Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

25 Nis 2015

Öfke Kontrolü / Mehtap Kayaoğlu (Kitap Özeti)

Henüz yorum yok!

ÖFKE KONTROLÜ

Kitabın Adı: Öfke Kontrolü             
Yazarı: Mehtap Kayaoğlu
Yayınevi: Nesil Yayınları                 
Sayfa Sayısı: 216  
   
Öyle bir misafir düşünün ki, evinize geliyor annenizle tartışmanıza, eşinizle aranıza soğukluk girmesine, çocuğunuza bağırıp çağırmanıza sebep oluyor. İş yerinize geliyor; çalışma arkadaşlarınızla aranıza problemler ekiyor, patronunuzun size haksızlık yaptığını düşündürüyor. Gittiğimiz her yerde gelip işleri bozuyor. Bu misafiri gönül rahatlığı ile kabul eder misiniz? İşte bu soru ile başlıyor yazar kitabına. 

Kitabın yazarı Mehtap Kayaoğlu “Öfke kontrolü eğitimi” veren bir psikolog danışman. Kitapta öncelikle öfkenin ne olduğunu tanımlıyor bize. Öfkenin hayatımıza etkilerini, bize kaybettirdiklerini tek tek anlatıyor. Sonra bu duyguyu kontrol etmenin çeşitli yollarını doyurucu örneklerle anlatıyor. Kitabın ele aldığı konunun hakkını verdiği için şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Öfke konusu hem insan ilişkilerinde hem de çocuk eğitiminde çok önemli olduğu için mutlaka bilgi edinmemiz gerektiğini düşünerek kitabın özeti sunuyorum sizlere;

Öncelikle "öfke nedir" sorusunun cevabı ile başlayalım; Öfke sağlıklı bir duygudur. Öfkedeki ana sıkıntı, öfkenin varlığı değil kontrol edilemediği için saldırganlığa dönüşmesidir. Öfkenin bir oluşum aşaması vardır. Beklentiler ile elde edilenler birbiriyle örtüşmediğinde insanın içinde öfke birikmeye başlar. Sorunlarını ne kadar az kelime ile ifade ediyorsa o kadar da artar içindeki öfke. Derken öfkeli olmayı öğrenir yavaş yavaş. Daha sonra öfkenin işine yaradığını görür. Yani evde isteklerinin yapılmadığını düşünen eş, bağırıp çağırdığında işlerin istediği gibi gittiğini görür. Zamanla herkesin sadece öfke dilinden anladığını zanneder. Bu noktada öfke işine yarıyor gibi görünse de aslında pek çok sorunu beraberinde getirir.

Yazar, öfke davranışı gösteren kişilerin bilinçaltında benzer düşünce kalıplarının olduğunu ifade ediyor. Evet, şimdi sayacağımız düşünce kalıpları zihnimizde yer etmeye başladığında davranışlarımızda öfke kaçınılmaz oluyor.

“Bana haksızlık yapılıyor!” Eğer birileri tarafından sürekli haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız dikkat! Çünkü zihinde sürekli incitildiğini, haksızlığa uğradığını kurgulamak kişiye artık öfkeden başka bir seçenek bırakmaz.

“Karşımdaki insanlara haklılığımı ispatlamalıyım!” Öfkeli insan kendisini birilerine açıklama ihtiyacı hisseder. Haksızlığa uğradığınızı düşünüp haklı olduğunuzu ispatlamak için çırpınıyorsanız, bunu yapamadığınızda da rahat edemiyor, uykularınız kaçıyorsa, kendi kendinize söyleniyor, kendi kendinizi yiyip bitiriyorsanız öfkeyi hayatınıza davet ediyorsunuz demektir.

“Yapılan incitmelere dayanacak gücüm kalmadı!” Sanki herkes ve her şey üzerinize geliyormuş gibi hissederseniz gücünüzü tüketirsiniz. Buda aynı şekilde öfkeye davetiye çıkarmaktır.

- “Saygı duyduğum değerlere saldırıyorlar!” Değerlerinize saygı gösterilmediğini düşünüp bu duruma öfkeleniyorsanız şöyle düşünmelisiniz; Aslında kimse kimsenin değerlerine zarar veremez. Çünkü değerlerimiz bizim içimizdedir. Onları yaşadığımız sürece değerlidirler. Bir başkasının saygı duymaması onun saygınlığını gidermez. Eğer böyle düşünmezse kişi, tuttuğu takıma laf söylendi diye sinir krizi geçirebilir.

- “Kaderim niye böyle ezilme üzerine kurulmuş?” Oysa kimsenin kaderi ezilmişlik üzerine kurulmamıştır. Bu yanlış bakış açısı her şeyin faturasını kadere yüklemeye götürür kişiyi. Buda aslında çaresizlik ve öfke oluşturur.

“Değerli değil miyim? Niye kimse bana değer vermiyor?” Eğer başkalarının sizin hakkınızdaki fikrini haddinden fazla önemsiyorsanız hayata karşı öfkeli olmaya devam edersiniz. Aslında önemli olan kişinin kendisini nasıl gördüğüdür.

“Bende varım, ama kimse farkında değil!” Öfkeli kimse insanlardan uzaklaştığı için görünmediğini zanneder ve öfke patlamaları ile kendini fark ettirme yoluna gider.

 - “Beni sürekli aşağılıyorlar!” Birilerinin sizi aşağı gördüğünü düşünüyorsanız ve insan ilişkilerini hep üstünlük-alçaklık üzerine bina ediyorsanız, öfke kaçınılmazdır. Diğer insanların sizi aşağıladığını düşündüğünüz için sürekli bir öfke hali yaşamaya başlarsınız.

- “Ben haklıyım!” Öfkeli insan her zaman haklıdır. Aksini söyleyene de gününü gösterir. Her olayda kendinize bir haklılık payı çıkarmaya başladıysanız aman dikkat!

“Karşımdakini sindirirsem bana bir şey yapamaz!” “Buraların kabadayısıyım ben. Benim sözüm geçer!” Böyle düşünüyorsanız bağırıp çağırarak elde ettiğiniz ayrıcalığı gerçek saygı ile karıştırıyorsunuz demektir.



İşte öfkeli insanların benzer inanışları bu şekilde. Elbette öfkenin nedenleri çok fazladır. Hem de sayılamayacak kadar çok. Yazar bunlardan uzun uzun bahsetmek yerine bizim için daha kolay bir şey yapıyor. Öfkenin tüm insanlar için hiç değişmeyen beş temel özelliğini şöyle sıralıyor;

1- “Hiçbir öfke, öfkenin yaşandığı ‘an’ı temsil etmez!” Kimi zaman büyük sorunların getirdiği öfkeler yaşanıyor, kimi zamanda incir çekirdeğini doldurmayacak konularda öfke yaşanıyor. Her iki durumda da aslında o anda yaşanan öfke sadece o anı temsil etmiyor. Mutlaka bağlantılı olduğu, öfkeyi tetikleyen başka bir olay oluyor. Örneğin iş yerinde sorun yaşayan birinin evde eşine öfkelenmesi gibi. İki olay birbirinden ayrıştırılmadığında öfkeli davranışlar oluşuyor.

2- “Alınganlık ve olayları kişiselleştirmek” Öfkelilerin en tipik ortak özelliği alıngan olmalarıdır. Her olayı kendi üzerine alıp kişiselleştirirler. İşte bu da öfkenin temel özelliğidir.

3- “Kontrolümü kaybediyorum” kaygısı. Herkes işler istediği gibi ilerlesin ister. Oysa her an herkesin başına aksilikler gelebilir. Bu aksilikler kontrolümüzü kaybettiğimiz anlamına gelmez. Örneğin arkadaşı ile buluşacakken buluşma yerinde bekletildiğinde bu duygu devreye girer ve “beni umursamıyor mu acaba? Eskiden daha dikkatli davranırdı, peki şimdi ne oldu?” gibi kontrolü kaybettiğini düşündüren fikirler arkadaşına öfkeli davranmaya sebebiyet verir.

4- Tehdit altında hissetmek. 

5- Öfkeyi yaşam biçimi haline getirmek. Daha önce bahsettiğimiz gibi kişi öfkenin işine yaradığını, burnundan soluduğunda herkesin isteğini yerine getirmek için koşuştuğunu gördüğünde artık bunu yaşam biçimi haline getirir. Öfkeden başka sorun çözme yollarını çıkarır hayatından.  Oysa bu noktaya ulaşmak kişiye çok büyük kayıplar getirir.

