Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

28 Kas 2013

Anneye Destek Ol; Ayağına Cennet Tozu Bulaşsın

                   
 ANNEYE DESTEK OL;  AYAĞINA CENNET TOZU BULAŞSIN!..

Annem bana evlenmeden önce:
“-Kızım, evlilik demek fedakârlık demektir. Eşini gönlüne sultan edersen, o da seni başına taç eder.
-Eşini hiçbir konuda zora sokma, maddi-manevi yükünü hafifletmek için gayret et.
-Eşin, akşam yorulup da eve geldiğinde, evini, hanımını ve çocuklarını temiz tertipli bulsun. Acıktığında sofrasını, uykusu geldiğinde yatağını hiç geciktirme.
-Kadınlar zayıftır ama analar güçlüdür yavrum…” diye nasihat ederdi.

Derken evlendim.

Annemin sözlerine de harfiyyen uydum. Eşimin elini sıcak sudan soğuk suya değdirmedim. Ne bir gün evini düzensiz ne de sofrasını yemeksiz buldu. Bir kez olsun çamaşır dolabına elini sürmedi. Neye ihtiyacı varsa, hep ondan önce düşünüp hazırladım, önüne getirdim. Bir suyu bile kendi doldurup içmedi.
Bu durum benim ne zoruma gitti ne de garibime. Olması gereken buydu ne de olsa ve ben üstesinden geliyordum her şeyin.

Fakat gün geldi Allah yuvamıza minik bir yavru bahşetti. Sonra bir diğerini ve bir başkasını daha.
Ve… Ne olduğunu takdir edersiniz; ev talan oldu, bütün dengeler alt üst oldu!
Sabah namazından önce çocuklarımın en küçüğüyle uyanan ben ve bize katılan diğer iki abla ve abi, akşama kadar harala gürele bir hayatı götürmeye, dahası günü tamamlamaya çalışıyoruz.

Sosyal hayat, etkinlik, aktivite, misafirlik falan zaten hak getire! Çocuklarımı oynasınlar diye on adım ötedeki sitenin parkına götürüp oradan yine “hızlı yaşam merkezi” olan evimize dönüyoruz. Bu evde her şey o kadar hızlı ki, anlatamam. Sofranın bu kadar hızlı bir sürede ortaya gelip kaşıkların havada uçuştuğunu, bir birinin ağzına bir diğerinin ağzına derken en küçüğümüz sofrayı dağıtmasın diye tabakların muhteşem bir tangur tungur ahengiyle tezgahta yerlerini almasını bir görseniz.

Sonra her birinin elini ağzını –sanki otuz yıldır fabrikanın el ağız yıkama bölümünde çalışıyor gibi ustalıkla- yıkadıktan sonra başlıyorum üst baş değiştirmeye. Önce baş, sonra sağ kol, sonra diğeri sol! Sonra başlıyoruz oyun oynamaya, onlar oyuna daldığında evin işlerini yetiştirmeye.
Evi, şöyle bir baştan diğer başa süpürüp sildiğim hiç olmadı uzun zamandır. İki odanın temiz ve düzenli olarak yan yana beş dakika geçirdikleri vaki değil.

Kaç yıldır mutfağımdan, hazırlanması bir saati aşan bir yemek çıkmadı. Ayağımın altında eteğime yapışanlarla birlikte ancak çarçabuk çorbalar, pilavlar, soğan salça ve sebzeyle hemen ocakta yerlerini alıveren yemekler yapıyorum.

Çocukların hepsini uyutmayı başarabildiğim bazı akşamlar şöyle evi bir süzüyorum baştan sona. Harpten çıkmış odalardaki belli başlı büyük zayiatları ortadan kaldırıyorum. Yastıkların altından havuçlar, salatalıklar topluyorum. Hele bir dönem evde inanılmaz bir kum. Sanki Afrika’da yaşıyorum ve gece bir kum fırtınasına maruz kalmış gibi evim. Neden sonra keşfettim ki, oğlum parktan eve ceplerinde kum taşıyormuş!

Bu arada evin bir ferdinden bahsetmeyi unuttuk; Baba… “Bunca hengâmenin arasında kanepeye uzanmış, elinde kumanda, çayını yudumluyor” desem, “Yuh be adama!” deyip dilinizin ucuna gelen hayvanat isimlerini son anda telaffuz etmeden yutkunursunuz.

Ama hayır, yok öyle bir şey. Hakkını yiyemem asla.

Sevgili babamız, ben bu karışıklıkta kaybolduğum günden beri, hiçbir yemek hakkında ufacık bir olumsuz şey söylemedi. Evi –afedersiniz- pislik götürürken, ayağına karpuz çekirdekleri, patlıcan sapları yapışırken hiçbir şey demedi. Ütüsüz pantolonla, gömlekle dışarıya çıktı. Hiçbir aksaklığı sorun etmedi.

