Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

17 Nis 2017

Çocuğuma Neden Söz Dinletemiyorum?

Henüz yorum yok!

ÇOCUĞUMA NEDEN SÖZ DİNLETEMİYORUM?

Rehber öğretmenler olarak çocuğunun söz dinlemezliğinden yakınan velilerin, “Hocam bu çocuk sözümü hiç dinlemiyor”, “Ne dersem tersini yapıyor, artık söz geçiremiyorum” türü cümlelerle rehberlik servislerine gelmelerine aşinayızdır. Aslında anne-babanın iletişim tarzına, beden diline, kendilerini ifade etme şekline bakarak çocuğuna söz geçirip geçiremediğine ilişkin birçok bilgi edinebiliyoruz. Tam bu noktada “çocuğa söz geçirme” kalıbının sorunlu bir tınıya sahip olduğu hissine kapılabiliriz. Aslında geniş açıdan “çocuğun bizi anlamasına olanak verecek şekilde kendimizi çocuğa dinletebilme” olarak ifade edilebilecek bu kalıba, yazı boyunca “söz geçirme” ve “sözünü dinletme” gibi ifadelerle yer vereceğim.
Çoğu anne-babanın yaşadığı sorunlardan birisidir çocuğuna sözünü dinletememek. Öyle ki Google’da çok fazla arandığından artık otomatik olarak çıkan “çocuğuma söz geçiremiyorum”, “çocuğuma söz dinletemiyorum” şeklinde sonuçlar mevcut. Hatta internette “çocuğa söz geçirme duası” bile var!! Anne baba olarak çocuklarımızdan yapmasını istediğimiz ve yapmasını istemediğimiz kimi davranışlar vardır ve kafamızdaki çocuk yetiştirme şablonlarınca belirlenen bu kriterlere uymaları için çocuğa sık sık yönergeler veririz. Bu noktada, çocuktan yapmasını ya da yapmamasını istediğimiz davranışlar için yönergeleri ne şekilde verdiğimiz, ardından verdiğimiz bu yönergelere uyulmaması halinde ne yaptığımız, çocuğa söz geçirip geçiremememizde belirleyici rol oynamaktadır. Öncelikle çocuktan istenilen şeyin gerekli ve mantıklı olup olmadığı hususuna bir göz atalım.
Antonie De Saint Exupéry’nin dünyaca ünlü çocuk kitabında, emirlerinin dinlenmesine önem veren bir kralla hayatı anlamaya çalışan Küçük Prens arasında şöyle bir diyalog geçer:
Kral, “Generalime bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını ya da bir martı olmasını emredersem ve general bu emrimi yerine getirmezse kim suçludur? General mi yoksa ben mi?” diye sorar. “Siz” diye yanıtlar Küçük Prens. “Doğru” der kral. “İnsan herkesten verebileceklerini istemeli. Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır.”
Çocuktan yapmasını (ya da yapmamasını) istediğimiz şeyin makul olması temel belirleyicimiz olmalı. “Makul” olanı yani akla-mantığa uygunluğu referans noktası olarak almalıyız. Açık konuşmak gerekirse kızım daha üç yaşındayken ona öğrettiğim kelimelerden biri de “makul” kelimesiydi. Küçük Prens’teki gibi örneklerle, üç yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği sadelikte nelerin makul olabileceği ya da olmayabileceğiyle ilgili örnekler vererek konuştum onunla ve bunun inanılmaz yararını gördüm.
Fakat kimi zaman çocuğun sizden bir istekte bulunması durumunda, o isteği yerine getirip getirmeme durumunuza bağlı olarak kendi silahınızla vurulabilirsiniz. Şöyle ki; diyelim o an çocuğunuz sizden gerçekten makul olan bir şey istedi ve siz otomatikleşmiş bir tepki olarak hayır dediniz. Makul kavramını bilincinde oturtmuş olan çocuk, bu durumda şöyle bir karşılık verebilir: “Ama ben makul bir şey istedim. Neden hayır diyorsun ki?” Biraz düşündükten sonra, isteğinin direkt reddedilebilir bir istek olmadığını fark edersiniz ve mahcup olursunuz. Bu örneği, kızımla birebir yaşadığım için buraya iliştirdim sadece.
Diyelim ki çocuğumuz makul olmayan bir davranışta bulundu. Öncelikle nedenini anlamaya çalışalım. Onu ilgiyle dinlemeye özen göstererek, eleştirmeden, suçlamadan, gereksiz sertlik göstermeden, samimi bir merak ile sorular soralım ona. Makul olan davranış ve isteklerin neleri kapsayabileceğine ilişkin sohbet edelim onunla. Çünkü güven dolu anne baba çocuğuyla sohbet kurar ve çocuğun davranışlarının temelinde yatanları öğrenir. Hedefimiz çocuğun davranışlarından ziyade, çocuğun doğru olanın farkına varmasını sağlamak olmalıdır. Bunu yaparken karşımızdakini bir çocuk olarak değil, olgun bir birey olarak görmeye çalışarak sakin bir tavırla yaklaşmalıyız. Çünkü yapılan araştırmalar çocuklarına en rahat söz dinleten anne babaların, en sakin anne babalar olduğunu göstermektedir. Sakin anne babalar çocuklarının davranışlarına çok abartılı reaksiyon göstermezler. Çocuk iyi bir şey yaptığında bunu çok abartmaz ve çocuk uygunsuz bir davranışta bulunduğunda da aşırı tepkili davranmazlar. Burada temel amaç sakinliği her daim koruyarak çocukla karşılıklı bir güven geliştirmektir. Yine denebilir ki davranışlarıyla çocukta güvensizlik yaratan anne babalar, çocuklarına söz dinletme konusunda en çok zorlanan anne babalardır.
Söz dinletme konusunda önemli bir diğer nokta da kararlılıktır. Koyduğumuz kurallara uyulmaması durumunda takındığımız tavır, peşi sıra gelebilecek yaptırımlar ve kararlılığımız, çocuğun davranışlarının ve kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Ama maalesef birçok kişi kararlı olmakla sertliği birbirine karıştırır. Çocuğuna söz dinletemeyen anne babaların çocuğa boş tehditler savurarak onu korkutmaya çalışması karşısında, çocukların ne kadar aldırmaz davrandığına birçoğumuz şahit olmuşuzdur. Hâlbuki kararlı davranış sertlik içermez ve şaşırtıcı bir şekilde çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Kararlı ve ne yaptığını bilen bir ebeveyn tehdit etmek korkutmak yerine davranışın olası sonuçlarını çocuğa açıklamaya çalışır. Buna rağmen aksi istikamette devam eden çocuğun bu davranışının sorumluluğunu alması için yaptırıma başvurabilir. Bu yaptırımların cezaya dönüşmemesine de ayrıca dikkat eder.
Son tahlilde bir ebeveyn olarak şunu düşünmeliyiz bir de: Ben kendime her konuda söz geçirebiliyor muyum? Yapmam gerekenleri yapmada yahut yapmamam gerekenlerden uzak durmada her daim kendime sözümü geçirebiliyor muyum? Bir karar aldığımda bunu uygulama noktasında yeterli azmi ve çabayı gösterebiliyor muyum? Bu sorulara cevabımız evetse çok büyük ihtimalle bu kararlılığımız sayesinde çocuğumuza söz dinletme konusunda da herhangi bir sorun yaşamıyoruzdur. Fakat cevabımız hayır ise bu durumda hükmümüzü kendimize geçirmeliyiz öncelikle, ki bunun yansımasını çocukta da görebilelim.
Recep KARATAŞ
Uzman Psikolojik Danışman

kaynak: http://www.egitimpedia.com/cocuga-sozunu-dinletememek/
..devamı »

11 Nis 2017

Psikoloğuma Mektuplar 2. Bölüm / Ağladın mı Sen?

1 Yorum sayısı

PSİKOLOĞUMA MEKTUPLAR 2. BÖLÜM

AĞLADIN MI SEN?

İkindi sonu, hava kararmaya başladı. İnsanlar evlerine dağılıyorlar. Dedemlerin toprak evinin ikinci kat penceresinden arka bahçeyi izliyorum. Küçükken bana ne kadar uçsuz bucaksız gelirdi bu bahçe, şimdi iki adım..
Diğer odadan tepsiye koyulan kaşık çatal sesleri geliyor kulağıma, birazdan yemeğe çağırırlar.
Gözlerimi az öncesine kadar babamdan ayırmamıştım. Nereye kayboldu şimdi?
Dedemin vefat haberini aldığımızdan beri babamın gözlerine bakıyorum, farketmiş midir acaba? İçimden: "Hadi be baba, ne olur ağla! Bu kadar da olmaz baba, bari bugün ağlayalım. Bir kerecik çiğneyelim şu erkeklik yasasını. Ne yani baba, sen öldüğünde de mi ağlamamalıyım?! Yapma bunu bana baba!" diyorum sürekli.
Babam asla ağlamıyor. O dimdik başıyla, başsağlığı dileklerini kabul ediyor. Erkek gibi.. En yakın arkadaşıyla sarılırken sesi titriyor bir ara, o kadar..
Ah baba..
Çocukluğumdan beri yaşadığım olayların babamı tek ilgilendiren kısmı; sonunda ağlayıp ağlamadığımdı..
- Baba, Hasan okula abisini getirmiş, hani geçenlerde kavga etm....
- Kızdı mı sana abisi?! Ağladın mı?!
- Dur baba anlatıyorum işte.
- Ağladın değil mi sen? Ağladın kesin. Ağlamadım baba merak etme, ben senelerdir ağlayamıyorum. Başardım. Tam da olmamı istediğin gibiyim.
Ama merak ediyorum baba; bana en insani refleksimi neden kaybettirdin? İnsana en yakışanını.. Hüznümü ne için yitirdim? Şimdi benim kaskatı kalbimi, kupkuru gözlerimi ne yapacaksın baba?
Ah bir de karşısında söyleyebilsem bunları.. 8 yaşındaydım. Balıkesir'e tatile gittik. Annem eşyaları pansiyona yerleştirirken babamla ben bahçede ateş yakmaya çalışıyoruz. Babam beni bir sokak aşağıdaki büfeye kibrit almaya gönderiyor. Büfeyi buluyorum, kibriti alıyorum ama dönüş yolunu bulamıyorum. Hava kararıyor, kayboldum hissi içimi daraltıyor. Sanki kapkara kocaman bir el boğazımı sıkıyor. Hani düğüm düğüm olur ya ağlayamazsan. O yaşımın en ağır duygusuydu ki kaç defa tekrar ruyamda görüp sıçrayarak uyandım.