Yazar, öfkenin beş temel özelliğini ele aldıktan sonra önemli bir başlık daha atıyor; 
Öfkenin diğer duygularla ilişkisi. Duygularını sağlıklı yaşamayı bilmeyen kişiler diğer duygularının yerine de sık sık öfkeyi kullanırlar. Nasıl mı oluyor bu? Yazar şöyle anlatıyor;

- Örneğin; Öfke ve endişe; Konuyu şu örnek çok güzel özetliyor. Ayşe Hanım, eşi Ömer beyi bekliyor. Bir saat önce aradığında eşi yolda olduğunu söylemişti, en fazla 20 dk içinde gelmesi gerekirken eşi, hala gelmiyor. İki saat sonra kapı çalıyor ve Ayşe Hanım kızgın bir şekilde; “Nerede kaldın?” diye soruyor. Ömer Bey kapıyı açar açmaz hesap soran hanımına sinirleniyor ve; “Ne bağırıyorsun be? Kör müsün, geldik işte” sonra diyalog şöyle devam ediyor; “Bağırmıyorum, esas sen bağırıyorsun.” “Ya bırak Allah aşkına, her akşam aynı şey, güler yüzle karşılasan şaşardım zaten” “Gülecek yüz bıraksaydın, güler yüzle karşılardım.”

Ayşe hanımın öfkeli bir şekilde “nerede kaldın?” demesinin altında aslında endişe duygusu var. Peki Ayşe Hanım duygularına dikkat etseydi diyalog nasıl gelişirdi? İşte şöyle olurdu;

“Hoş geldin canım.” “Hoş bulduk hayatım” “Merak ettim seni, iyisin değil mi? Her şey yolunda mı?” “Evet, evet yolunda. Gelirken bizim Hüseyin ağabeyi gördüm. Bir şeyler sordu. Seni de bu yüzden arayamadım kusura bakma, o yüzden geç kaldım.” “Aman sen iyi ol da sorun değil canım…”

Peki Ayşe Hanım değil de Ömer Bey duygularını kontrol edebilseydi ne olurdu; “Nerede kaldın? 20 dk. demek iki saat demek mi?” “Canım karıcım benim, merak mı etmiş beni?” “Aman ne merak edeceğim seni her zamanki halin” “Yok yok, ben biliyorum kızmış biraz bana geciktim diye ama, bunun nedeni başıma bir şey gelmesi endişesi. Bizim Hüseyin Abi ile karşılaştım o yüzden geç kaldım. Ama harika yemeklerinden yemek için sabırsızlanıyorum, soğumuştur ama senin yemeklerin soğukken bile harika” Ayşe hanım bu sözlere karşı artık surat yapar mı? “Tabi ki çok merak ettim seni. Ben hemen şimdi ısıtırım yemekleri, sıcak ye” gördüğümüz gibi birinin duygusunu kontrol etmesi bile öfke patlamasını engelliyor.

- Bir diğer örnek; Öfke ve üzüntü. Üzüntü duygusunu nasıl öfke olarak yansıtabileceğimizi de güzel bir örnekle anlatıyor yazar. Fatma Hanım iki yıl önce annesini kaybediyor. Bu duruma o kadar üzülüyor ki farkında olmadan eşinin kendi annesi ile görüşmesine sinir olmaya ve kendi üzüntüsünü ona öfke olarak yansıtmaya başlıyor.

Bu konuda yazar şunun altını çiziyor; öfkenize bir soru sorun. "Bu neyin öfkesi?  Ve öfkelendiğim bu olayda aslında ne hissediyorum? Aldığınız cevap hangi duygunuzu öfkeye çevirdiğinizi gösterecek.
Yazar sonrasında öfkenin zararlarını ve yararlarını tek tek ele alıyor. Öfkenin zararları şu şekilde;

- Öfke ile vücuda stres yüklenir. Aşırı stres bildiğimiz gibi her hastalığın sebebidir. Günümüzde yaşanan pek çok hastalığın altında sinir, öfke ve üzüntü yattığını artık herkes biliyor. 

- Öfke seviyemiz arttıkça çevremizdeki insanların bize tolerans seviyesi düşer.

- Öfkenin karar üzerinde çok olumsuz tesiri vardır. Sonrasında pişman olduğunuz kararlara baktığınızda bu kararları çoğunlukla öfkeli anlarınızda aldığınızı fark edeceksiniz.

- Öfke kişiyi daha çok çaresiz hissettirir. Öfkeli davranışlar çeşitli sorunlara ve performans düşüklüğüne yol açar. Çünkü bir sorun çıktığında iki seçeneğe sahip oluruz 1. “Hay Allah nereden çıktı bu?” 2. “Nasıl çözümleyebilirim?”  hangi seçeneğe odaklanırsanız beyniniz o yönde çalışmaya başlar. Eğer birincisine ise o zaman bütün olumsuz duygular beyninize hücum eder ve sizi çileden çıkarır.

- Öfkeli insanın neye, ne zaman, nasıl tepki vereceği kestirilemediğinden çevresindeki insanlar yavaş yavaş ondan uzaklaşır. Daha izole bir hayat yaşar. Bununla birlikte kendisi de her şeye öfkelendiğinden dolayı sosyal çevreden uzaklaşmaya başlar. “Gidip şuna sinir olacağıma gitmem rahat olurum daha iyi” der. Denize gidecektir kumlara kızar, bir etkinliğe katılacaktır organizasyona kızar, derken kendini her şeyden çeker.

- Yapılan öfkeli davranışların ardından pişmanlık yaşanır. Öfke bi anlamda pişmanlıktır. Kızgınken kırdığımız insana karşı vicdan azabına gömülürüz. Özür dilemenin yollarını ararız.

- Kişiler öfkeli davranışlardan sonra genelde saygınlıklarını kaybederler. Böyle kimselerin yüzlerine bir şey söylenmese de arkalarından olumsuz konuşmalar yapılır.

- Aşırı öfkelenen insanlar etrafındakileri gereğinden fazla kırdıklarını düşündükleri için çoğunlukla geri adım atmak zorunda kalırlar. Mesela öfkelenip çocuğunu döven bir anne sonrasında çocuğuna karşı aşırı pişmanlık davranışlar sergiler hatta karşısında ağlar. Aslında bu durum onu dengesiz yapar. 

Kitabın ikinci bölümünde öfke ile baş etme yöntemlerini ele alıyor yazar. İlk olarak, öfke kontrolünün aslında öfkeyi unutmak, belli etmemek veya yok saymak olmadığını, ancak sonradan pişman olunacak tepkilerden kaçınmak ve doğru yöntemlerle kalıcı çözümler üretmek olduğunu vurguluyor. Sonra da şu yöntemlerle öfkenin kontrol edilebileceğinden bahsediyor;



Öfkeyi gevşeyerek yok etmek. Öfke bir anda "pat" diye gelmez. Her insan öfkelenmeye başlayacağını hisseder. Gelmeden önce hem bedende hem de duyguda değişimler başlar. Bunun için öfkelenince; “Elim ayağım titredi, kan beynime sıçradı” denir. İşte tam bu noktada bu fiziksel belirtiler kontrol altına alınarak öfke engellenebilir. Bunun en iyi yolu da gevşeyeme çalışmaktır.  Derin bir nefes almak, içimizden ona kadar saymak, iyi şeyler düşünmek, o ortamdan uzaklaşmak ve öfkeyi doğru ifade etmeyi öğrenmek. İşte bu tutum vücudumuzu kontrol etmemizi sağlar.

Öfkelenmemek için kendini sakinleştirmek. Öfkenin beş aşaması vardır. 1- Kişiyi öfkelendirecek bir olay gerçekleşir. O olayın da mutlaka geçmişe dayanan olumsuz bir yönü vardır. 2- Yavaş yavaş fiziksel belirtiler başlar, kalp hızlanır, nefes değişir. 3- Sonrasında öfke patlaması gelir, bağırma ve kızma başlar. 4- Patlamadan sonra kişinin kendini ifade ettiğini vs. düşünerek rahatlama süreci başlar. 5- Sonrasında da bu rahatlık sonra erer ve derin bir pişmanlık başlar.

Yaşadığımız bütün öfkeli çıkışları düşünelim. Hepside bu aşamalardan oluşur. Eğer kişi ilk aşamada kendine olumlu telkinler vererek doğru bir davranış sergilemeyi başarırsa ikinci aşamayı ve diğerlerini yaşamaz. Ya da ikinci aşamada kendini sakinleştirirse devamını yaşamaz. Yani burada bizi sakinleştiren bir iç sesimizin olması gerekir. Kimisi birinci basamakta kendini sakinleştirirken kimisi de en son basamak olan pişmanlık sürecine girmeden kurtulamaz. Eğer bu iç ses özetin başında bahsettiğimiz düşünce kalıplarından biri olursa o zaman öfke kaçınılmaz olur.