Ben de hep annemden aldığım o nasihatlerin enerjisiyle; “Sen bizi düşünme, kafan rahat olsun. Ben hallederim, üstesinden gelirim bi iznillah” dedim. Onun evde olduğu zamanlarda çocuklarım sessiz olsunlar, mümkünse uyusunlar diye kendimi paraladım. Sesimizden rahatsız olmasın diye odasının kapısını kapattım.
Ve an geldi; saatler süren çabalarım sonuçsuz kaldığında “Neden uyumuyor bu çocuk?” diye karanlık odalarda sessizce ağladım… Çaresizlikle, yorgunlukla…

Çocuklarımı; “Yeter artık, sessiz olun” diye azarladım. Gün geldi, düşündüm; “Ne yaşıyorum ben? Ne yapıyorum?” dedim. Gözlerim çoğu zaman ölgün, hayat sıradan ve anlamsızdı.
Eşim ise dönüp baktığımda bütün hayatını yerli yerinde, tıpkı eskiden olduğu gibi yaşamaya devam ediyordu. Evet, belki geceleri çocuk ağlamalarından uykusu bölünüyor, bir tarafından diğer tarafına dönüyor veya yastığını alıp salona gidiyordu.

Ama iş hayatı, arkadaş sohbetleri, şehir dışı seyahatleri, gezmeleri kesintiye uğramaksızın devam ediyordu. Dilediği gibi gezip dolaşıyor, arkadaşlarıyla takılıyor, istediği kadar kitap okuyordu.
Elbette bazen -bilmiyorum mahcup mu oluyordu- bize hediyeler alıyor veya “Bu akşam yemek benden” deyip yemek ısmarlıyordu. “Çocuklar bi büyüsün, daha seni nerelere götüreceğim” diye gönlümü alıyordu.
Güzeldi her şey. Bu şartlarda ancak bu kadar güzellik olurdu.

Bu arada ben çocuk sallarken hala eski alışkanlıklarımdan biri olan kitap okuma sevdamı bırakmamak konusunda direniyordum. İşte bu anlardan birinde, okuduğum bir cümle benim bütün hayat felsefemi darmadağın etti:
“Hiçbir annenin tek başına bir çocukla ilgilenebilecek kadar güçlü bir sinir sistemine sahip olduğunu sanmıyorum…”

Bu cümle… Kalbimde bir şeyleri kırıldı, bir yer o kadar acıdı ki… Akşama kadar ne zaman kalbime dönsem onu hep ağlar, inler bir vaziyette buldum.

Hayır, ben bu düzeni –düzensizlik mi demeliyim- böyle götürüyorum, daha da götürebilirim. Fakat beni en çok inciten şey, bunca karmaşanın içinde yetemediğim çocuklarım. Hiçbiri bir daha ne bebeklik ne de çocukluk anlarından birini yaşayacaklar. Ben ise bu yorgunlukla, bu yıpranmış duygularla onlarda istemeden de olsa açmış olduğum yaraları nasıl telafi edeceğim?

Akşam oldu…
Ben de dersini iyi çalışmış biri olarak eşimin karşısına geçtim. “Allah senden razı olsun” ile başladım, onun hayatımın en büyük desteği olduğunu anlattım –ki laf değil doğruydu hepsi-. Sonra okuduklarımı, düşündüklerimi, hissettiklerimi söyledim bir bir. Günde bir saat çocuklarla ilgilenmesini rica ettim.

Eşim sessizce dinledi sadece. İlk sözü:
-Ben çocuklarla nasıl ilgilenebilirim ki? Onlar daha küçük ve annelerini isterler, oldu.
Elbette ben bunu düşünmüştüm ve samimiyetle günde bir saat çocuklarımızla ilgilendiğinde, çocukların beni hiç aramayacaklarını bilakis babalarıyla birlikte olmaktan dolayı çok mutlu olacaklarını söyledim. Hazırlıksız yakalanan eşim bu defa:
-Ama ben ne anlarım çocuk bakmaktan? Ağlasalar sebebini bilmem, dedi.
-Evet canım, fakat o bir saatte ben hemen yan odada olacağım, dedim.

Yanlış anlamayın lütfen, dilendiğim bu bir saati güzellik merkezine gitmek için kullanmayacağım. Lise arkadaşlarımla buluşup sinemaya gitmeyeceğim. Sadece bir seslenme mesafesinde, hemen bitişik odada olacağım. Yarım saat uyuyacağım belki… Belki çocuklar eteklerimden çekiştirmeksizin namaz kılacağım, belki birkaç sayfa kitap okuyacağım… Yani insanın en tabii olarak yapabileceği şeylerden birini yapacağım.
Eşim yarı gönüllü-yarı gönülsüz “tamam” dedi. Ha bir sürü şart koşmayı da ihmal etmedi tabii:

-Benim istediğim saatte olacak ama.
-Tamam peki.
-Bak, ağlarlar da durduramazsam gelmen gerekir.
-Tabi ki, hiç durabilir miyim?  
Vs.. Vs..

O gün karar verdim; oğullarım büyüdüğünde onları karşıma alıp şunları söyleyeceğim:

-Bak oğlum, hanımını başına taç et ki, o da seni gönlüne sultan etsin.