Arada bir gözlerimi siliyorum, ağlamıyorum ama olsun. Ne olur ne olmaz, belki babam bulur beni.. Epey bir yorgunluktan sonra etraf tanıdık gelmeye başlıyor. Biraz önce geçtiğimiz yolları hatırlayarak buluyorum pansiyonu. Tişörtümün omuz kısmıyla yüzümün son rötuşlarını yapıp çalıyorum kapıyı.

Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleri ve bir saat içinde bir kaç yaş yaşlanmış yüzüyle annem açıyor kapıyı. Kemiklerimi kırarcasına kucaklıyor beni. Gözlerini siliyorum, "Ağlama anne, bak bana hiç ağlamadım. Valla anne, ağlamadım."
Babam beni aramaya çıkmış. Gelene kadar: "Kızmaz değil mi anne? Sen söylersin hiç ağlamadığımı" diyorum.
İşte böyle böyle arınıyorum, kurtuluyorum o erkekliğime zeval getirecek gözyaşlarımdan..
Annemin sesi bölüyor anılarımı: "Oğlum babanı da çağır, sofraya gelin."
Bahçeye çıkıyorum hava kararmış. Sesleniyorum bir kaç defa.. Yaşlı palamut ağacının arkasından bir burun çekme sesi geliyor.
- Baba orda mısın? Yemeğe çağırıyorlar.
- Tamam sen git, gelirim, diyor kafasını diğer tarafa çevirerek.
- Baba! İyi misin?
Omzuna dokunuyorum. Yüzünü dönmüyor bana..
Babam benim.. Ben yüzüne doğru gittikçe diğer tarafa dönüyor yönünü..
Babam benim.. En başta yapması gerekeni en sonda yapıyor işte.
Sarılıyorum babama sımsıkı.. İlk defa böyle..
Babam benim. Senelerdir tuttuğu gözyaşları bir defada ıslatıyor omuzlarımı..
Ağlıyor.. Ağlıyor. Bir şeyler söylüyor, hıçkırık sesinden anlayamıyorum. Tahmin edebiliyorum ama. Babam benim..
Ağlıyoruz senelerin acısını çıkararak.. Ağlıyoruz senelerin hissizliğine hayıflanarak..


Zeynep Tarık
..devamı »

8 Nis 2017

Neden Film İzliyorum?

16 Yorum sayısı

NEDEN FİLM İZLİYORUM?

Son beş-altı yıldır sinema ile ciddi bir şekilde, yani bilinç düzeyinde ilgileniyorum. İzlediğim bazı filmleri tavsiye ediyorum, bazıları üzerine analiz yazıyorum.

Bu durum, benim mahallem tarafından hiç de hoş karşılanmıyor. Dahası "İslam'dan ödün vermek" olarak değerlendiriliyor.  Eleştirilerin, suçlamaların, ötekileştirip daire dışına itmelerin ardı arkası kesilmiyor. Eline İslam sopası alan bazı mahalle sakinlerim, vurdukça vuruyor.

Kimisi "Kafirin, gavurun filmiyle bizim ne işimiz olabilir ki?" diyor.

Kimisi "Filme vereceğim zamanda gider hadis okurum" diyor.

Kimisi "Filmlerin hepsi haram. Çünkü kadınsan erkek var, erkeksen kadın var" diyor.

Kimisi "Film izleyip de günaha girmemek mümkün değil" diyor.

Kimisi beddua ediyor, kimisi sövüp sayıyor, lanet okuyor.


Aslında bu durum benim için pek yeni sayılmaz.

Çocukken elimdeki romanlara, dünya klasiklerine burun kıvıran, beni "zayıf imanlı, hidayeti eksik, kurtarılması gereken biçare" olarak gören mahallemin bazı sakinleri, bugün aynı şeyi film izlediğim için yapıyorlar.

Şunu net olarak söylemeliyim ki, film izlememin dinimle yada dindarlığımla bir ilgisi yok. Bu sadece insanî bir mesele. Kişisel. Yani benimle ilgili.

İnsan psikolojisine, sanata ve edebiyata olan ilgimle ilgili.

Ve ben sadece bu merakımı gidermek için film izliyorum. Hayretimi gidermek ve hayranlığımı artırmak için.

Küçükken sessizce bir köşeye çekilmeyi, konuşmaktansa susmayı, ortama karışmaktansa izlemeyi tercih eden bir çocuktum. İnsanları, mimiklerini, söylenenleri ve söylenemeyenleri düşünürdüm. Yaşam öykülerini merak ederdim.

Daima insanı merak ettim. Duygularını, eğilimlerini, nedenlerini. Yüzlerce roman okudum. Bir romanın kapağını açarken yeni bir şehre adım atıyormuşum hissi kaplardı içimi. Her şey yeni, her şey bilinmedik, her isim bir öykü.

Hala aynı his durur şuramda. Şimdi ona bir de filmler eklendi.

Tolstoy'un bilgeliği nasıl etkilediyse beni, Tarkovski'nin beyaz perdeye ruh verişi de o oranda etkiledi.

Dostoyevski'nin insanın dehlizlerine inmesine nasıl hayret ettiysem, Bergman'ın karakterleri de o oranda hayrete düşürdü beni.

Angelopoulos'u izlerken, bir şiirin içinde gibi hissettim.  Ve daha nicelerini..

Film izlemek beni günaha teşvik etmiyor, yoldan çıkarmıyor.

Film izlemek, başkasında kendimi görmem için bir imkan sunuyor bana. Doğrularımı yeniden sorgulamak, duygularımın sağlamasını yapmak ve İnsan'ı, yani beni yeniden anlamak için bir imkan...

Film izlemek, bazı şeyleri hatırlamamda yardımcı oluyor bana. Zarifçe yaşamak gibi. Derinlemesine hissetmek gibi. Sivriliklerimi törpülemek gibi.  İyiliği evrenselleştirmek gibi. Ötekine yaşam hakkı tanımak gibi. Tek hakikatte ısrar etmek yerine, yol açmak ve yol bulmak gibi.

İnsanla ilgili yolculuğum, kitaplardan filmlere, filmlerden kitaplara devam ediyor. Bazen bir tek film, pek çok kitap okumaya eş değer oluyor. Bazen bir filmi anlamak için, kaç tane kitap okumam gerekiyor.


Bütün günahlardan asude, tertemiz, pür-ü pak bir hayatımız yok. Filmlerimiz de öyle.

Yaşadığım hayatta nasıl ki gözümü ve gönlümü korumak için bir meleke ve içsel bir refleks kazanıyorsam, izlediğim filmlerde de aynı melekeyi ve refleksi kazanıyorum. Yaşadığım hayatta nasıl ki güzelliğe odaklanmak için çaba harcıyorsam, izlediğim filmlerde de aynısını yapıyorum.

Dini yahut kalbi bir takım hassasiyetleri dolayısıyla film izlemeyen hiçbir kardeşime; "İzlemediğin için çok şey kaybediyorsun" demedim, bundan sonra da demek nasip olmasın.

Bu hayatta yapmaktan en çok korktuğum şeylerden biri, insanların hassasiyetleriyle saygısızca ve küstahça alay etmek. "Sen hala orda mısın? Bırak bu kafayı." demek.  Hem isterse isabet etsin isterse hata etsin, Allah için gösterilen her hassasiyetin mutlaka ecri olacağına inanırken nasıl böyle bir düşüncem olabilir?

Yani film izlemeyenlere, film önerisinde bulunduğum yanılgısına düşülmesin lütfen.

Ben sadece kötü film izleyenlere, iyi film önerilerinde bulunmaya çalışıyorum.


İşin trajikomik yani ise, film izlemeyenler tarafından değil (annem hariç kimse onlar?), basbayağı film izleyenler tarafından taşa tutuluyorum.

İyi de güzel kardeşim, Hollywood fimlerinin en sıkı takipçilerinden biri sen değil misin?

Aksiyon, gerilim, gizem, polisiye, korku filmleri izlerken neden aynı eleştirileri kendine de yöneltmiyorsun?

İyi de sevgili hocam, sen (gizliden gizliye) üçüncü sınıf komedi filmleri izlerken nasıl "çok dindar, çok takvalı, çok hassas" oluyorsun da, çoğunluğun anlamaya, izlemeye kalibresinin yetmediği birkaç film tavsiye ettim diye ben "dini eksik, takvası yarım, hassasiyeti kıt" oluyorum, söyler misin?

Arkadaş gece yarılarına kadar aksiyon filmleri izliyor, zirvede heyecanlar yaşıyor, sonra kalkıp "Diriliş Ertuğrul" izleyen bu halkı küçümsüyor, eleştiriyor, itham ediyor.

Sebep?

Film izlemem değil, izlediğim filmi tavsiye edebilmem, yani kendimi saklamamam, kendimle barışık olmam ve yaşadığım şeyleri hayatımda bir yere oturmam birilerini rahatsız ediyor çünkü.