Bilişsel ifadelerle öfkeyi yatıştırmak. Bu başlığı daha iyi anlamamız için şu örneği veriyor yazar; Ayşe Hanım eşinin çoraplarını salonun ortasına atmasından bıkmıştır. Ona “10 yıldır şu çorabı ortalığa atmamayı öğrenemedin, sen ne biçim adamsın” der, durur.  Eşi ise bu yakınmaları hiç umursamaz. İşte tam o bağırma sırsında Ayşe hanımın bağırmayı ve 10 yılı karıştırmayı bırakıp eşine düz komut vererek isteğini söylemesi bilişsel hata yapmamasıdır. Sadece “Çorabını banyoya götürür müsün?” demelidir. Çünkü çok ve eleştirel olarak dile getirdiği için eşi artık bilgi ile alakalı “duygu körlüğü” yaşamaya başlamış ve söylenenleri umursamamıştır.

Sonuç olarak; “Öfke kontrolü” bir Müslüman olarak acilen hayatımıza oturtmamız gereken önemli bir konu. Kitapta bu konu ile ilgili pek çok sorunun cevabını bulabilirsiniz. 

Günümüzde pek çok anne-baba, çocuklarının "öfkeli, sinirli, hırçın, agresif ve saldırgan" olmasından şikayetçi. Peki bunun sebebi ne? Kitaba bir de bu açıdan bakmakta yarar var. Belki de problemin büyük kısmı, anne-babaların öfkelerini kontrol edememelerinden kaynaklanıyor..

İnşallah okur ve istifade edersiniz. Bir sonraki kitapta görüşmek üzere... Allaha emanet olun…

Ummu Ruveyda


..devamı »

24 Nis 2015

Cennet Vesilesi

Henüz yorum yok!

CENNET VESİLESİ

Vakit aksam üzereydi... Evde bir sessizlik... Küçükler uyumuştu…  İşte o an… Sessizliği dinledi  bir müddet...  Ve başladı iç sesiyle muhabbet etmeye… Anlattı ona bir bir kimseye anlatamadıklarını, suskunluklarını, yanlışlarını, pişmanlıklarını, yapmak isteyip ertelediklerini...  
                                                    
Mesela son zamanlarda daha bir sabretmeliydi. Sabrı yüreğine içirmeliydi. Ortancasının huysuzluğuna, haylazlığına, bağırmalarına, ağlamalarına, fırsat kollayıp eline geçirdiği kalemle her duvarı yazıp sonra hızla kaçışlarına, büyüğünün mızmızlığına, iştahsızlığına, küçüğünün merakına, her yeri birbirine katmasına, her yemeği döküp saçmasına, sabretmeliydi. 

Bilmeliydi ki katlanmak sabır değildi. Katlanmak mecburi bir eylemdi. Amaçsız isteksiz ve zoraki... Fakat sabır yüce bir amaç uğruna sıkıntıyı, acıyı gülümseyerek karşılamak, böylece zor anları kolay kılmaktı... Yani heybesindeki sabırla sükûn ve huzur bulmaktı. Ancak böyle bir sabır onun için mükâfat olacaktı…  Yoksa  sabrettiğini sanıp, susarak daha bir hırçınlaşıp daha bir asabileşmek değildi  istenen.

Peki,  insan neden çocuk sahibi olmak ister ki..? Asıl sahibini unutmak, sadece çocuğunu benimsemek ve benliğini sahiplenmek, çokluğuyla övünmek için mi..? Sadece sevip koklamak için mi..? Yoksa yaşlanınca hizmet etmesi için mi..? Büyük adam olduğunu görüp gurur duymak için mi..? Hangisi için..? Nedendi bunca zahmet, bunca yorgunluk..? Sonucu bir hiç olsun diye mi..? Sonucu bu dünyada kalıp, son nefesle son bulması için mi..? Oysa Allah için yapılan her iş sonsuzlaşmakta,  bir değer bulmaktaydı; sonucunu ahirette almak üzere… Sonucunu  cennete görmek ümidiyle…

Bu düşünce ile dünyaya getirilen, büyütülen bir bebeği susana kadar sakinleştirmek de ibadet olacaktı... Yani evlatlarımız bizim için cennet vesilemiz olacaktı... Mürüvvetini ve diplomasını görmeyi istediğimiz kadar cennette beraber olmayı istediğimiz yavrularımız olacaktı… Yüzlerine her baktığımızda Rabbimize hamd ettiğimiz, tesbih ettiğimiz  şükür vesilemiz olacaktı...  Küçücük eliyle parmağımızı tuttuğunda  umudumuza daha bağlandığımız, saf, masum ve yumuşacık ellerine öpücüğü kondurduğumuz yavrularımız... Gün içinde sinirlenip kızsak da uyuyunca hepsini unuttuğumuz ve daha bir sevdiğimiz yavrularımız… Gözlerindeki gülümseme ile yüreğimize sevinç olan ve ardından  duaları bir bir sıraladığımız yavrularımız olacaktı… Omzumuzda  angarya  değil her hareketiyle âleme şahit olan, cennet kokusunu yayan ve sağ defterimizde bizler unutsak da meleklerin yazmayı unutmadığı, hayırla ağırlaştırılmış tartılarımız olacaktı evlatlarımız.


Misafir Kalem: Ummu Nesibe
..devamı »

18 Nis 2015

Bebeğimle Adım Adım / 4. Bölüm

Henüz yorum yok!

BEBEĞİMLE ADIM ADIM
(Hamilelik Günlüğü 4. Bölüm)
".. Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahının hayalleri.."

Nurullah Genç’in zaman zaman okuduğum, her defasında farklı kıtasına vurulduğum “Yağmur” şiirini geçenlerde tekrar okurken, gözüm bu mısraya takıldı.. Daha önce hiç anlamına odaklanmadığım bu satırlar, şimdi içinde bulunduğum durum sebebiyle olsa gerek, adını koymakta zorlandığım garip bir şeyler kıpırdattı içimde..

Müslüman aileye gelişiyle müjde olan her bebek, aslında şeytanın, yani o ateşler kralının hayallerini paramparça ediyor. İşte secdeye uzanacak taptaze eller, duaya duracak diller. Hepsi şeytanın içten içe ümidini köreltiyor.

O secdelere uzanacak minicik ellerin anne-babaları olabilmek ise, bir yandan bize bir umut olurken, diğer yandan da endişemizi, sorumluluğumuzu, gayretimizi ve tevekkülümüzü artırmamız gerektiğini hatırlatıyor...

Bu sözlerle bir nebze ifade etmeye çalışayım kendimi ve asıl yorumu sizin yüreğinize bırakayım, şiirin tadını kendi damağınızda daha iyi hissedebilesiniz diye..

Bu günlerde “Hiçbir şey için geç kalmış olmayayım” diyerek daldan dala atlıyorum.. Kafam karıştı, bebek bakımı ile ilgili mi araştırmalıyım, eğitimi hakkında mı bilgileneyim, yoksa bir yandan yemek mi yemeliyim? J Bilemez oldum…

Herhangi bir sağlık problemi yaşamadan 17. haftayı tamamladık elhamdülillah..Doktorumuzun cinsiyet tahminini öğrendikten sonra teyzeleri, halaları hazırladıkları örgü iplerinin renklerini seçip iş başı yaptılar bu hafta… :)

Bu haftalarda hamileler üçlü test uygulaması yaptırabiliyorlarmış, doktorumuz bize de sordu. Tabi ki çocuğumuzun sağlıklı olup olmadığını merak ediyoruz ama testi yaptırdıktan sonra ya üzüleceğimiz bir sonuçla karşılaşırsak?

İmanımızın gereği; “Allah’ın bahşettiği bir canın yaşam hakkı hususunda fikir sarf etmek bile ne haddimize!” diye düşünürüz, müdahale ettirmek aklımızdan dahi geçmez Allah’ın izniyle, geçmemeli zaten..

Peki, o zaman hamileliğin sonuna kadar annenin psikolojisini yıpratmaktan başka ne işe yarayacak bu test? Eğer bebek engelliyse bile neden anne bu süreci daha mutlu ve pozitif geçirmesin..

Tabi bu benim kendi düşüncem. Bebeğin rahatsızlığını öğrendikten sonra hastalık hakkında bilgi edinmek, doğana kadar psikolojik destek almak istedikleri için testi yaptıran kardeşlerimin seçimlerine de saygı duyarım elbette.

Ama biz, bu testler sonucunda engelli teşhisi konmuş lakin doğduğunda bebekte hiçbir sıkıntının görülmediği pek çok örneğe de şahit olduk ve duyduk, bu sebeple böyle yıpratıcı bir riski almaya değmediğine karar verip testi yaptırmadık.