-Gücün yettiğince ona destek olmaya, yükünü hafifletmeye çalış. Kendi işlerini kendin yapmaya üşenme. Çorabını bulduğun yere fırlatmaktansa çamaşır sepetine at.

-Akşam olup da eve geldiğinde, kendi evinde misafir olma. Bil ki, ne kadar fedakarlık yaparsan o kadar fedakarlıkla karşılanırsın. Çocuklarınla ilgilenmekten kaçınma. Sanma ki, hanımına ev işlerinde veya çocukların bakımında yardımcı olan bir erkeğin ev reisliğine halel gelir. 

Gününün üçte birini ailesine ayıran, evde olduğu zaman hanımlarına yardım eden, ayakkabısını diken, elbisesini yamalayan, koyununu sağan bir peygamber, kıyamete kadar ümmetin imamı, önderi ve lideri olma vasfından ne kaybetti?

Mücahide yardım etmek ne ise, mücahid yetiştiren anneye destek olmak da odur!
Oğlum!
Annelik kutsal görevine destek ol ki, ayağına cennet tozu bulaşsın.
                                                                                                                                                            Ummu Reyhane

1. NOT: Yaz(a)mayanların hikâyesi yazılır :)
2. NOT: Bu hikayenin gerçek şahıs ve kurumlarla hiçbir ilgisi olmayabilir :) olabilir de...


12 yorum:

  1. Ellerine saglik ne guzel ifade etmissin. Biz ogullarimiza ogretelim de bari onlar vicdanli olsun

    YanıtlaSil
  2. ummu zeynebsaliha28 Kasım 2013 08:06

    Ellerine saglik cok guzel yazmissin.

    YanıtlaSil
  3. Hamza'nın annesi29 Kasım 2013 12:50

    Ayağımda oğlumu sallarken okudum,çok güzel olmuş kardeşim ellerine sağlık.

    YanıtlaSil
  4. "Bak oğlum, hanımını başına taç et ki, o da seni gönlüne sultan etsin."

    paylaşım için teşekkürler...

    YanıtlaSil
  5. erkek çocuk yetiştirmek gelin duası almaktır yada beduası seçim hakkımız var hanş

    YanıtlaSil
  6. Bir anne çok şey istemez aslında, çok şey de beklemez. Bazen bir gülümseme, bir küçük destek, bir dostluk, birkaç dakika dertleşmek, bunalıp daraldığında elini tutmak yeter de artar bile. Fakat nedense biz erkekler, verince hiç arkası kesilmez sanıyoruz. Bunun için de elimizden gelenleri yapmaktan bile çekiniyoruz. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  7. Allah razi olsun bu kadar guzel bir basligin altinda yasanan o agir ve tatli olaylari ne kadarda guzel toparlanmis olarak okudum .Saliha bir kadin,es ve anne olmak ne Kadar da guzel.Yüce Rabbim sicak ve Tatli yuvalarimizdaki muhabbetlerimizi artirsin ins

    YanıtlaSil
  8. Yüreğinize kaleminize sağlık kardeş,

    o bir saatlik odada kalmak kişinin kendini şarj etmesidir. Şarjı bitenin ne kendine ne başkasına pek faydası olmaz ...

    YanıtlaSil
  9. Mesaj alınmıştır, Allah razı olsun abla..

    YanıtlaSil
  10. Allah razı olsun çok güzel çok içten bir yazı..

    YanıtlaSil
  11. Bu yazı bana neler düşündürdü neler.... 'Benim bir eşim var ' desek ne anlaşılır: 'sen bir tanesin ne eşi' mi yoksa ; 'bir eşim var ki sanırsınız sanki ben: dünyaya aynı noktadan bakıyoruz ya işte birbirimizi de aynı cennette görmek için çalışıyoruz. Bu öyle güzel ki gözümüzün gördüğü tüm hayırları ıskalamama çabası ile eşimi gönlüme eş kılıyorum. Nasıl mı? Çok kolay. Cihada tutuşmuş iki asker nasıl birbirine sırtını dayarsa en ufak yardım ihtiyacında arkasını kollarsa ben de öylesine sırtımı veriyorum ona.... Sanmayın ki onun için bu yardımlar. Ben kazanıyorum her el uzatışımda ben kendime yardım ediyorum aslında.... Eşime bakarak kendimi cennette hayal ediyorum.... Kendime bakarak eşimi cennette hayal ettiğim gibi..... Şimdi anladınız mı 'bir eşim var benim' ne demek olsa gerek..... Cennet tozu nasıl buluşacaktı yoksa ayaklara.....

    YanıtlaSil
  12. Ahh ah cekesim var ama şükür diyorum.sabah 6 dan aksam 10 a kadar bitmek bilmeyen sorular sorunlar dagitmalar aglamalar sikayetler istekler bunlarla bas etme gücü veren Allah a şükürler olsun.8 de çıkıp 7 de gelen bu tempoya 2 saat dayanamayip isyan edenlere de Rabbim hidayet ve selamet versin ....

    YanıtlaSil