Son olarak;

İyi yahut kötü görsellerle ve ekranlarla kuşatılmış bir hayat yaşıyoruz. Annemin imtihan kağıdında yazmayan şeyler, benim kağıdımda kendini gösteriyor.

Çocuklarımın ekranla ve görselle imtihanı sanırım benimkinden çok daha fazla olacak.

İleride ya film izledikleri için çocuklarını gece-gündüz "takvasız, hassasiyetsiz" olarak itham eden, onları bu söylemlerle taciz etmeyi dini bir vecibe olarak addeden bir anne olurum.

Ya da onların ihtiyaçlarını görerek o ihtiyacı kaliteli bir zeminde öğrenme ve tecrübe etmeye çeviririm.

Benim tercihim; onlara güzel kitaplarla birlikte güzel filmler de bırakabilmek.. Kitaplarda olduğu gibi filmlerde de anılar biriktirebilmek.. 


 Ummu Reyhane







..devamı »

27 Mar 2017

Psikoloğuma Mektuplar 1. Bölüm / Çaydanlık

1 Yorum sayısı


PSİKOLOĞUMA MEKTUPLAR 1. BÖLÜM 

ÇAYDANLIK

Her şey kardeşimin; "Senin bu çaydanlıklarla alıp veremediğin ne, sen öyle seviyorsun diye her gün her gün çaydanlık temizlemek zorunda mıyım?" şeklinde dile getirdiği haklı isyanıyla başladı. Hasta olduğumu, tedavi olmam gerektiğini düşünüyormuş. Hadi canım :)

Bir güldüm, iki güldüm ve bu uyarıların devamı gelince düşünmeye başladım. "Hakikaten nedir bu çaydanlıklarla derdim?"


Sonra aklıma benim gibi olan başka biri daha geldi. Halam..


O güne kadar hiç hatırlamadığım bir çocukluk hatıram yavaş yavaş aklıma gelirken burnumdaki sızı ve gözlerimdeki yaşarma sıkıntının sebebini bulduğumu işaret ediyordu. Hay Allah. İyiydim böyle..


Arka arkaya doğmuş beş kardeşiz biz. En büyüğü ben; Redkid. Diğer dördü daltonlar. Öyle görüyorum onları o zamanlar. Başa çıkmak zorunda olduğum haydutlar :)


11 yaşındayım. Dedemlerle aynı bahçenin içinde oturuyoruz. Onlara her gün misafir geliyor, çoğunlukla akrabalar..

Annem her sabah neşeli neşeli perdeleri açıyor. Sesli sesli şükrediyor ve kendi annesini taklit edip gülerek bizi uyandırmaya çalışıyor. "Kıız bu saate kadar yatılır mı? Şerife aplanın kızları ön hayatı (bahçe) bile süpürmüş elişileri almış oturmuşlar. Kız kime diyoom?" Her sabah bu şekilde kıkır kıkır güldürdüğü çocuklar ve akşama kadar yapılması gerekenlerle dolu bir gün annemi bekliyor.


Bizim temel ihtiyaçlarımızı ve evin işlerinden yapabildiği kadarını yapıp aynı görevlerin daha mühimlerini yerine getirmek için nenemlerin evine koşuyor.


Yazmadan edemeyeceğim; annem son iki küçük daltona kumaş bez bağlıyor.


Kısacası annem mütemadiyen koşuyor. 5 çocuk annesi 52 kilo annem monoton hayatının çok başarılı bir maraton koşucusu o zamanlar..


Velhasıl halam demiştim. Kopuk kopuk hatırlıyorum. Bizim evdeyiz çay içilecek, halam birden azarlamaya başlıyor annemi: "Hatçe gelin bu çaydanlığın hali nedir böyle! Valla ben o çayı ağzıma sürmem, midem bulanır. " (Çaydanlığın dışında su ve kireç lekeleri var.)


Annem: "İçi temiz abla, valla, bak istersen."


"Yok yok çek hele istemez.." Hafif kısık sesle söylenmeler devam ediyor, vs...


Bana o sırada çok anormal gelmiyor. Her zaman ki sözler işte..


Misafirler gidiyor geriye dağınık bir ev, avutulması gereken çocuklar ve titreyen hasta bir anne kalıyor bana..


Annem hem ağlıyor hem üstünü örtmemi istiyor. Ne bulursam annemin üstünü örtüyorum, titremesi geçmiyor. Yorgan ve battaniyelerden oluşan bir tepecik altında sakin olmaya çalışarak kısık sesle bana "Eğer uyursam çok yorgun olduğum için sizi duyamayabilirim, sakın korkma, kardeşlerini de al nenengile gidin, baban gelene kadar orda bekleyin" diye tembihliyor. Ne demek istediğini anlamam sanıyor. Anlıyorum..


Bir süre sonra titremesi geçiyor ve uyuyor ama öyle değil normal bir şekilde uyuyor. Bunu farkedebiliyorum..


11 yaşındayım. Annemi bu hale getirebilecek tek bir neden geliyor aklıma "çaydanlık".. Evdeki bütün çaydanlıkları çıkarıp hepsini tek tek telle ovuyorum. Ağlayarak tezgahta iş yaparken anneme ne kadar da çok benziyorum..


İşte böyle.. Bu kadarını hatırlıyorum..


Sonuç olarak şimdi ben elimde olmadan çaydanlıklarımdaki ufacık bir lekeye katlanamıyorum. Annemlerin evine gittiğimde hemen çaydanlıkları temizliyorum. Kardeşlerimden evlenenlere çok önemliymiş gibi çaydanlıklarla ilgili nasihat veriyormuşum, isyan ettiler de farkettim. Anneme sordum, hastalandığını hatırlıyor ama çaydanlık mevzusunu hatırlamıyor. Belli ki konu zannettiğim gibi sadece o değildi..


Çocukluğumdaki her anı, tabi ki böyle dramatik değil. Ailecek çok özlediğimiz, beraber oturup andığımız çok mutlu günlerimiz de oldu.


Zaten ilgilenmemiz gereken kısma gelirsek; çoğu sıkıntının çözüme giden yolu sorunun kaynağını tespit etmekten geçiyor. İnsanların bazen prensip sandığı anormal saplantılar, muhakkak bir şeylerden ciddi etkilenerek ortaya çıkıyor.


Filmlerde izlerken güldüğümüz o meşhur sahne geliyor aklıma. İki elinin parmaklarını birbirine dokundurup "Çocukluğunuza inelim, bana her şeyi anlatın" diyen o psikolog :)


Gülmeyin.. O psikolog haklı. Çocukluğumuza inelim..




Zeynep Tarık
..devamı »

21 Mar 2017

Daha Sade Bir Hayat / Kitap Notları

2 Yorum sayısı



DAHA SADE BİR HAYAT 
(Kitap Notları)

Kim John Payne, biri Cakarta'da, diğeri Kamboçya-Tayland sınırındaki mülteci kamplarındaki çocuklarla çalışmış. Bu çocuklarda travma sonrası stres bozukluğu görülüyormuş. Zira, hayatlarında sıkıntı, hastalık, korku ve tehlike vardı. Bu görevlerinden sonra İngiltere'de Waldorf eğitim kurumlarında öğretmenlik ve danışmanlık yapmış. Londra'nın batısında bir okulda çalışıyormuş. Bu okulda danışmanlık yaptığı pek çok çocukta aşırı kontrollü bir yaşam, birkaç çeşit yiyecek dışında hiçbir şey yememe, gece yarılarına kadar uyumama, çabucak öfkelenme, yeni durumlara karşı çekingen davranma gibi durumları gözlemlemiş. 
Daha sonraları fark etmiş ki, Londra'daki bu çocuklara uyguladığı tedavi ile Asya'daki mülteci kamplarındaki çocuklara uyguladığı tedavi aynı imiş. Yani, Londra'da yaşayan çocuklarda da travma sonrası stres bozukluğu belirtileri varmış. He iki durumda da çocukluk döneminin kutsallığının ihlal edildiğini anlamış. 

Bu ne demek? Anne ve babalarının korkularına, güdülerine, tutkularına ve hızlı yaşamlarına maruz kalan çocuklar, pek de işe yaramayan bir takım davranışlarla bir güvenlik seviyesi ve sınır yaratmaya çalışıyorlarmış. Bir çocuk belirli bir sıklıkla yaşadığı küçük stresleri biriktiriyor. Devamlı olarak bu küçük streslere maruz kalınca çocuklarda travma sonrası stres bozukluğu davranışlarına benzer davranışlar görülebiliyor.

Kitapta bu yüzden daha sade bir yaşam öneriliyor. Çevre, ritim, zaman programı ve yetişkin dünyasını filtrelemek sadeleştirmenin aşamaları. Çevre aşamasında yapılması kolay ilk sadeleştirme işlemi de çocukların sahip oldukları oyuncakların ve kitapların sayısını azalmak olarak gösterilmiş

Çok oyuncak çok fazla seçenek demek. Çok fazla oyuncak veya kitap seçeneği çocuklarda strese ve dikkat dağınıklığına yol açabilir. O yüzden çocuk çok fazla seçenekle karşı karşıya kalmamalı. Ayrıca, bir oyuncak dağı karşısında çocuk, elindekinin değerini bilmez. Her zaman elde edilmesi zor şeylerin peşinde koşar ve daha fazla ister. Özellikle televizyon aracılığıyla çocuklara ulaşan reklamlar, "Mutluluk satın alınabilir" ve "Dünyanın merkezinde sen varsın" mesajları vererek daha fazla oyuncak alınması için çocukların anne ve babalarına baskı yapmasına sebep oluyor ve pek çok gereksiz oyuncak alınıyor. Bir çocuğun çok fazla oyuncağı olduğunda bir oyuncağa gösterebileceği ilgi azalır. Oyuncak fazlalığı, çocuğun yaratıcılığını tetikleyen can sıkıntısından mahrum kalmasına neden olur. Yapacak bir şeyin olmaması genellikle çocukların yaratıcılıklarını geliştirmelerine sebep olur. Sonuç olarak ne kadar az oyuncak o kadar fazla yaratıcılık demek. 