Bir de aşılar… İlk aşımın vakti geldi galiba, etrafımda yaptırmak istemeyen arkadaşların maruz kaldıkları sıkıntıları duydukça telaşlanıyorum. Bu konuda elimizde pek Türkçe kaynak da olmadığı için henüz ümmetçe net bir karar alamıyoruz. Yaptıranların da, yaptırmayanların da kendilerine göre haklı sebepleri var, bunları iyice araştırıp öyle karar vermeliyiz.

Mazimize dönüp baktığımızda “keşke” diyeceğimiz şeyler yapmış olmamak için Rabbimizden yardım dilemeliyiz, çünkü biz aciz kullar, hiçbir bilgiye tümüyle vakıf olabilme kudretine sahip değiliz.

Fakat üzülerek belirtmeliyim ki, gerek ortamlarımızda gerekse sosyal medyada, aşı ile ilgili bir konuşma açıldığında anneler iki ayrı gruba bölünüp birbirlerini "ihmalkarlıkla" suçlar, daha da ötesi birbirlerinin "anneliklerini" sorgular duruma geliyorlar. Bu çok acı verici bir tutum.

Her anne, çocuğu için mutlaka en iyisini ister. Aşı gibi konular üzerinden "annelik" sorgulaması yapmak, karşısındaki anneyi herkesten daha fazla anlaması gereken annelere hiç yakışmıyor.
Farklı kaynaklardan, farklı kültürlerden, farklı korkulardan veya rahatlıklardan beslenerek aşı yaptırma veya yaptırmama konusunda bir karara varıyoruz. Hiçbirimizin yaşadığı bir diğerine benzemiyor.

Güvendiği doktorlara danışıp mümkün mertebe aşıların riskleri konusunda haberdar olan, zorunlu gördüklerini yaptıran, sakıncalı gördüklerini yaptırmayan, her halükarda ortaya bir "hassasiyet" koyan annelere, sırf "aşı yaptırıyor" diye cephe alamayız.

Aynı şekilde yine aşı karşıtı doktorlardan bilgi alıp araştırmalarını bu minval üzere ilerleten annelere de çocuklarının sağlıklarını düşünmeyen, onları ateşe atan, sorumsuz, vicdansız ebeveynler muamelesi yapamayız.

Eleştireceksek hiçbir konuda sorgulaması, araştırması olmayan, körü körüne her şeyi kabul eden anneleri yapıcı bir şekilde eleştirip onları araştırmaya ve sorgulamaya teşvik edelim.

Açıkçası ben de aşı gibi sağlık açısından kritik bir konuda yönlendirme yapmaktan çekinirim ama araştırmanızı tavsiye eder, ümmetçe salahiyetimiz için dualarımda müslüman kardeşlerimi anar ve ben de dualarınızı beklerim…

Sitemizin de yayınladığı Gimdes’in “Çocuklarımızı aşılatalım mı, aşılatmayalım mı?” ismindeki araştırma yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

17 haftalık bebeğin boyu yaklaşık 13 cm. ağırlığı ise 140 gr. kadarmış ve bu haftadan itibaren bebekteki kalsiyum depolama işlemi hızlanıyormuş, bu sebeple kalsiyum içeren gıdaları bolca tüketmemiz gerekiyormuş.

Artık bizi duyabiliyorlarmış ve dışarıdan gelen yüksek sesler bebeğin hareket etmesine sebep olabiliyormuş, tecrübeli anneler artık bebeğin hareketlerini hissedebilirlermiş, şimdilik bana dünyanın en güzel hissi bu gibi geliyor, 

Doğup minicik elleriyle ellerimizi tuttuğunda neler hissedeceğimi ise şimdiden hayal dahi edemiyorum..


Rabbimiz bizlere salih/saliha, sağlıklı nesiller lutfetsin.. Allah’a emanet olun.. Dualarınızda unutmayın.. 

Zeynep Tarık
..devamı »

10 Nis 2015

Akika Kesmek

Henüz yorum yok!

AKİKA KESMEK

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in izinde çocuk doğar doğmaz yapılması gerekenleri önceki yazıda ele almıştık. Çocuğu olan anneyi tebrik etmenin, babayı müjdelemenin, çocuğun bir kulağına ezan diğer kulağına kamet okumanın, tahnik yapmanın, saçını kesmenin ve güzel isim vermenin müstehab olduğunu görmüştük. Şimdi ise akika konusunu ele alacağız inşallah.

1-Akikanın anlamı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulaması:

Akika sözlükte, kesmek anlamına gelir. Bu manayla ‘akka valideyhi = anne-babasıyla ilişkisini kesti’ denilir. Terim olarak ise, doğan çocuğun yedinci günü olunca Allah için bir koyun kesmek anlamına gelir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor: ‘‘Her çocuk, akikası ile birlikte dünyaya gelir. Öyleyse onun adına kan akıtın ve saçlarını tıraş ederek ondan kiri, eziyeti giderin.’’[1]

‘‘Rasulullahsallallahu aleyhi ve sellem, Hasan ve Hüseyin için birer koç kurban etmiştir.’’[2]

2-Kesileceği müstehab vakit:

‘‘Her çocuk, akikası karşılığında rehindir.Doğumunun yedinci günü adına kurban kesilir, aynı gün ismi konulur ve başı tıraş edilir.’’[3]

Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle demiştir: ‘‘Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hasan ve Hüseyin’in doğumlarının yedinci gününde akika kesti, isimlerini verdi ve (saçlarının tıraş edilerek) başlarındaki eziyetin giderilmesini emretti.’’

İmam Malik rahimehullah diyor ki: ‘‘Çocuğun doğduğu gün, hesaba dahil edilmez. Ancak geceleyin şafak sökmeden önce doğmuşsa, o gün hesaba dahil edilir.’’

Baba, evladının doğumunun yedinci gününde akika keserse bu daha iyi ve uygun olur. Mali durumu elverdiği takdirde on dördüncü ve yirmi birinci gününde de kesebilir. Böylece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in fiili hadislerini uygulamış olur. 

Mali durumu elvermediği veya şartlar müsait olmadığı durumda ise bu sünneti herhangi bir gün yerine getirmesi caizdir. Ayrıca akikada boğazlama gününe itibar edilir, pişirme ve yeme gününe değil.

3-Erkek ve kız çocuğun akikası:

Tıpkı erkek çocuk için olduğu gibi kız çocuk için de akika kesmek sünnettir. Sahabe, tabiun ve sonraki alimlerin çoğunluğunun görüşü budur.

Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle demiştir: ‘‘Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabına erkek çocuk için iki, kız çocuk için bir koyun kesmelerini emretti.’’[4]

İbni Abbas radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hasan ve Hüseyin için birer koç kurban etmiştir.[5]

Burada da ailenin maddi durumu göz önüne alınmalıdır. Gücü yeten kimse, erkek çocuğu için iki, kız çocuğu için ise bir akika kesmeye gayret etmelidir.

4-Akikanın Cinsi:

İbni Abbas radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hasan ve Hüseyin için birer koç kurban etmiştir.[6]

Bu konuda İslam uleması kurbanda caiz olan hususların akika için de caiz olduğu hükmünde icma etmişlerdir.

5-Kesilirken okunacak dua:

Hz. Aişe radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: ‘‘Akikayı, ‘Bismillahi Allahumme leke ve ileyke hazihi akikatü fülan’ diyerek çocuk adına kesin.’’(Allah’ın adıyla! Allah’ım bana bahşettiğin bu çocuk sana aittir ve sana dönecektir. Bu kestiğim kurban filan kişinin akikasıdır. Filan yerine çocuğun ismi söylenir.)[7]

Bunu yapmak güzeldir. Akikaya niyet eder de çocuğun adını söylemezse, bu da geçerli olur.

6-Bu konuda önemli birkaç husus:

Akikanın kemiklerini kırmak mekruhtur. Kemikleri kırılmaz ancak her kemik eklem yerinden kesilir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Fatıma radıyallahu anha’nın Hasan ve Hüseyin için kestiği akika hakkında: ‘‘Bundan ebeye de bir but gönderin. Etinden yiyin, yedirin, fakat hiçbir kemiğini kırmayın.’’ demiştir.[8]

Yezid bin Abd’el Müzeni radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ‘‘Çocuk için akika kurban edilir; fakat başına kan sürülmez.’’ buyurduğunu rivayet eder.[9]

Akika etinin çiğ olarak değil, pişmiş olarak dağıtılması müstehaptır. İbni Kayyım rahimehullah bunun hikmetinin fakirlerin ve komşuların pişirme zahmetinden kurtulması olduğunu söyler.

Akikası kesilmemiş bir kimse, büyüdüğü vakit kendisi adına akika kesmez; çünkü bu babasına düşen bir vazifedir.

Akika kesmek, parasını fakirlere tasadduk etmekten daha üstündür; nitekim sünnet olan budur.

