiş eşinin duyarlılığına borçludur.. Çevre desteğini, maddi imkanları söylemiyorum bile.. Hepsine değineceğim derken masal uzadı gitti :)

NOT 2:
Pedagoglara sordum; “Hocam prenses anne olamadığım için ben mi suçluyum?” dedim.. Kimse doğru düzgün bir şey demedi :) Hakkaten ya kim suçlu şimdi?

                                                                                                                                 Ummu Reyhane




10 yorum:

  1. Ay... beni andırdı Hatice hanımın hali.bendede yaşları birbirine yakın 4çocuk :)

    YanıtlaSil
  2. en doğrusunu annelerimiz söylüyor yine.. "biz de çocuk büyüttük pedagoglar ne bilmiş.." :))

    YanıtlaSil
  3. Uzun ama hayatın gerçeği ben tek çocuktum prenses gıbı baktı annem bana maddıyat olarak degıl ama manevıyatta kendımı prensesler gıbı gorecegım ilgıyı verdı rahmetlı annem,ben doğarken olmuş annem beni uç günlükken alıp büyüten canım rahmetlı annem,oda anneler günü vefat ettı.nur içinde yatsın.yani bana bu off demedı ama benın şimdi uç yavrum var ben o hassasıyetı gösteremiyorum ,neyse uzattım anaların hakkı ödenmez.💝

    YanıtlaSil
  4. Uzun degil.kusursuzdu.Allah a sukurler olsun ki prenses anne olmadgmz icin mukafatimizda ona gore olacak.bu yazidan sonra bir anne olarak kendimi cok elestirme tavrimdan vazgececegim.tesekkurler

    YanıtlaSil
  5. Selamun aleykum gercekten ibret alinmasi gereken bir hikaye. Benimde kizlarim var. İman ediyoruz ki iki yada uc kiz evladi yada kiz kardesi saliha bir şekilde yetistiren kişi cennete girecek inşallah. Fakat bazen insan cevrenin etkisinde kalabiliyor. Mesela illa da erkek evladim olsun diyenler az degil musluman cevrede. Bu konuyla alakalida bi yazı paylaşır misiiniz rica etsem. Hayirla kalin

    YanıtlaSil
  6. Esselamualeykum,
    Daha da uzatabilirdiniz bence bir solukta okudum. Ben de o Hatice Anne gibi yalnizim, cocuklarimi emanet edecek hic kimsem yok. Ama hayat beni egitti öyleki, sabah bismillah deyip kalkiyorum önüme geldiği gibi o günün şartlarina göre yaşiyorum. O gün elimden gelenin en iyisini yapmaya çalişiyorum, Allah bütün annelerin yardimcisi olsun. Yaziniz yalniz olmadiğimi hissettirdi. Allah razi olsun, ilaç gibi geldi..

    YanıtlaSil
  7. çocukları dün gece saat 2.30'dan sonra ancak uyutup da kendime geldiğimde önce oturup bi güzel ağladım, ardından bu masalı bir kez daha okudum :( annelik hep pişmanlık, çocuğumuz sözkonusuysa hep eksiklik ama bizim de bir suçumuz yok. yani günde 2 saat birileri benim çocuğuma baksa, onca şeye gerek olmaksızın yine prenses anne olurdum ama nasip. Her zorluğun mükafatı da o oranda olur. İnş allah çektiğimiz zorrlukların semeresini ilerde görürüz. Allah sizden razı olsun, bize destek veren güç veren yazılarınız için, çok sağolun

    YanıtlaSil
  8. harika bir öykü. kendimden çok şey buldum. özellikle pedegolarımız yüzünden kendimizi suçlu hissetmemizi çok güzel nlatmışsınız.

    YanıtlaSil
  9. her kokladığımızda evladımızı,ebeveynliğin bol bol ve her an Dua kapılarına dayanmaktan geçtiğini hatırlıyoruz...sabırlı ve bilinçli, kısaca salih anne olmak istiyoruz...oluruz da İnş.

    YanıtlaSil
  10. Görgülü kuşlar gördüğünü işler...derler:) pedegog olmasak da gönül hesabıyla...ana yüreğinde yeşertiyor Rahman nur yüzlü çocukları.Rabbim kolaylaştırsın,anne ve baba ların yüreklerini hayr ile bağlasın birbirine ki bu yürek ikliminde salihler yetişsin....

    YanıtlaSil