Saklamaya değmeyecek oyuncakların listesi:


1) Kırık oyuncaklar: Çocuğun çok sevdiği oyuncaklardan birisi değilse kırık oyuncakları atın. 

2) Gelişime açık olmayan oyuncaklar: Çocuğun yaşına uygun olmayan oyuncakları ayıklayın.

3) Sabit oyuncaklar: Filmlerden, çizgi filmlerden çıkma, detaylı plastik oyuncaklardır. 

4) Çok fonksiyonlu ve çabuk kırılan oyuncaklar: Oyun esnasında başka bir şeye dönüştürülemediği için çocuğun hayal gücünü sınırlandırır.

5) Çok fazla uyarıcı içeren oyuncaklar: Yanıp sönen ışıklarla ve mekanik seslerle, hız ve ses efektleri ile donatılmış oyuncaklar çocuğa uyarıcı etki yapar. Bu tür oyuncaklar çocuklarda adranalin, dolayısıyla da kortizol seviyelerinin artmasına neden olabiliyor. 

6) Rahatsız edici oyuncaklar: Bu oyuncaklar korkunç sesler çıkarırlar veya çok çirkindirler. Çocuğu rahatsız etmese de anne ve babayı rahatsız eder. 

7) Çocuğun gelişimine katkıda bulunduğu iddia edilen oyuncaklar: Üreticisi ne vaat ederse etsin, hiçbir oyuncak çocuğu daha yaratıcı, daha uyumlu veya daha zeki yapmaz. Bir çocuğun yaratıcılığı ve gelişimi onun doğasından kaynaklanır. Bu tür oyuncaklar anne babada satın alma baskısı yaratır. Böyle çocuğunuzun diğer çocuklardan geri kalacağından korkarak almanız gerektiğini düşündüğünüz oyuncakları almayın. 

8) Baskı altında satınaldığınız oyuncaklar: Çocuğun ısrarı sonucunda alınan ve sonra bir kenara atılan oyuncaklardır.  Mesela moda oyuncaklar, çocuğunuzun herkeste olana sahip olamama korkusuna oynarlar. Bir kez teslim olundu mu, anne baba her yeni çıkan oyuncağı almak zorunda kalır. Bu yola girildiğinde, çocuğun ahlak ve nelerin önemli olduğu konusundaki görüşleri zarar görebilir. 

9) Yıkıcı oyunlara neden olan oyuncaklar: Son derece detaylandırılmış plastik silahlar, şiddet içeren video oyunları, televizyon filmleri gibi.

10) Çok sayıda ve aynı olan oyuncaklar: Aynı oyuncağın farklı çeşitleri varsa bunları azaltmak gerekir. Çocuğa bir bağ kuramayacağı kadar çok sayıda, gereksiz oyuncak sunarsak, ona ilişkilerin geçici olduğu mesajını vermiş oluruz.

Kitaptan ufuk açıcı bazı alıntılar ise şu şekilde: 

“Çok fazla oyuncak, çocukların kendi dünyalarını keşfetme becerisini kısıtlar, dünyayı daha sığ görmelerine yol açar.”Sadeleştirerek çocukların kendi benliklerini yavaş ve gerektiği gibi keşfedebilecekleri ortamı korumuş oluruz”
“(Çocuğun çok fazla oyuncağı olması hakkında) Çocuklarımıza net bir şekilde ulaşan mesajlar şunlardır: ‘Mutluluk satın alınabilir!’ ve ‘Dünyanın merkezinde sen varsın!’ “
“Bir çocuğun bir oyuncağa gösterebileceği ilgi, çok fazla oyuncağı olduğunda azalır ve gölgelenir.”
“İronik bir şekilde, bu oyuncak fazlalığı, çocuğun yaratıcılığını tetikleyen bir şeyden mahrum kalmasına neden olur: can sıkıntısı”
“Çocuklar oyun oynamak için çok fazla oyuncağa veya belirli bir oyuncağa ihtiyaç duymazlar. En çok ihtiyaç duydukları şey serbest zamandır.”
“Çocukların güçlü adalet duygularını (yani ikiyüzlülüğü fark edebilme becerilerini) düşündüğümüzde değişiklikler tek taraflı olmayacaktır. Eğer evin her yeri tıka basa doluysa, çocuğunuzun odasını sadeleştirme çabalarınız kalıcı olmaz, Bu durumda ya çocuğun odası yeniden kalabalıklaşır ya da onun odasının sadeliği, size evin geri kalan kısmını sadeleştirme konusunda ilham verir." 
“Çocuğunuzun oyun ortamını dokunma duyusu anlamında çeşitli açılardan gözden geçirin. Dokunmaya davet eden doğal malzemeler, onun keşiflerine, duyusal safarilerine ilham kaynağı olacaktır.”
“Çıngıraklar, yuvaya yerleştirilen küpler,bebek giysileri, ipekler ve eşarplar, ağır yün battaniyeler ve örtüler, avuç içinde yumuşayan balmumunun ve kilin esnekliği, ıslanınca renk değiştiren çakıl taşları, yamrı yumru kökler ve sopalar, tahılla doldurulmuş torbalar bu görevi görebilir.”
“Emekleme çağındaki bebeklerin bile kendi ‘gerçek’ mutfak aletleri olabilir; ekmek tahtası veya tabak, önlük, sebze fırçaları, oklava, tencere, tava, çırpma teli ve elmaları parlatmak için kullanılan bezler gibi. Bahçe aletleri de gerçek olmalıdır: el arabası veya çekçek, küçük ama gerçek bir kürek, tırmık ve mala gibi. Çocuğun dokunduğu şeylerin olabildiğince gerçek olması önemlidir.”
“Kostümler, şapkalar ve aksesuarlar harika oyun araçlarıdır ve bence her çocuğun oyun araçları arasında bulunmalıdır. Detaylı ve belli başlı karakterlere özgü kostümler değil, çok basit şeyler tercih edilirse, çocuğa hayali oyunlarında çeşitli ve kalıcı imkanlar sunulmuş olur.”
“Bir çocuk oynadığı oyunlarda ne kadar çok şey yapar, görür, hisseder ve deneyimlerse, dünyayla o kadar güçlü bağlar kurabilir.”
“Çocuklar, meşgul olmaktan ve işe yaramaktan çok hoşlanırlar. Etraflarında yapılan işlerin, tamiratların bir parçası olmak onları mutlu eder. Çocukları ‘eğlendirmenin’ en iyi yolu, onlara görev vermek, aile hayatının ‘işlerine’ dahil etmektir.”
“Doğayı keşfetmek için bol zamanın ve fırsatın olduğu bir çocukluk dönemi, gerçekten zengin geçirilmiş bir çocukluktur.”
“Çocuklar, ister sade ister ihtişamlı olsun, kendilerine özel bir yere ihtiyaç duyarlar. Mesela mukavva bir kutu veya masa ve battaniyelerden -veya daha serbest olarak iplerden, kumaşlardan ve mandallardan yapılma- bir kale bu ihtiyaca cevap verir.”
“Ekranlar ve aletler kalıcıdır; bunlar 16 yaşındaki çocukların çoğunun hayatlarının bir parçasıdır. bununla birlikte, türümüzün ortaya çıkmasından beri geçerli olan bir başka şey de hala geçerliliğini koruyor: Hayatta başarı ve mutluluğun temel göstergesi, başkalarıyla geçinebilme becerimizdir. Ekranların buna bir katkısı yoktur.”
“Sadeleştirilmiş bir çocuk odasında mutlaka resim kağıtları, sağlam pastel boyalar ve boya kalemleri, boyalar, balmumu, kil veya oyun hamuru, kumaşlar, makas, yapıştırıcı ve sanat çalışmaları yapmaya uygun biralan bulunmalıdır.”
“8-9 yaşından küçük çocuklar, herhangi bir zamanda sadece bir veya iki kitaba erişebilmelidir. Çocuğun odasında, kitaplığında sadece bir düzine veya daha az sayıda sevdiği kitaplardan bulunmalıdır. Bu kitaplar çocuğunuzun dönüp dolaşıp yeniden okuyacağı kitaplardır; çocuğunuz büyüdükçe sevdiği bu kitap grubunda değişiklikler yapabilirsiniz. 7-8 yaşa geldiğinde, ilgi duyduğu konular hakkındaki bazı referans kitaplarını da bu gruba ekleyebilirsiniz; mesela böcekler, atlar veya uçaklarla ilgili kitaplar.” 
“Çocuklarınız büyüyüp kendi başlarına kitap okumaya başladıkları zaman bile, daha önce okumuş oldukları bir kitabı yeniden okumak istemelerine veya daha önce defalarca dinledikleri ve ezbere bildikleri bir aile hikayesini yeniden dinlemek istemelerine şaşırabilirsiniz.” 