Ahmed bin Hanbel’e "Akika kesmek mi yoksa parasını fakirlere vermek mi daha faziletlidir?" diye sorulduğunda "Kişinin akika kesmesinin daha üstün olduğunu" söyleyerek cevap vermiştir.

Ummu Sehle



[1] Buhari: 5471
[2] Ebu Davud: 2841 ve Nesai: 4219
[3] Ebu Davud: 2838, Tirmizi: 1522 }
[4] Tirmizi,1513.
[5] Ebu Davud, 2841
[6] Ebu Davud, 2841
[7] İbnü’lMünzir, El Evsat fi’s Sünen ve’l-İcma ve’l İhtilaf
[8] Kitab’ulMerasil, Akika, 379
[9] MusannefİbniŞeybe, Kitabu’l Akika, 24264
..devamı »

8 Nis 2015

Zorunluluk ve Mutluluk

1 Yorum sayısı

ZORUNLULUK VE MUTLULUK

Modern insanın kaybettiği en önemli şeylerden biri de; hayatı bir bütün olarak kavrayabilme ve yaşayabilme erdemi..

Yaşadığımız gerginlik; hayatın bir gökkuşağı gibi türlü türlü renklerini aynı anda kendi bünyemizde bir araya getirememenin gerginliği..

Düşüncelerimiz, yaşam içindeki rollerimiz sürekli bir parçalanmışlık içinde.. Birbirinden kopuk, ayrı, bağımsız..

Üstelik tavsiye edilen, teşvik ve takdir edilen de "o anda sadece bizden istenen rolde" olmamız..
Oysa insan bir an'dan ibaret değil..

Sadece bir zamana ve konuma hapsedilecek kadar yalın, basit ve katmansız değil..

Onun yılları var, yaşanmışlıkları, pişmanlıkları, ağarttığı saçları, acıları, kavgaları, mutlulukları ve dahası..

Yüzündeki her kırışığın bir hikayesi var..


Modern zamanlarda parçalanmış ve dağılmış hayat rollerini, belki de en çok annelik-babalıkta yaşıyoruz..

"Zorunluluklarımız" ve "Mutluluklarımız" olmak üzere önce iki ana bölüme ayrılıyor hayatımız.. Ardından alt başlıklarda parçalandıkça parçalanıyor..

Bir anne, zorunluluklarıyla başlıyor hayata..

Mecburiyetler, ilkin muhabbeti öldürüyor..

Çoğu kez akşama kadar içten bir gülümseme uğramıyor annenin yüzüne.. Bir an önce günü bitirmenin ve akşamın son demlerinde bir-iki saat başka bir role geçmenin telaşesinde..

Zihni ve hayatı öylesine darmadağınık ki, ne çocuklarının hayatına dahil olabilecek kadar cesarete, ne de onları hayatının tamamında hayal edebilecek kadar enginliğe sahip olabiliyor..

Bir baba için de durum bundan farklı değil..

İş yerinde mesaisinin bitmesi için gözünü saatten alamayan baba, ailesi ve çocuklarıyla beraber olduğu kısıtlı zamanlarda da dışarıya kaçıp gitmenin derdinde günlerini tüketiyor..

Gününün büyük bir bölümünü kendisi için kayıp görürken saatlerini "zor" altında geçiriyor..


Anne-baba sorumluluklarını halis niyetsiz, zoraki ve isteksiz yaptıkça ileride evlatlığını üstün körü yapan çocuklarla karşılaşıyor..

Yapmaya sorumlu ve zorunlu olduklarımızı, hayat takvimimizden boş yere düşen yapraklar olarak görmemiz, imtihanın hikmetini çoğu zaman kaçırmamıza neden oluyor..

"Bir an önce bitsin de kurtulayım"

"Hemen halledip bırakayım"

diyerek koşturduğumuz şeyler, aslında hiç bitmiyor, kurtulunmuyor, halledilmiyor, bırakılmıyor..
Çünkü o ânların toplamından bizim hayatımız oluşuyor..

Yani mutsuzluk tablomuz..


Bazen "Ânın Vacibi" dediğimiz kavramı tam olarak anlamıyoruz. Ânın vacibi, hayatı bölük pörçük yaşamak değil..

Gerçek mutluluk;

O saat dilimlerindeki,

O ânlardaki sorumluluklarımızı bir bütünün parçası olarak görüp

Allah'ı razı etme coşkusuyla,

Ânı âna ulayarak

Bu ânların tamamından ibadet tadında bir hayat ortaya çıkarmak.. 


Ummu Aişe
..devamı »

6 Nis 2015

Suçlu Kim?

1 Yorum sayısı


SUÇLU KİM? 

Kalabalık bir hastane ortamı... Orta yaşı geçmiş iki kadın, doktor kapısında muayene sırası bekliyor. Biri, ak düşmüş sarı saçlarını topuz yapmış, pantolonlu, biraz kilolu. Bilmiş bir eda ve tok sesiyle yanındaki kadına bir şeyler anlatıyor. Yanındaki kadın ise diğerine göre daha genç sayılacak yaşta, pantolonu geride bırakan, tesettürsüz kadınların yüzde doksanının tercih ettiği "tayt"lardan giymiş ,uzun boylu, uzun saçlı. Diğerini dinliyor.

-Şimdi insanlık kalmamış. Geçen gün metroya bindim. Üç tane genç oturuyor. Biri kitap okuyor. Diğeri telefonuyla oynuyor. Bir tane yaşlı amca da ayakta duruyor. Bizim zamanımızda böyle miydi? Biz bir yaşlı bindiğinde hemen kalkar yer verirdik. İnsanlık kalmamış. Tabi ben de duramadım. Söyledim gençlere. Amcanın zaten bacakları ağrıyormuş, zor duruyormuş ayakta.." diye lafını sürdürürken doktorun hemşiresi çağırdı ikisi birden odaya. Ben de yanlarında oturduğumdan hepsini duymuş oldum konuşulanların. 

Sonra sordum kendi kendime: Evet, bu gençliği böyle bencil, duyarsız, insanlık dışı denecek hale getiren şey ne? İnsanoğlu hırslı, kibirli, vicdansız, katı kalpli olarak mı dünyaya geliyor? Elbette ki hayır. O daha minicikken o aciz haliyle ağladığında anne babası öfkelenip bağırdığı zaman, yemek yemediğinde kaşığın tersiyle eline vurduğunda, ayakkabısını giyemedi diye kafasına bir tane vurduğu zaman, denileni yapmadığında adı "yaramaz" olan bu çocuğa ileride saygısız denilecektir büyüklerine yer vermediği için. Acıma ile bakmak yerine kınama ve hakaretlere devam edilecektir. Güzel nasihat yerine toplum içinde rencide etme devam edecektir.  Bir kişi de çıkıp "Durun bir dakika. Bunlar neden böyle yapıyor? Nerede hata yaptık?" demeyecektir. Sonra bu gençlikten daha iyi, daha itaatkar olması beklenecektir. Ama nafile. Biraz önceki kınanmışlığı o biraz sonra bir başka arkadaşına küfrederek, açılmayan asansör kapısını tekmeleyerek, yiyecek arayan bir kedi yavrusunu korkutup kaçırarak bastırmaya çalışacaktır. Akşam eve geç gidip "Size mi soracağım kaçta geleceğimi?" diye anne babasını azarlayacaktır.

Ve bu toplum, insanı insan eden değerleri nerede arayacağını şaşırıp en güzel örneği bırakarak sahte örnek ve önderler peşinde koşmaya devam ettikçe ne merhametli bir gençliğin beklentisinde olabilir ne de arkasına saklandıkları bahanelerden kurtulup gerçeği görebilir.


Şimdi başa dönelim ve bana bunları düşündüren olayın faili bayana soralım: Evet bayan! Bu gençliği değil de bizi bu hale getiren nedir acaba?


Ummu İbrahim
..devamı »

5 Nis 2015

Bir Tabak Bamya Mı, Yoksa Allah'ın Hakkı Mı?

2 Yorum sayısı

BİR TABAK BAMYA MI, YOKSA ALLAH'IN HAKKI MI?


Bir kardeşim beni aradığı sırada çok meşguldüm.

-“Hocam! Seni acilen görmem gerek” dedi.
-“Kardeşim, beni mazur gör, bugün çok meşgulüm, yarın görüşelim” dedim.
-“Eşimi boşamak istiyorum” dedi birden.
-“Subhânallah! Pekâlâ, biraz sonra geliyorum” dedim.

