Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

3 Mar 2015

Çocuklar Önce Dilden Gelir

Henüz yorum yok!

ÇOCUKLAR ÖNCE DİLDEN GELİR

Genç bir kadındı. Gençliğini daha bir fark edilir kılan ninesinden armağan cümle oldu.

"Ninem" dedi "dokuz çocuk dünyaya getirmiş."

Dünyaya getirmiş.

Meclisteki herkes biraz mahcup biraz pişman tekrar etti. Dünyaya getirmiş. Dünyaya. Dünyaya.

Dildeki pişmanlığın rengi biraz önce dokuz torun sahibi 80 yaşındaki teyzenin "Genimin biri hiç çocuk yapmadı" ifadesinden arta kalan tını ile ses verdi.

Herkes her vesile ile "yapıyordu".

Teknoloji çağında çocuk dahi "yapılıyor"du ve hiç kimse bunu yadırgamıyordu, genç kadın aile yadigarı ifadeyi tekrarlayana kadar.

Bir müddet dünyaya çocuk getirmek ile çocuk yapmak ifadelerinin çağrışımları etrafında dönen sohbet, genç kadının "Ninem her birimizi 'Seni veren Allah'ıma kurban olayım' diye kucağına alırdı" ifadesiyle yeni bir pencere kazandı. "Benim ninem de, benim dedem de, benim annem de" diye katıldı her biri.

Evet çocuklar böyle sevilirdi.

"Hala böyle seviliyor" dedi genç kadın. "Ben kızımı böyle seviyorum. Kızım da evcilik oynarken bebeklerini böyle seviyor."

Hala...

İki ifade. İki tasvir. Dilin mahrem ile, metafizik alem ile kurduğu bağ. Ya da kurulu bağları imha eden seküler frekans.

Dokuz torun sahibi yaşını almış, umur görmüş "teyze"den beklenen ifade, henüz otuzlu yaşlarına yeni varmış olan genç kadının dilinden dökülünce, fark ediliyor değişmekte olan.

Mana yaşta saklı değildir. Kıyafette hiç saklı değildir. Mana dilde saklıdır. Dil, öteler ile bağımızı diri tutan penceredir.

Dile öylesine düşüvermiş gibi görünen "çocuk yapmak" tabilir öteler ile bağı koparan eşkıya hükmündedir oysa.

"Çocuk yapılınca" proje kapsamında hızla ürünleştiriliyor.

Oysa dünyaya çocuk getiren kendisinin bir aracı olduğunun farkında.

Gelen emanettir, annenin bedeni o emaneti gaybdan buraya getiren vesiledir.

...

Kim neyi nasıl söyler? Aynı cümle niye bazılarının dilinde derin bir anlama bürünür, bazılarının dilinde teneke tınısına?

Sorunun cevabı Ataullah İskenderani'de saklı. El-Hikemu'l-Ataiyye'de.

Buyurun:

"İnsanın dili kalbinin tercümanıdır. Kalp, saf ve ağyarın bulantılarından temizlenmiş olursa üzerine manevi nurlar işrak eder ve o nisbette dilin tercümanlığı ile nurani sözler söylemeye başlar. bu sözler işitenlerin kulaklarına girince kalplerindeki bağlar açılır, Hakkın nidasınını işitirler ve icabet ederler."

Zehra Özdemir






Nihayet Dergisi Ocak sayısından alıntılanmıştır.



..devamı »

1 Mar 2015

Mahrumiyetten Mahrum Çocuklarımız

1 Yorum sayısı

MAHRUMİYETTEN MAHRUM ÇOCUKLARIMIZ

Hani çook eskiden ailesinin durumu iyi olmayan çocukların gözlerinde bir "mazlumiyet" vardı.. Bu mazlumiyet onların kıyafetlerine, duruşlarına, bakışlarına, konuşmalarına ve dahi her şeylerine sinmişti..

Bu fakir ve fakat erdemli ailelerin çocukları, muhtemelen "özgüven" denilen o çok albenili şeyden mahrumdular.. Yani bencillikten, kendine her şeyden fazla değer atfetmekten, narsistlikten..