Kitap seçimi Kriterleri:
  • Gelişimsel anlamda uygun mu?
  • Kitap belirli bir ürün veya televizyon karakteriyle mi ilgili?
  • Kitap yavaş yavaş çözülen bir hikaye mi anlatıyor yoksa ‘darmadağınık’ bir hikaye mi?
    “Kitap çocuğun hayal gücünü çalıştırmak için mi, yoksa onu ‘uyarmak’ için mi yazılmıştır? Buradaki ayrım çok önemlidir, çünkü kitaptaki görüntüler çocukların rüyalarına girer.” 
“Bariz amaçlar dışında çocuğunuzun giysilerinin başka hiçbir şey ifade etmesi gerekmez. ‘Okula gitmek için giyindim’ ya da ‘rahatım ve oynamaya hazırım’ gibi. Alışveriş yaparken basit tercihler yapın: Çocuğunuza v bütçenize uyan bir kot pantolon bulursanız, bundan birkaç adet alın. Giysi seçeneklerine kadar az olursa, giyinme işi de o kadar sadeleşir.”
“Giysileri sadeleştirdiğinizde geçiş dönemlerini de kolaylaştırmış olursunuz. Böylece çocuğunuzu hem çok fazla seçeneğin getirdiği yükten kurtarırsınız hem kişisel ifadesinin de yavaş ama kesin bir şekilde gelişmesini sağlarsınız.”
“Giyimde çeşit ve modaya uygunluk, genellikle ergenlik öncesi çocuklardan ziyade anne babaları için önemlidir. Çocukların kimliklerini oyun esnasında geliştirmeleri, takındıkları dış görünümden çok daha önemlidir. İnanın ki, çocuğunuz o güçlü benlik bilinciyle ergenliğe ulaştığında, kendini zaten moda ve başka araçlarla mutlaka ifade edecektir.”
“Çok fazla uyarıcı, duyuların çok fazla yüklenmesine neden olur. Evinizde sadece seslerin tonunu ve şiddetini azaltmayın, aynısını ışıklar ve kokular için de yapın.” 

“Çocuklarınız küçükken, yerleri halı kaplamak ve odaların tavanlarını kumaşla kaplamak işe yarayabilir. Bu da basit bir öneri ama ben, bir çocuğun günün sadece ufak bir bölümünü mum ışığında geçirmesinin çok önemli olduğunu fark ettim. Uykuya geçerken, özellikle de çocuğunuz geceleri korkmuyorsa lambaları yavaş yavaş eksiltin, hatta gece lambalarını bile kapatın; böylece uyku kalitesi artar ve uyku daha besleyici olur.”
“Ev hayatınızın ritmini arttırmak, çocuklarınızın hayatlarını sadeleştirmenin en etkili yollarından biridir.”
“Hedefiniz ritim ve ritüel olmalıdır; öngörülebilirlik ise başarabileceğimiz bir şey olabilir. Hayatınız ne kadar yoğunsa, çocuklarınız ritim duygusuna o kadar çok ihtiyaç duyuyorlar ve bundan o kadar çok faydalanacaklar.”
“Ertesi günle ilgili beklentileri ve ruh halini sadece anlattıklarınızla değil, anlatma şeklinizle de belirlersiniz: rahat bir ortamda, göz teması kurarak, telaşsız bir şekilde, rahat bir havada.”
“Nezaket, evde öngörülebilirlik zemini oluşturmanın en basit yollarından biridir. Çalışma programınızı kontrol altına alamazsanız, kafanız ve günleriniz çok dolu olsa bile, nezaket sayesinde bir çeşit öngörülebilirlik oluşturabilirsiniz.”
“Zamanımızı ve ilgimizi dağıtan şeylerden – sınırsız medya, aktiviteler gibi- biraz uzak durarak duygusal kapımızı sevdiklerimize açabiliriz.”
“Bir ailede arzu edilen şey, paylaşılan bir ilgi alanına, aktivitelere ya da sohbetlere bağlı olmayan bir  huzur duygusudur.”
“Aranızdaki ilişkiye güvenmek, çocuğunuza her zaman onun yanında olduğunuzu göstermek, ergenlik dönemini ve başka zor zamanları her ikiniz için de kolaylaştırabilir.”
“Yemeği çocuk hazırlamışsa, bunu atması ya da reddetmesi pek olası değildir.”
“Araştırmalara göre, aileler yemeklerini ne kadar birlikte yerlerse, çocukların okulda başarılı olma, meyve ve sebze yeme, kelime haznelerini geliştirme ihtimalleri de o kadar artıyor; sigara ve içki içme, uyuşturucu kullanma, depresyona girme, astımla boğuşma veya yeme bozuklukları geliştirme ihtimalleri de o kadar azalıyor.”
“Yiyeceklerin amacı çocuğunuzu beslemektir, eğlendirmek ya da heyecanlandırmak değil.”
“Ergen yaştaki çocuğunuzun gün boyunca neler yediğini veya yaptığını kontrol edemezsiniz. Ama evde olup bitenler konusunda kararlı ve kesin davranabilirsiniz. Ve unutmayın ki, ritim ve öngörülebilirlik sayesinde, ‘evde olanlar’ zaman içinde doğal gelecektir.”
“Çocuklar daha az bunaldıklarında, hayatları daha öngörülebilir hale gelip daha kontrollü olduğunda, yiyecekler üzerinde kontrol kurma ihtiyaçları da azalır.”
“Evdeki yiyecekleri sadeleştirdiğinizde, küçük çocuğunuza çok çeşitli ve sağlıklı yiyecekleri denemesi ve iyi tercihler yapmayı öğrenmesi için zaman tanımış olursunuz.”
“Çocuğunuzun yeni bir yiyeceği denemesini istiyorsanız, bunu en azından sekiz kez denemesini sağlamalısınız."
“Bir bebeğin ya da küçük bir çocuğun gün içindeki uyku saatleri onun için doğal emniyet sübaplarıdır. Çocuk, gün içinde sakin sakin uyumanın çok faydasını görür. 8-9 yaşındaki bir çocuk bile, günün ortasında bir saati, ister dinlenerek ister sessizce oynayarak olsun, sakin geçirmenin faydasını görür.”
“Bir çocuğun meşgul olurken ‘kendini kaybettiği’ herhangi bir aktivite, onun gerilimini azaltır ve gün içinde yaşadıklarını beyninde işleyebilmesi için gereken zihinsel rahatlığı ona sunar.”
“Yatma saati bir ailenin en dokunulmaz ritimlerinden biri olmalıdır.”
“Çok sayıda oyuncak yaratıcılığı nasıl engelliyorsa, çok fazla planlanmış aktivite de çocuğun kendini yönetme, yalnız zaman geçirme ve kendi kendine yetebilme becerisini engeller.”
“Çocukların programlanmamış serbest zamana ihtiyaçları vardır. ‘Hiçbir şey’ yapmamak için amuda kalkmak için, dondurma arabasının yol boyunca dümdüz gitmesini nasıl sağlayabileceğini düşünmek için zamana ihtiyaçları vardır.”
“Çocuklarımızı ‘nadasa bırakmak’ boş zaman ve dinlenmek demektir. Zamanı, öylesine takılarak geçirmek demektir. Dalgın dalgın durmak, boş boş bakmak demektir.”
“Size, çocuğunuzun can sıkıntısına tek ve düz bir tepki vermenizi öneririm: ‘Birazdan yapacak bir şey bulacaksın.’ Çocuklarımızın can sıkıntısını kendi başarısızlığımız gibi görmeye alışmışız. “
“Bir çocuğa sıradan olanaklar sağlandığında gerçekten sıra dışı bir yetenek ortaya çıkabilir. Ama ilgi alanları çok fazla zorlandığında, çok hızlandırıldığında ve çok genç yaşta başlatıldığında genellikle tükenir. Sıra dışı olmaya zorlanmak, en sevilen şeylerin ve en büyük tutkuların bile daha başlarken bitmesine neden olur.”
“Eğer çocuğun mutluluğu tiz seslere -sıra dışı olaylara ya da sıra dışı bir yeteneğe- bağlı değilse o zaman gerçek bir armağana sahiptir: sıra dışı bir karakter. Her anın değerini bilerek ve sıradan geçen günlerin basit keyfini sürerek yaşayacaktır. Bundan daha iyi bir şey hayal edebiliyor musunuz?”
“Çocukların spor yapmalarına karşı olmadığımı belirtmek isterim; sadece spora erken yaşta başlanmasına ve çok fazla yapılmasına karşıyım. 10 veya 11 yaş altı çocukların, serbest ve planlanmış oyunlar oynamaya vakit ayıramaz bir halde organize sporlarla meşgul olmaları, gelişimleri için son derece önemli olan çeşitli oyun aşamalarından geçebilmelerini engeller.”
“Serbest oyunda başarılı olmak, oyunun eğlenceli bir şekilde devam etmesi demektir. Problemlerin bazen içten, bazen dıştan çözülmesi gerekir. Sporda ise, problem çözme genellikle haricidir; koçlar, hakemler ya da anne babalar tarafından yönetilir. Çocukların kendi başlarına yönettikleri oyunlar, duygusal zekalarını geliştirir. Organize sporlar sınırları yüzünden, çocukların çok küçük yaşta çok fazla kurala maruz kalmasına neden olur ve oyun oynamanın gelişimsel aşamalarından geçmesini engeller. “
“Özellikle çocuğun ergenlik çağına girerken spora ‘tövbe etmesi’ gerçekten çok üzücüdür, çünkü bu dönemde organize sporlar ona gelişimsel anlamda çok fazla fayda sağlayacaktır. Ergen yaştaki çocuğunuzun yoğun bir şekilde sporla meşgul olmak yerine, ergenlik döneminde ‘popüler’ görülen başka şeylerin peşinden koşmasını mı tercih edersiniz?”
“Bir çocuğun yaşı ne kadar küçükse, boş zamana olan ihtiyacı o kadar fazladır. Bir çocuğun herhangi bir etkinliğe duyduğu sevgi, onu bu etkinliği çok fazla ve çok erken yaşta yapmanın yol açtığı etkilerden korumaya yetmez.”
“Endişelenmek anne babalara özgü bir durumdur, ama ebeveynliği tanımlayan bir duygu olmamalıdır.”
“Gelecekte başarılı olmak ile hayata daha az teknoloji odaklı ve daha fazla insan odaklı başlamak arasında bir ilişki vardır, çelişki değil.”
“Çocuklarımızın günlük hayatlarını sadeleştirmenin en önemli adımlarından biri, evinizdeki ‘ekranları’ azaltmaktır. Televizyon, planlanmış aktivitelerinizi sadeleştirerek elde ettiğiniz serbest zamanı yutar.”
“Bebekler etkileşim halinde olmaya ihtiyaç duyarlar; çevrelerine etki etmek isterler (bir şeylere dokunmak, hissetmek ve hareket ettirmek gibi) ve ‘problem çözmeye’ ihtiyaç duyarlar. (Mesela ceee oyunundaki ‘nereye gitti?’ problemi gibi.) Televizyon, bu üç önemli etkileşim biçiminden hiç birini sağlayamaz.”
“Televizyonun sunduğu aşırı uyarıcılarla kıyaslandığında, gerçek hayat yavaş gelebilir, çocuklar da bu duruma can sıkıntısı ve ilgisizlikle tepki verebilirler.”
“Çocuklar anne babalarının duygularıyla beslenirler.”
“Çocukların, dünyanın iyi bir yer olduğunu ve geleceğin onlara vaatlerde bulunduğunu bilmeye ihtiyaçları vardır.”
“Teknoloji yüzünden mahremiyet ile bağımsızlık, müdahale etmek ile aşırı müdahale etmek arasındaki çizgiler bulanıklaşmıştır.”
“Az konuşun. Çocuklarımızı genellikle sözcüklere boğarız. yaptıkları her şeyle ilgili konuşarak bunların farkında olduğumuzu onlara göstermek isteriz. Oysa ne kadar çok konuşursak o kadar az farkına varabiliriz. Ne kadar çok konuşursanız o kadar az dinliyorsunuz demektir.”
“Bazı anne babalar çocukları için açık bir kitap olmak isterler, dürüst olmayı her şeyi anlatmakla eş tutarlar. Ama saygı, biraz mesafeli olmayı gerektirir. Daha az konuşmanın bir yolu da çocukları yetişkinlere özgü konulara dahil etmemektir.”
“Herhangi bir şey söylemeden önce kendinize şu üç soruyu sorun: Doğru mu? Nazik mi? Gerekli mi?”
“9 yaş altı çocuklarla, onların duyguları hakkında çok fazla konuşmayın.”
“Bir çocuk neyi sevdiğini ve ona neyin hitap ettiğini, ancak az şeyi olduğunda öğrenebilir.”
“Çocuğunuzdan istediklerinizi sadeleştirdiğinizde -daha az istekte bulunup ama kendinizi daha net ifade ettiğinizde- bu istekleri daha az üstelemek zorunda kalırsınız.”