Oraya ulaştığımda:
-“Hayrola, eşinle aranızdaki sorun nedir?” diye sordum.
-“Hocam, ihmalkâr… Eşim son derece ihmalkâr. Bir düşün; bugün açlıktan bitkin düşmüş bir halde işten geldim, önüme bir tabak bamya yemeği koydu; buz gibiydi, hakeza pilav da soğuktu. Onu çağırdım ve dedim ki: “Bütün gün sonunda soğuk bir yemek yemek için mi yoruluyorum? Bana ve yorgunluğuma hürmetin bu mu?!”

Çocuklar da aynı, pejmürde vaziyetteler… Görünüşlerine hiç önem vermiyor. İç gömlekleri pantolonlarının dışından sarkmış, yüzlerinde yemek artıkları. Bir de bu halleriyle (aşağı katta oturan) annemin evine iniyorlar.
Daha fazla bu duruma tahammül edemeyeceğim!”

Ona: -“Eşin namaz kılıyor mu?” diye sordum.
-“Bunda bile sorun var, namazını da aksatıyor” dedi.
-“Arkadaşım! Allah (duanı) geri çevirmesin. Sen eşinin sana yaptıklarına müstahaksın!”
-“Neden (böyle söylüyorsun) hocam?”

-“Çünkü sen kendi nefsine önem veriyor ama Allah’ın hakkını ihmâl ediyorsun. Bir tabak soğuk bamya yemeğine ve çocuklarının pejmürde hallerine sinirlendiğin kadar eşinin namazı ihmal etmesine sinirlenmedin, hem şu hadis-i şerifi de bildiğin halde: ‘Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.’

Şayet sen, eşinin benliğinde Allah-u Teâlâ’nın hakkını yüceltseydin, Allah-u Teâlâ da eşinin nefsinde senin hakkını yüceltirdi. Sen Allah’ın hakkını küçümsedin, eşin de seni küçümsedi.

Bu gece eşine git ve ona şöyle söyle:
-‘Ey Âdem kızı! Ben şimdi senden kendim için bir şey istemiyorum, seninle şahsi hususlarda tartışmayacağım. Artık aramızdaki tek mesele var, o da senin namazlarını doğru düzgün kılmandır. Çünkü ben, namazını ihmal ederek teslimiyeti hususunda şüpheye düşen bir kadınla yaşayamam.'

Sakın ona namaz, bamya yemeği, çocukların kıyafetleri diye sıralama! Aksine bu aşamada sadece namaz üzerinde dur.”

Arkadaşımız gitti ve ne öğüt verdiysem onu yaptı. Bir zaman sonra bana, eşiyle beraber gece namazlarında benim için dua ettiklerini yazan çok hoş bir mektup gönderdi. Allah-u Teâlâ’dan muhabbetlerinin ve hidayetlerinin devamını niyaz ediyoruz…

Bizim “bamyacılar” olmamız, yani insanların bize hürmet etmesini isteyip de, onları Allah-u Teâlâ’nın hakkını yüceltmeye davetten gaflete düşmemiz çok çirkin bir şey.

Eşler arasındaki sorunların çoğunun, hatta insanlar arasında cereyan eden birçok sorunun çözüm anahtarı şudur:

Allah’ın hakkını yücelt ve onu insanlara sevdireceğin şekilde esas meselen haline getir. O zaman eğer onlar hakkını çiğneyip, sana zulmetseler bile, Allah-u Teâlâ onların nefislerinde senin hakkını yüceltecektir. Sakın bamyacı olma!



Dr. İyad Kunaybî

Çeviri: Rabia Erdoğan Öztürk

..devamı »

1 Nis 2015

Yoldaki Mühendis'in Bir Anneye Hatırlattıkları

1 Yorum sayısı


YOLDAKİ MÜHENDİS’İN BİR ANNEYE HATIRLATTIKLARI

Günlerdir zihnimde dolanan bu cümleleri kağıda dökmek hiç kolay değil benim için.
 Hep zor yazarım yazılarımı…

 Yazmayıp, aklımdayken sildiklerim daha çoktur kağıda dökülenlerden.
 Hep korkarım çünkü…

 Yazmak daha çok sorumluluk getirir bana.

 Daha ağırlaştırır hesabımı.

Bir de konu “çocuk eğitimi” olunca, daha bir çekinir kalemim.

 Bir yandan kendini eğitmek, bir yandan çocuklarına güzel örnek olmaya çalışmak ve onların eğitimiyle uğraşmak gibi ciddi bir sorumluluğu taşırken omuzlarımda, daha yolun başındayken yani; eğitim yazıları yazmak zor olsa gerek…

 O yüzden bu yazı, sadece bir hatırlatma kendime ve kardeşlerime…
 “Hatırlatma mü’minlere fayda verir.” (Zariyat-55)  Rabbim’in sözü ile…

 Ve zindandaki kahraman, gölgelerin prensi Abdullah Bergusi’nin Siyonist zindanlarından bana hatırlattıklarına binâen…

 Abdullah Bergusi’nin hayatını anlattığı ‘Yoldaki Mühendis’ kitabı; bana bir çok güzelliği tekrar hatırlattığı ve bir çok özelliğiyle örnek olduğu gibi, çocuk eğitimi konusunda da o alana has yazılmış çoğu kitaptan daha fazla yararlı oldu diyebilirim…

 Her birimiz hayatın bir başka yönüyle imtihanda iken, en çok kendimizle mücadelede iken ve de, anne-babalar olarak ortak bir imtihanımız daha var.  

 Bizlere emanet olarak sunulan çocuklarımız… Ellerimize bırakılan, gözlerimizin içine bakan, hareketlerimizi kopyalayan, biz nasıl şekil verirsek öylece şekil alan, masum, tertemiz, biricik sorumluluklarımız…

 Teknolojinin gelişmesi, ya da belki de daha genel söylersek dünyanın ayaklarımız altına serilmesi, maddi imkanların fazlalaşması, ihtiyaç yerini lüksün, israfın alması, Müslümanlar olarak bizi derinden etkileyip sarstı. Hayatlarımız, ideallerimiz, hayallerimiz, eylem ve söylemlerimiz bu bombardımandan ciddi yara alırken, çocuklarımız ve onlara dair beklentilerimiz, eğitimlerimiz de bu yaralanmalardan kurtulamadı.

 Dünya ve dünya ile imtihanımız bir çok yönden ele alınabilecek ayrıntılı bir konu…
 Ben bunu ideallerimiz, hedeflerimiz ve özel olarak çocuklarımızdaki çaba ve gayretimizle özetlemeye çalışacağım.

 ‘Bir zamanlar böyleydik veya ah eski zamanlar’ özlemine girmeyeceğim…
 Her durum ve şartta nasıl olmamız gerekiyorsa, dimdik onu korumalıyız. Zamanın eskitemediği duruşları örnek alarak, modern çağın; gözlerindeki cennet özlemini en süslü reklamlarıyla boyayamadığı kahramanları gündemlerimize, evlerimize taşıyarak…

Ben inanıyorum ki;  eğer biz büyükler, günlerimizi Allah’a adanmış bir bilinçle geçirirsek, her anımızın hesabını vereceğimiz bir duyarlılığımız ve gayretimiz olursa, Allah’ın kitabını anlamaya ve yaşamaya dair samimi ve ciddi çabalarımız, geceleri ribatlarımız, gündüzleri koşuşturmacalarımız olursa,  onca şatafat ve gösteriş arasında sadeliği tercih edersek;   yüreği tertemiz, sayfaları bembeyaz, fıtratları bozulmamış yavrularımız da, en güzel bir şekilde bizi örnek alacaklardır…
 Bununla beraber, yavrularımıza dair dualarımızı da, hedeflerimizi ve isteklerimizi de yüksek tutmalıyız.

 Onlara sahte kahramanlar yerine gerçek kahramanlarımızı anlatmalı, dünyalarını hayâlî, gerçek dışı varlıklarla kirletmek yerine, örnek alabilecekleri güzel şahsiyetlerle süslemeliyiz.

 Peygamberlerimiz ve onların arkadaşları evimizde sanki bizden biri gibi tanınırken, yakın tarih ve günümüzdeki kahramanları da çocuklarımıza örnek şahsiyetler olarak anlatmalıyız.

 Daha küçük yaşlardan itibaren boş vakit geçirmemelerini, her an yaşlarına uygun yararlı işlerle uğraşmalarını onlara sözlü ve örnek olarak hatırlatmalıyız.

 Yavrularımıza cenneti özlemeyecekleri, her şeyi tattıkları bir dünya sunmamalıyız. Her şeyi yaşayan, her istediğine ulaşan, zayıf karakterli, bedel ödemeyen, dünyanın tat ve zevkleri, davasından ve hedeflerinden önce gelen kimseler olarak yetiştirmemeliyiz.

 Onları zorluklara da alıştırmalıyız…
 İmanı en büyük nimet bildiğimizi, mutluluğumuzun Müslümanlığımızdan kaynaklandığını hissettirmeliyiz.

 Mutluluğu; para, makam, şan, şöhret, yeme, içme, gezip tozmada zanneden çoğunluğun, selin üstündeki çer-çöpe tutunduklarını, aslolanın ise kalıcı salih ameller olduğunu, ihlasla yaptığımız salih amellerimizle göstermeliyiz.

 Her şeyin herkes görsün diye yapıldığı bir ortamda, hayatını sadece Allah için yaşayanların, tüm her şeyini Rabbine sunanların, kimi zaman adlarını dahi bilmediğimiz kahramanların dünyanın dört bir yanında var olduğunu onlara anlatmalı, gizli yapılan güzelliklere alıştırmalıyız.

 Teknolojik aletleri boş vakit geçirmek, günahlara dalmak yerine, Müslümanların hayrına çok daha iyi kullanabilecekleri imkanları onlara sunmalı, her birini kendi kabiliyetinde uzmanlaştırmalı ve güçlü bir mü’minin dünyalara bedel olduğunu onların kalbine yerleştirmeliyiz.

 Şehid Abdullah Azzam’ın ifadesiyle; “evlerimiz arslanların ini gibi olmalı…”  
 Dünyaya verdiğimiz kayıplarımız artık yetmeli…

 Ellerimizden kayıp giden, hedefsiz, başıboş bir gençlik artık bizden çıkmamalı…

 Son olarak;
 Günlerimize yeniden heyecanı getiren, Allah için yaşamayı ve bu uğurda her şeyi göze almayı dünyalıklardan daha sevimli gösteren, imanlı ve gayretli bir mü’minin nasıl da güçlü olduğunu bize yeniden hissettiren Abdullah Galib Bergusi’ye, Yoldaki Mühendis’e, Rabbimiz’den en yakın zamanda zindandan kurtuluş diliyoruz…

 O, Siyonist zindanlarında olsa da, henüz yaşları küçük olan ve oyuncaklardan yaptıkları icatlarıyla ‘biz yoldaki mühendisiz’ diyen, onun kahramanlıklarıyla büyüyen yeni öğrencileri olduğunu müjdeliyoruz…

 Şüphesiz Rabbimiz dilerse, 13 yıldır dört duvar arasında olan bir mü’minin hayatını da, örnekliğini de bereketlendirir…

 Bize emanet olarak verilen kendimiz ve çocuklarımızın hayatlarını, en güzel bir şekilde Rabbimiz için adamamız duasıyla…



                                                                              Raziye Nur Özköse
..devamı »

26 Mar 2015

Çocuğun Manevi Eğitimi / Ali Çankırılı (Kitap Özeti)

Henüz yorum yok!

   
         ÇOCUĞUN MANEVİ EĞİTİMİ

Özetini yapacağımız kitap Pedagog Ali Çankırılı’ya ait. 181 sayfadan oluşuyor. Yazar kitapta çocuğun maddi-manevi gelişim evrelerini dikkate alarak doğru bir dini eğitim vermenin yollarından ve öneminden bahsediyor. Kitap üç bölüme ayrılmış; 

Birinci bölümde; çocuğun anne rahmindeki günlerinden itibaren gelişim evreleri ele alınıyor. Manevi eğitim sürecinde bu evrelerin bilinmesinin ne kadar önemli olduğunun altı çiziliyor.

İkinci bölümde; çocuğa Allah inancı nasıl verilir? Allah, en doğru şekilde nasıl anlatılır? Çocuğun Allah’la ilişkisi nasıl pekiştirilir? İşte bu soruların cevabı veriliyor. 

Üçüncü bölümde ise; çocuğun manevi eğitim alabilmesi için gerekli olan duygusal, zekayı geliştirici etkinlikler ve oyunlara yer veriliyor. Bu bölümde çocuğumuzla birlikte oynayabileceğimiz geliştirici pek çok oyun önerileri bulunuyor.

İlk olarak birinci bölümde bahsedilen çocuğun anlama, kavrama ve gelişme evrelerine bakalım; Çocuğun öğrendiklerini algılamasına, bilgileri belleğe depolayabilmesine, öğrendiği bilgiyi anlamlandırmasına, bilginin kısımları arasındaki ilişkileri tanıyabilmesine çocuğun bilişsel gelişimi deniyor. Bilişsel gelişim ise birbirini takip eden şu dönemlere ayrılıyor;

Duygusal hareket dönemi: Doğumdan ikinci yaşın sonuna kadar devam eder. Yeni doğan bebek dış dünyayı keşfetmede duygularını kullanır. Çevresinde olan biteni duyguları ile kavrayıp reflekslerle tepki verir. Örneğin acı hissettiğinde ağlar, bağırır. Sonra ise yavaş yavaş refleksten amaçlı davranışlara geçer. Ağlamak yerine acı veren şeyden kaçmaya, saklanmaya başlar.

Altı aylık bir bebek bu süreçte gözünün önünden bir eşya kaldırılıp başka bir yere götürüldüğünde o eşyanın evrenden tamamen silindiğini düşünür. Ancak dokuz aydan sonra göremese de bu eşyanın götürüldüğü yerde varlığını sürdürdüğünü anlar.  Dokuz aydan önce annesi odadan çıktığında onun yok olduğunu düşünerek ağlamaya başlar. Ama ileriki aşamalarda bunun böyle olmadığın anlar ve daha az tepki gösterir. Yani çocuk bu süreçte deneme yanılma yöntemiyle öğrenir.

İşlem öncesi dönem: İki yaşından yedi yaşına kadar olan süreçtir. “kavram öncesi evre” ve “sezgisel evre” olarak ikiye ayrılır. Birinci evre 2-4 yaşları arası, ikincisi ise 4-7 yaş arasındaki süreç. Kavram öncesinde çocuğun zihinsel kapasitesi ve kelime dağarcığı sınırlıdır. Bu nedenle simgesel düşünür. Düşünme biçimi mantık dışıdır. Örneğin, bardakta su varmış gibi içer, tahtaya at diye binip koşturur, kâğıda bir şeyler çizer, ne olduğu sorulduğunda bunun ev olduğunu söyler. O bütün bunları kendi zihninde var edip hayal gücü ile tamamlar. Sezgisel evreye geçtiğinde ise objeleri belli özelliklere göre sınıflandırmaya başlar. Örneğin küpleri renklerine göre sınıflandırmayı başarır.

Çocuğun işlem öncesi dönemde şu özelliklere sahip olacağını bilmeliyiz:

Benmerkezcidir; Çocuk kavram öncesi dönemde benmerkezcidir. Her şeyi kendi açısından değerlendirir. Empati yapamaz. Başkalarını düşünemez. Ama sezgisel döneme geçtiğinde yani dört yaşından sonra bu davranışları terk eder, arkadaşlarının da isteklerini yapmaya, çevresine uyum sağlamaya, her şeyin kendisine ait olması isteğinden sıyrılmaya başlar.

Değişmezlik; Bu dönemde çocuğun görsel izlenimleri düşüncesine etki etmez. Özellikle değişmezlik ilkesini kavramada güçlük çeker. Örneğin maddenin şekli değiştirilse de kütlesinin değişmediğini kavrayamaz. Küçük bardaktaki su büyük bardağa boşaltıldığında suyun azaldığını düşünür.

Tersine çevrilmezlik; Küçük bardaktaki su büyük bardağa boşaltıldığında suyun azaldığını düşünür ancak tekrar aynı bardağa döküldüğünde seviyenin aynı olacağını düşünemez.

Bütünleştirme; Çocuk birbiri ile ilgisi olmayan olaylar arasında bağ kurar. Örneğin "güneş neden düşmüyor" diye sorulduğunda “Sıcak olduğu için düşmüyor” diyebilir. Yedi yaşından sonra ise anlama ve akıl yürütme becerisi geliştiği için bütünleştirme de kaybolur.

Bitiştirme; Aralarında sebep sonuç ilişkisi bulunan iki olayı bu ilişkiye önem vermeden yan yana getirir. Hangisinin sebep ya da sonuç olduğunu önemsemez. Örneğin; “bisikletim kayboldu çünkü bisiklete binemiyorum” diyerek sonucu sebebin önüne alabilir.

Özelden özele akıl yürütme; Çocuk bu dönemde tümden gelim ve tüme varım akıl yürütme becerisini gösteremez. Bunun yerine doğrudan özelden özele benzetme yapar. Örneğin; güneşin canlı olup olmadığı sorulduğunda hareket ettiği için canlı olduğunu söyler ancak buradan genele gidip her hareket edenin canlı olduğunu söylemez. Mesela hareket etse dahi bulutun canlı olmadığını, onu rüzgârların devindirdiğini söyleyebilir.