..devamı »

18 Mar 2017

Çocukluğumuzla Yüzleşmek

2 Yorum sayısı

ÇOCUKLUĞUMUZLA YÜZLEŞMEK

(Çocuklara Nasıl Sabredelim 6. Bölüm)

"Çocukluğun Yasını Tutmak" isimli daha önceki yazımdan sonra, gerek yazışmalarda, gerekse telefonla yahut yüz yüze pek çok anne ile bu konu hakkında görüştüm.

Acılar dinleyeceğimi sanmıyordum, beklediğim gibi de oldu.

İtirazlar dinledim daha çok, inkar etmeler, üstünü örtmeler, hasır altı etmeler.

Çünkü "çocukluğumuzla yüzleşmekten" korkuyorduk hepimiz.

Önce biraz içimiz acımış, yaralarımız kanar gibi olmuş, geçmişe doğru kısa fakat ürkek bir bakış fırlatmış ancak devamını getirmeye cesaret edememiştik.

Ya çocukluğumuzdaki acziyette kalakalırsak? Ya yüreğimize "şefkat" yerine "nefret" alırsak?  

Zordu, iki arada bir derede idik. Çünkü önceki kuşağın anne-babaları "sorgulanmayı" hiç hoş karşılamazlardı. Daima iyi şeylerden bahsedilmeliydi. Edindirilmiş terbiyelerden, kazandırılmış alışkanlıklardan, oturtulmuş disiplinlerden, başarılardan ve övgülerden söz edilmeliydi.

Hatta genç anne-babalara, daima başarılı ebeveynliklerini vurgulayarak -kendileri bile farkına varmaksızın- onları yine ve yeniden başka bir "çaresizlik" içinde bırakmaya devam etmelilerdi.

Soru sorarsak "azarlanacağımız" kaygısıyla sustuk. Ki, çocukluğumuzdan kalma bir kaygıydı bu. "Sus! Anne-babalar hep en doğruyu bilir!" diye üste çıkılan nice hatıradan arta kalandı.

İtiraz edersek "kabul görmemekten" korktuk. Çünkü onaylanma ihtiyacımız, bunca zaman sonra bile hala içimizde kabuk tutmamış yaraydı. Ve maalesef en çok yarayı açandan, en fazla onay bekleme ihtiyacı hiç geçmiyordu içimizden.

Hem sonra gerçeklerle yüzleşirsek, anne-babalarımızdan nefret etmekten korktuk. Onları suçlamak ve yaralarımızın faturasını toptan onlara kesmek, acımasızlıktı. Çünkü belki de en fıtrî duygularımızdan biri, anne-babamızı sevmek ve onlar  tarafından sevilmek isteği idi.

Galiba en kötüsü de "çocukluğumuzla yüzleşelim" derken, derin bir nefrete düşmek yahut onlar tarafından bu nefrete itilmekti.

Anlaşılmayan bir şey vardı anlatmaya çabaladığım; geçmişimizle yüzleşmek anne-babamızı suçlayıp rahata ermek değildi. Ki, bunun insana geri dönüşü olumlu değil olumsuz olurdu. Onu iyileştirmez aksine dibe çekerdi.

Bizler şimdi yetişkin insanlar iken, yaşadığımız acıları görmekten kaçıyorduk. Yaralarımızı değil bir başkasına göstermek, kendimiz dahi eğilip bakamıyorduk. Oysa inkar edilince, yok sayılınca hiçbir şey "olmamış" sayılmıyordu. İçimizdeki yara başka başka buhranlara dönüşerek bizden sonraki nesillere aktarılıyordu.

Bir çocuk duyguları incitilerek, azarlanıp tehdit edilerek yada dövülerek büyüdüğünde, ilk gençliğinde "doğrunun" bu yöntem olduğunu savunur. Çünkü acıyı, iftihara çevirmenin ve yok saymanın bundan başka yolu yoktur. (Bu inkar düzeyidir.)

Biraz zaman geçtiğinde bazı şanslı kişiler "dayağın eğitimde yeri olmadığını" konuşmaya başlar fakat zorlandığı her an çocuklarına karşı ilk sarıldığı şey yine dayaktır. (Bu salt bilgi düzeyidir.)

Geçmişiyle yüzleşip kendi acılarının yasını tutabilen çok az insan ise, hem dayağın kötülüğünü savunur, hem de kendi yarasını bir başkasına aktarmaktan uzak durur. Çünkü o, acıyı yok saymamıştır, örtmemiştir. Dolayısıyla duyulan bir acı, unutulan bir acı değildir. (Bu da bilinç, şuur ve his düzeyidir.)

Kabullenmediğimiz hiçbir şeyi kendimize ait hissetmeyiz, haliyle de aşamayız. Yavaş yavaş konuşmaya başlamalıyız. Geçmişin kapısını araladıkça, hislerimizi dile getirdikçe, anlaşılır hale geldikçe "çözülmenin" de başlayacağı inancımızı yitirmemeliyiz.

Bir anne-babaya çocukluğumuzu sormak, hesap sormak değildir. "O kadar üzüldüğümü bildiğin halde neden bana öyle davranıyordun?" demek için şimdi geç değildir.

Kimse korkmasın, insan -ne olursa olsun- hiçbir zaman vazgeçemez anne-babasından ve tabii ki evladından. Çünkü vazgeçerse, kendi kendini inkar etmiş olur.

Sahi, anne-babamıza baktığımız zaman onların yaralarını da görmüyor muyuz? Birbirimizin aynası olduğumuzu fark etmiyor muyuz? Yanlış yapmaları, bizi yaralamış olmaları, onlardan nefret etmemizi mi gerektirecek?

Hayır, asla.

Çocuklar, anne-babalarına sadece 0-6 yaş döneminde bağlanmazlar. Otuzunda da, kırkında da ebeveyne yeniden bağlanmak mümkündür. Aradaki "konuşulmaz ve dokunulmaz buz dağını" kırabilirsek, bu bizi nefrete değil şefkate götürecektir. Kabul ve anlayışa sevk edecektir.

Evet anne-babalarımız, bildikleri en doğru şekilde büyüttüler bizi. Geçmişlerinde pek çok yaraları vardı. Farkına varmadan bir çoğunu da bize aktardılar. Onlar ellerinden geleni yaptılarsa mazurlar. Ben de "Neden böyle?" dediğim için nankör değilim.

Anlayacağım, ağlayacağım ve kabul edeceğim.

Oldukları gibi, sevgiyle, şefkatle, anlayışla.

Erken dönemde güvenle tutunacağımız dal iken, şimdi hala kaygıyla yapıştığımız gövdeyi sorgulayıp yeniden bağlanmaya gayret edeceğim.

Acıların son halkası ben olayım diye.



Ummu Reyhane


Not: Alice Miller'in "Hayat Yolları" isimli kitabı, çocukluğuyla yüzleşen karakterlerin öykülerinden oluşuyor. İlgililere tavsiye ederim.  
..devamı »

2 Mar 2017

İsimler Kişilik Gelişiminde Önemli !

Henüz yorum yok!

İSİMLER KİŞİLİK GELİŞİMİNDE ÖNEMLİ !


Çocuğunuzun ismini belki de yıllar önce henüz ortada çocuk planı bile yokken belirlemiştiniz kafanızda. Ya da belki yaya gelmesine sayılı günler kaldı, ama hala karar veremediniz. Geleneksel isim tercih edenler için karar vermesi biraz daha kolay gibi, modern ve farklı isimler isteyenler içinse isim koyma işi biraz zor sanki...En çok da şu sorular kafaları meşgul ediyor: Acaba isimler çocuklar üzerinde gerçekten etkili mi? Etkiliyse ne kadar etkili? Bu soruları uzmanlarına yönelttik ve konunun hiç de hafife alınmayacağını fark ettik. Çünkü uzmanlara göre isimler; kişilik, karakter ve hatta cinsel kimlik gelişimi üzerinde bile etkili. Üsküdar Üniversitesi Rektörü-Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan değerlendirdi.

İsimler kişilik gelişiminde önemli

İsim seçiminin, çocuğun kişilik oluşumunda ve ilerleyen yıllardaki tavır ve tutumlarında etkileri neler?

Çocuğa koyulan isimler, çocuk için aynı zamanda ona bir hitaptır. İsimlerin anlamlarının çocuğun kişiliğinin gelişmesinde önemli bir yeri vardır.
İsimle ilgili duygusal çağrışımlar, çocuklar üzerinde etiketlendirme etkisi oluşturur. Psikolojideki tabirle stigmatize (damgalamak) eder. Bunun üzerine çocuk, yüceltilen bir isme sahipse ona uygun roller ve pozisyonlar alıp bu şekilde tepkiler verir. Olaylar arasında ona uygun anlam bağları kurar. Bunun sonucunda da sahip olduğu ismi, kendisine tanımlama haline getirir. Bu nedenle çocuğa isim vermek aslında ona "Böyle ol" demektir. Çocuğa; vurmak, savaşmak, kırmak gibi agresyon içeren isimler vermek risk taşır. Mesela erkek çocuksa, öfkeli olan halini teşvik eder. Kız çocuksa, onun erkek gibi davranmasına sebep olur. Bu özellikler nedeniyle cinsel kimlik göz önünde bulundurularak isim verilmelidir. Barış ve Deniz gibi bilinen unisex (hem kız hem erkeğe kullanılabilen) isimlerin çok sakıncası yoktur. Bilinmeyen unisex isimler, çocukta cinsel kimlik değişimine sebep olabilir. İsim, çocuk için sadece bir rutin tekrar haline gelmez, özellikle arkadaşlar arasında isim konuşulduğu zaman o isimle ilgili rol tanımlamasına girilmesine de neden olur. Ayrıca isim, çocuğun sosyal rollerini de etkiler. Yeni yeni konulmaya başlanan bazı isimler, hem kız hem de erkek çocukta kullanılmaya başlanmıştır.

Her iki cinsiyette kullanılabilen isimler aslında çocuk için sakıncalı olabilir. Ancak, bu isimleri çocuğun cinsiyetine uygun bir başka isimle beraber koymak, bu sakıncalı durumun etkisini azaltır. Erkekse,
Ahmet Deniz ya da kız çocuğu ise Ayşe Deniz gibi. İsimde cinsiyet tanımlamasının olmaması ile çocuğa insan ilişkilerinde gereksiz sosyal engel verilmiş olur. Çocuk, insan ilişkilerine garip bir isimle ya da sorgulanan bir isimle başlarsa, bu onun bir engelle başladığı anlamına gelir. Anne ve babanın çocuğun sosyal uyumunu kolaylaştıracak roller ve isimler vermesi, çocuğun hayatını kolaylaştırır ve sosyal uyumuna katkı sağlar. Olumsuz anlamlı isimler ise, çocuğun özgüven gelişimini kötü yönde etkiler. Çocuğa kendi kültürünü çağrıştırmayan isimler koymak, bir-iki nesil sonra o çocuğu başka kültürün çocuğu yapmak demektir. Kültürel entegrasyon (bütünleşme) olursa, çocuk kendi kültürünü koruyarak bir bütünün parçası olur. İsim aynı zamanda kimliktir. İsim koyarken o kişinin kimliği de belirlenmiş olur.

İsim koyarken nelere dikkat edilmeli?
İsmin çocuğun kendi kişiliğini ve karakterini gölgelememesi gerekir. Çocuğun ismi; sosyal rolünü, kişiliğini gölgeliyorsa ve ismiyle diğer insanlar uğraşıyorsa (dalga geçme, küçümsenme) bu durum çocuğun sosyalleşmesini olumsuz etkiler. Bir çocuğun özeline, kutsalına ve varsa özürlerine dokunulmamalıdır. Çünkü çocuğun özeline ve kutsalına dokunulursa, incinir ve olumsuz bir diyalog geliştirir. Bu durum ismi için de geçerlidir. Çocuğun isminde bir tuhaflık varsa, bir topluma girdiğinde sorun yaşayabilir ve bu da sosyal fobiyi artırıcı bir etki olabilir. Ayrıca marjinal bir isim seçimi olmamasına da dikkat etmek gerekir. Çocuğa marjinal bir isim konulduğunda, taşıyamayacağı bir isim olursa çocuk onu değiştirmek zorunda kalır ya da bu durum çocuğu sosyal kaçınmalara iter.

Çift isim koymanın olumsuz bir etkisi var mı?
Çocuklara çift isim koymanın psikolojik açıdan herhangi bir sakıncası bulunmaz.

Çocuğa, kaybedilen bir yakının isminin ya da anne ve babanın kendi isminin verilmesi doğru mudur?
Anne ve babanın çocuklarına kendi isimlerini vermesi ego tatmini olarak değerlendirilebilir. Çift isim olarak belki verilebilir, ama alışılmış bir şey değildir. Anne ve babanın çocuğun kimliğine saygı duyması gerekir. Çocuk, onların çocuğudur ama onlara ait değildir. Çocuk bireydir ve kendi gemisinin kaptanı olmalıdır. Anne ve babalar kendi isimlerini koyarak çocuğa derin bir aidiyet yükledikleri zaman, çocuk bir müddet sonra rahatsız olabilir. Bu sorunla büyüyen çocuklardan mahkemeye başvurarak ismini değiştiren kişilerin olduğu bilinir. Çok sık karşılaşılan ve geleneklere bağlı olan bir durum da, ailenin yaşlı üyelerinden birinin isminin çocuğa koyulmasıdır. Bu, çocuğu etkilemez. Vefat etmiş birinin ismini ikinci isim olarak vermek de aynı şekilde anne-babanın kendi ismini koymasından daha normal bir durumdur.

İsim aidiyet bağı oluşturuyor
Anne ve babalar çocuklarına isim koyarken hayallerini koyuyorlar aslında ve çocuğu düşünmeyerek empatisiz yaklaşabiliyorlar. Çocuğun gelecekte yaşayacağı durum çoğu zaman göz ardı ediliyor. İsim, çocuğun ömür boyu taşıyacağı markasıdır. İsim aynı zamanda aidiyet bağı da oluşturuyor. Çocuğun kendi ismine ve içinde yaşadığı topluma duyduğu aidiyet duygusunu kaybettirmemek gerekiyor. İsim verirken aidiyet duygusunu da göz önüne almak çocuğun uyumunu kolaylaştırıyor.

Bebeğim ve Biz Dergisi/Mart-2017 

                                                                                    Nevzat Tarhan

Kaynak: http://www.nevzattarhan.com/isimler-kisilik-gelisiminde-onemli.html
..devamı »

17 Şub 2017

Doğum Süreci Nasıl Olmalı

Henüz yorum yok!

DOĞUM SÜRECİ NASIL OLMALI

41.Doğum Süresince Hormonların Aktif Olarak Salgılanmasından 
Bahsettiniz. Hangi Hormonlar Bunlar?

Doğumu doğallığına bıraktığınızda, yani kendi başlayan bir doğumda üç hormon; annelik güdüleri, annelik davranışları ve anne-bebek bağlanmasından sorumludur. Bunların başında ‘oksitosin’ geliyor. Bu çok değerli bir hormon! Çünkü hem doğumdaki kasılmalardan sorumlu hem de hayatın birçok döneminde kadın ve erkeğin kanında salgılanıyor. Bu hormonun ayrıca iyileştirme faktörü var. Antistres hormonu, sevgi hormonu olarak da biliniyor. Anne bebeğini doğururken anne ve bebekteki kan tamamen oksitosin içeriyor, yani sevgi hormonu salgılanıyor. Diğer bir hormon da ‘endorfin’. Endorfin içimizde uyuşturucu görevi görür. Herhangi bir ağrı durumunda, bu ağrının azalması için sağlanır. Hem mutluluk verici hem de hissedilen ağrıları azaltan bir hormon. Bu sayede dayanıklılık artıyor. Doğum anında oksitosin le birlikte salgılanan endorfin hormonu vücuda adeta doğal anestezi, ağrı kesici oluyor. Bir de ‘adrenalin’ hormonu var. Bazı koşullarda doğumu durdurabildiği için aslında bu hormonu pek sevmiyoruz. Ama bir yandan da anneye ekstra bir güç de katıyor. Bu sayede anne ne kadar yorgun olursa olsun, doğum yapacak gücü kendinde bulabiliyor. Planlı sezaryen yapan bir anne bu hormonların tüm olumlu etkilerini kaybediyor.


42.Doğum Anında En Büyük Korkulardan Biri de Ağrı Çekmek. Oysa Kimi Anneler Fazla Ağrı Hissetmediklerini Söylüyor. Ağrılara Dayanmak İçin Neler Önerirsiniz?