İşte çocuktaki bu evreler anne baba tarafından takip edilerek onun içinde bulunduğu şartlara göre manevi eğitim verilmelidir. Bu süreçlere göre manevi eğitim verilmediği takdir de çocuk kendisine öğretilenleri kavrayamaz. Çocuğa duygusal yönü olmayan mekanik bilgiler öğretilebilir ancak bu, o inançları içselleştirdiği anlamına gelmez.

    Ne yazık ki pek çok Müslüman aile din eğitimini çocuğun birkaç davranışı kendilerinden gördüğü gibi tekrarlamasına indirgemiş durumdalar. Klasik olarak çocuğa önce; "Seni kim yarattı?" gibi soruların cevabı ezberletilir. Ardından, “Subhaneke” den başlayarak namaz sureleri ezberletilir. Sonra da kuran öğretilmeye başlanır. Bununla birlikte namaz nasıl kılınır, abdest nasıl alınır bilgileri ezberletilir. Ancak anne babalar çocuğun sadece bunlarla manevi olarak ilerleyeceğini sanır. Hâlbuki çocuğun ruhuna hitap edilmeden verilen bilgiler bir süre sonra terk edilir.

Oysa din eğitimi denildiğinde akla gelmesi gereken yaşına göre ve kavrayabileceği bir şekilde Allah’ı anlatmak, onu sevmesini sağlamak, merhamet, sorumluluk, doğruluk, ibadetlerin değerini anlamasını, anne babasına ve çevresine güzel muamele etmesini sağlamak gibi pek çok konunun ele alındığı uzun bir süreç akla gelmelidir.

Kitabın ikinci bölümü; Çocukta Allah inancı nasıl gelişir?
Çocuklarda sanatsal bir düşünce biçimi vardır. Bu nedenle gördüğü her şeyin bir insan eli ile yapıldığını düşünür. Güneş, ay, yıldız gibi büyük şeylerin daha büyük ve güçlü bir insan eliyle yapıldığını düşünebilir. Soyut zekâsı geliştikçe de Allah'ın en büyük ve en güçlü olduğu ve her şeyi tek başına yarattığı inancını kolayca kabul eder. Ayrıca soyut zekânın işlemeye başladığı okul yaşına kadar her şeyin canlı olduğunu düşünür. Bu nedenle Allah’ı büyük bir insana benzetebilir. "Allah nerede oturuyor? Evi var mı? Neden göremiyoruz? Allahın çocukları var mı?" gibi sorular sorabilirler. Yetişkinler bu soruları anlayışla karşılamalıdırlar.

Çocukların Allah hakkında en sık sorduğu sorulardan birisi de “Allah ne kadar büyük?” sorusudur. Bunu anlatırken şu örneği verebileceğimizi söylüyor yazar; “Büyük insan” derken ne kastederiz? Boyu ve kilosunu değil de yaptığı işlerin iyi ve büyük olmasını kastederiz. İşte Allah'ın büyüklüğünden bahsederken de onun yaratmasının, bilgisinin ve merhametinin büyüklüğünü kastederiz. Bununla birlikte büyük insanlar bizden daha bilgili ve becerikli olsalar bile onlar da göğü, yıldızları, ağaçları yaratamaz. Bütün bunları, yani her şeyi yaratan Allah’tır. Yani O her şeyden büyüktür.

Çocukların sordukları başka bir soru da “Allah’ı neden göremiyoruz?” dur. Buna da şöyle bir diyalog geliştirebiliriz; 
Çocuk: Anne neden Allah’ı göremiyoruz? 
Anne: Gözlerimiz her şeyi görebilir mi? Şu evin arkasını görebiliyor muyuz? Havada bulut varken güneşi görebiliyor muyuz? Ama havada bulut varken de güneşin orada olduğunu biliyoruz değil mi? Peki içinde oturduğumuz bu ev kendi kendine olur mu? Hayır. Biz evimizi yapan adamları görmedik ama evi inşa ettiklerini biliyoruz değil mi? Bir ev bile kendi kendine olmuyorsa dağlar, ovalar, denizler nasıl kendi kendine meydana gelir?

Yazarın sık sık dile getirdiği konulardan biri de; Allah inancının sevgiye dayandırılarak verilmesi. Çocuğun asla Allah ile korkutulmaması. Çocuğumuz “Anne yaramazlık yaptığımda Allah beni sever mi?” Diye sorduğunda şöyle örneklendirmeler yapabiliriz; “Sen bir yaramazlık yaptığın zaman hoşuma gitmiyor üzülüyorum. Ama yine de seni seviyorum değil mi? İşte Allah da yaramazlık yapsalar bile çocukları sever. Sözümü dinlemeyip yaramazlık yaptığında özür diliyorsun. Bende seni affediyorum. Allah'ın hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığında da “Özür dilerim Allah’ım! Beni affet” dersen Allah seni affeder. Allah özür dileyen çocukları çok sever.”

Çocuklarımıza önce cenneti olan Allah’ı anlatmalıyız. Çocuk soyut kavramları daha iyi anlayacak zihinsel olgunluğa eriştiğinde adalet kavramı çerçevesinde cehennemi anlatabiliriz.   

Çocuk ve Dua

Çocuklara en erken dönemde dua anlayışını öğretmeliyiz. Araştırmalara göre çocukta dua anlayışı üç aşamada gelişmektedir;

5-7 yaş arasında çocukların duası taklitten ibarettir. Duanın Allah'a yapıldığını bilir ancak nasıl gerçekleşeceğini kavrayamaz. Duası kabul olmadığında bir yaramazlık yaptığı için kabul olmadığını sanabilir.

7-9 yaş arasında duanın sadece isteklerden ibaret olmadığını, verdiği nimetlerden dolayı Allah'a teşekkür etmek anlamına da geldiğini kavramaya başlar. Bu süreçte çocukların bu duyguları pekiştirilmeli ve şükretmeleri sağlanmalıdır. Diğer yandan hiç kimsenin yeteri kadar iyi kulluk yapamayacağını, bu yüzden de bazı duaların kabul olmayacağını düşünebilir.

10-12 yaş arasında duayı “Allah ile kul arasında özel bir konuşma” olarak tanımlayabilir. Bütün bu yaşların her birinde çocuk dua ile iç içe tutulmalı, her gün dua etmesi gündeme getirilmeli,  onun anlayabileceği şekilde duanın kabul olacağı anlatılmalıdır. Kabul olmaz ise de bunun hayırlı olduğu anlatılmalıdır. 

Allah İnancında Babanın Etkisi:

Baba korkusu ile büyüyen, kuralcı baskıcı aile tiplerinde yetişen çocuklarda Allah korkusunun gelişmediği görülmektedir. Çünkü çocuk nazarında Allah ve baba otoriteyi temsil eden, Kural koyan, terbiye eden, cezalandıran bir yapıya bürünür. Çocuk babasından korkup uzaklaştığı gibi Allah'tan da uzaklaşmaya başlar.

Bunun tam zıttı olarak babası tarafından her istediği yapılan çocuklarında büyüdükleri zaman Allah'ın emir ve yasaklarına karşı lakayt davrandıkları görülmektedir.

Aynı şekilde çocuğunun dindar olması için onun duygu ve gelişimini göz önünde bulundurmadan motomot ne yapması gerektiğini öğreten, bunları sürekli tekrarlayan, çocukluğunu yaşamasına izin vermeyen, gevşek davrandığında yetişkine kızar gibi kızan, dini konularda hiçbir telorans göstermeyen babaların çocukları da sırf babalarını memnun etmek için ibadet ederler. Aslında pek çok çocuk yanlış eğitimin sonucu olarak manevi nokta da babasını idare etmektedir. Hata yapmasına tahammül edemeyen babalarının yanında hiç hata yapmamaya özen gösterirler.

Ancak yaptıkları iyi davranışların amacı babalarının kızmasından korunmak olduğu için maneviyatları gelişmez. Bir süre sonra kötü davranışlar sergilemeye başlarlar. Baba ise bu değişime anlam veremez. Ancak işin aslı çocuk öncesinde de zaten güzel davranışları içselleştirmemiştir. Baba çocuğun manevi eğitimi boyunca zorlayıcı olmaktan kaçınmalı, önce onunla ilişkisini ve birlikteliğini güzel yapmalı, sonrasında ise onun yanında örnek davranışlar göstermelidir. Hata yaptığında bunun normal olduğunu söyleyerek idareyi çocuğa teslim etmelidir.

Kitabın üçüncü bölümünü ise; yazar, çocuğun manevi gelişimini sağlayan bazı uygulamalara, oyun ve etkinliklere ayırmış ve konuyu burada noktalamış.

Okuyup istifade etmeniz temennisi ile…

Allaha emanet olun.


Ummu Ruveyda
..devamı »