Ağrı dediğimiz duygular bebeğin başının rahim ağzını germesinden kaynaklanıyor. Ama bu ağrı annenin eğitim seviyesi, doğumu algılayışı, kültürel inanışları ve doğuma hazırlığı ile çok alakalı. Eğer yola ‘ağrıya dayanma’  gibi negatif bir açıdan bakarak çıkarsanız, zaten başarısız olmaya adaysınız demektir. Bu ağrılar aslında annenin dostudur. Çünkü ağrı sayesinde güvenli bir yere ulaşıyorsunuz, ağrı sayesinde endorfin salgılıyorsunuz. Yani doğum ağrısı aslında doğuma yardımcı bir ağrı. Tek yapmanız gereken onunla savaşmayı bırakıp, onu kabul etmek ve olumluya dönüştürmek.


43.Kimileri 4 Saatte, Kimileri 3 Günde Doğum Yapıyor. Bu Nasıl Oluyor?

Aslında doğumlar 3 gün sürmüyor. Doğum başlayıp duruyor. Bazen suyu doğum başlamadan önce geliyor ve bekleniyor. Bunları topladığınız zaman 3 gün sürüyor. Yani aktif doğum dönemi 3 gün sürmüyor. Uzun süren doğumların altında annenin korkuları, kendini tehlikede hissetmesi ve bunlar nedeniyle hormonların olumsuz etkilenmesi yatıyor.


44.Doğumda Müdahale Kavramını Açabilir misiniz?

Anneyi aç bırakmak, serum takmak, vajinal kesi, vakumla bebeği almak, lavman, epidural anestezi, Nst, suni sancı gibi yöntemler dışarıdan müdahaledir. Şayet ciddi bir gereksinim olmazsa bu müdahaleler doğumun ‘doğal’ seyrini sekteye uğratır. Bu müdahaleler hastanelerde rutin olarak yapılmaya başlandı. Biz rutin olmasına karşıyız. Zaten doğal doğumu savunan herhangi biri gerekli müdahaleye hiçbir zaman karşı koymaz. 


45.Doğumda Ağrıyı Azaltan İlaç Dışı Yöntemler Nelerdir?

Bunlar, nefes tekniği, anne adayına dokunmak ve anne adayının tekrarladığı kelimeler. Bunlar annenin gittikçe daha fazla içe dönmesini ve odaklanmasını sağlıyor.  Diğer teknikler; doğum topu üzerinde sallanmak, değişik spiral kalça hareketleri yapmak, sıcak ve soğuk duş almak, varsa doğum havuzuna girmek, sıcak veya soğuk kompresler. Artık ispatlanmış olarak bunların birçoğu annelerin hissettikleri ağrıları belli ölçüde azaltıyor. Zaten amacımız annelerin hiçbir şey hissetmeden doğum yapmaları değil, kontrol edebilecekleri derecedeki kasılmalarla doğum yapmaları.


46.Nefes Alma Sorunu Yaşadığını Belirten Kadınlar Doğal Doğum Yapabilir Mi?

Bence nefes sorunu olan kimse yok. Kısa nefes alan kişiler var. Bu kişiye biraz nefesi anlatıp biraz da yönlendirirseniz bu kişiler de uzun nefes almayı öğrenirler. Doğumda nefes çok önemlidir. Nefes sayesinde bebeğin ve aktif çalışan kasın oksijenlenmesi sağlanıyor. Bu kaslara doğru oksijen gittiği zaman hem rahmin ağrılı çalışmaları engellenmiş hem de bebek kalp atışları bozulmamış oluyor. Bir diğer önemli konu da,  nefes annenin zihnini meşgul ediyor. Bu noktada nefese odaklanmak çok önemli! Nefes almaya odaklandığınız zaman zihninizde meşgul olduğu için bedenden gelen ağrı sinyalleri azalmış oluyor. Sadece nefese odaklanarak ağrı yüzde 50-80 arasında azalabilir.  Doğumda nefes çalışmalarında üç faktör çok önemlidir: 1.Karın nefesini kullanmak(karnı balon gibi şişirmek), 2.Gevşemek, 3.Yavaş ve derin nefeslere odaklanmak. Gerisini bebek ve rahim birlikte uyum içinde çalışarak halledeceklerdir.


47.Her Bebeğin Doğar Doğmaz ve Kordonu Kesilmeden Annesinin Kucağına Verilmesini Savunuyorsunuz. Ama Genelde Böyle Yapılmıyor. Bu Gerçekten Çok Mu Önemli?

Çocuk doğar doğmaz sorunu yoksa annesinin kucağına, onun çıplak tenine neden bırakılmıyor? Bir kere bebek o ilk nefesini aldıktan sonra annesinin kucağına bırakırsanız annenin kolları refleks olarak kapanıyor ve konuşmaya başlıyor ’Yavrum, canım!’ diyor. Bu bebek için tanıdık bir ses. Başı annesinin göğsündeyken kalp atışını duyuyor, o da tanıdık. Kafasını kaldırıyor anneye bakıyor ve onu ilk defa görüyor, tabi siz kordonu hemen kesip onları ayırmazsanız. O kordon annenin doğan yavrusunu kucağına alabileceği uzunlukta.  Amaç budur. Memelilerin doğumuna baktığınızda hiçbir memelinin kalp atımı durana dek, kordonu hemen kesmediğini; durduktan sonra ısırarak kopardığını görürsünüz. Bağlamazlar bile ve hiçbir şey olmaz. Çünkü plasentadan gelen kalp atımı durunca oradaki, kan pıhtılaşıyor. İşte böyle yapılan bebeklerde de güven duygusu oluşuyor. Böylece bebek “ evet annemin yanındayım, evet biraz farklı burası, ama güvenli bir yer!” diye hissederek kendini rahat bırakıyor ve ağlaması duruyor. Sadece nefes alıyor. Doğduktan sonra bebeği anneden ayırmanın psikolojik yan etkilerinin yanı sıra fiziksel yan etkileri de var.  Bir bebeğin doğar doğmaz bağırsak florası sterildir.  24 saat içinde bağırsak florası mikroplar tarafından işgal edilir.  Eğer bebeği annesinin kucağına verir ve onun cildiyle temas ettirirseniz, bağırsak florasına aile mikropları, yani dost mikropları yerleşir. Bu sayede bebeğin bağırsak sistemi çok iyi bir başlangıç yapar. Ama siz bebeği steril olma adına, korumak adına anneden uzaklaştırırsanız o zaman bebeğin ilk tanıştığı mikroplar hastane mikropları olur. Ve bunun sonucu da alerjik problemler ve gaz problemleri bebekte görülebilir. Ayrıca bebekleri doğar doğmaz yıkamak gerekmez. Tamamen görüntüsel bir nedenden dolayı yıkıyoruz. Yıkarsanız bebeğin anne karnından çıktığında cildinin üstünde var olan ‘verniks’ isimli yağ tabakasını erkenden yok etmiş oluyorsunuz. Bırakalım bu tabaka bebeğin üzerinde bir süre kalsın. Çünkü bu yağ tabakasının önemli, bir görevi var, o da ısı kaybını önlemesi.  Bebekler bazen biraz kanlı doğabiliyorlar. Bunları yumuşak bir bezle silmek yeterli. Tüm bu anlattıklarımıza ‘Ten Tene Temas’ diyoruz ve bu doğum anında anne ve bebeğin hakkıdır.


48.Doğunca Bebeklerin Poposuna Neden Vurulur?

Eskiden bebekler doğar doğmaz ağzındaki sıvılar aksın, nefes alsın diye ayaklarından baş aşağı tutulur ve ayaklarına ya da poposuna vurulurdu.  Bu uygulamalar demode oldu. Şimdi biz sadece bebekleri yatay tutup sırtını sıvazlıyoruz.


49.Doğum Sonrası Nasıl Olmalı?

İnanmayacaksınız ama doğumdan sonra anne için her şey bitiyor. 1 dakika içinde iyileşmiş oluyor. Vajinal doğumda tabii… Eğer kadın aktif, desteklendiği ve istediği gibi bir doğum yaparsa, ne kadar yorulursa yorulsun doğumdan sonraki iki dakikada sanki yenilenmiş oluyor. Bazıları 20-30 saat doğum yolculuğu yapıyor. Ama o yorgun kadına bakıyorsunuz 24 saat uyumuyor ve bebeğini emzirebiliyor. Bu güç de işte doğumdaki hormonlardan geliyor.


50.Doğum Sonrası Depresyon Neden Oluyor? 


Doğal doğum yapanlar doğum sonrası depresyonu kolay atlatır. Çünkü salgılanan hormonlar anneye ayrı bir güç veriyor. Anne doğumdan güçlü bir kadın olarak çıkıyor. Ama bu yetmez, doğum sonrası ortam da ruh halini çok etkiliyor. Bu yüzden annelere doğum sonrası yakınlarından birkaç hafta destek almalarını öneriyoruz. Annenin işi emzirmek, yemek yemek ve dinlenmek olmalı. Misafir yoğunluğu bu rutini kesintiye uğratabiliyor. Anne bu yoğunlukla ilgilenirken dinlenmeyi öteliyor ve bu bebeğe de yansıyor. Bebekte gaz sorunu ve ağlama başlıyor. Bu da annede doğum sonrası depresyona neden oluyor. Bir yandan da şu var: Doğum sonrası atmosfere giriliyor. Anne eski hayatına dönmeye çalıştığında işler karışıyor. Dönemezsiniz! Bundan en çok etkilenenler daha çok iş kadınları, müdürler, yöneticiler oluyor. Doğumdan sonra kendini bırakmanın ve bebeğe uyum sağlamanın zorluğunu yaşıyorlar. Oysa artık patron bebek! Her şeyi ona göre yapmaları lazım. Doğum sonrasını rahat atlatabilirlerse bundan sonrası çok kolay olur.  

Ummu Ömer
..devamı »