Bu çocuklar "yokluk" görmüş, başkalarının da "acılarının" olabileceğini yakinen öğrenmiş, mızmızlıktan ârî, kendilerini aşmış, fedakar çocuklardı..

"Yok" denildiğinde anlar, "Bitti" denildiğinde susar, "Sonra" denildiğinde sabreder, "Ama" denildiğinde hak verirlerdi..

Tarih boyunca nefsani düşünen insanların köşe bucak kendisinden kaçtığı "mahrumiyet"  "erdem" ile birleştiğinde tam bir rahmetti aslında..

Mahrumiyet, bugün bizim ve çocuklarımızın mahrum olduğu yegane şeydi..

"Benim çocuğum hiçbir şeyden mahrum olmamalıydı" elbette.. Çünkü bizler görmüştük, geçirmiştik, gün olmuş ezilmiş, gün olmuş yutkunmuş ve hayallerimize dokunamamıştık..

Onun için modern zamanlarda anne-babalık çok zordu.. Çünkü sürekli çalışmayı, çabalamayı ve vermeyi gerektiriyordu.. Anne-baba istekleri karşıladıkça, daha çok aldıkça, daha çok çırpındıkça "mutlu etmeyi" umuyor ve fakat tam tersine çabaları değersiz bulunan, gayreti takdir edilmeyen, bir parça hürmet görmeyen, yetmeyen, yetişemeyen yine kendisi oluyordu..

Borçlarımızın olduğu çocuklara söylenmemeliydi, bu ayı zor çıkaracak olmamız çocukların rutin eğlencelerini ve harcama alışkanlıklarını hiçbir şekilde etkilememeliydi, Allah korusun kazara evin çalışan bireylerinden biri işten çıkarılacak olsa, açık bir şekilde kapatılmalı ve çocuklara fark ettirilmemeliydi..

Yeter ki onlar mahrum olmasındı..

Yeter ki hayatlarında "yokluk, darlık, bitmek, beklemek, sabretmek, vazgeçmek, feragat etmek, destek olmak, fedakar olmak" gibi bir kavram ve eylem olmasındı..

Tamam, belki İslamî esaslar doğrultusunda hayatını inşa etmeyen modern insan için durum böyle olabilirdi..

Ama "Allah'ım beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür, miskinlerle birlikte haşret" diye dua eden, dünya ayaklarının altına serilmesine rağmen "sade bir kul" olarak yaşamayı tercih eden Peygamberin (s) ümmeti nasıl böyle olabilirdi?

Önüne birkaç çeşit yemek konulduğunda, "Bu halimizle nasıl bizden önce gidenlere kavuşabiliriz?" diye gözyaşı döken, "Darlıkla denendik sabrettik, fakat bollukla denendik sabredemedik" diye eseflenen ashabın yolunun yolcusu müslümanlar nasıl böyle olabilirlerdi?

Oysa bizler Şehid Abdullah Azzam'ın şu çağrısına muhatap olmuştuk:

"Müslüman kadınlar! Sakın rahat ve lüks düşkünü olmayınız. Çünkü rahat ve lüks cihadın düşmanıdır. Çünkü rahat ve lüks beşerin ruhunu telef eder. Temel ihtiyaçlarınızdan fazla şeylerden uzak durunuz. Zaruri şeylerle yetininiz. Çocuklarınızı ağır şartlara, yiğitliğe, kahramanlığa ve cihada alıştırınız. Bu esaslar üzere eğitiniz. Evleriniz aslan inlerini andırsın. 

Tağutlar tarafından boğazlansın diye, yeyip semiren tavukların kümesi olmasın. Çocukların kalbine cihad sevgisini, cihad tohumlarını ekiniz. Yiğitlerin meydanlarında at koşturmak, savaş alanlarında at koşturmak arzularını, aşkını yerleştiriniz.

Müslümanların problemlerini yaşayınız. Haftada en az bir gün mücahidlerin, muhacirlerin hayatlarına benzeyen bir gününüz olsun. O gün kuru bir ekmek ve buna bir kaç damlayı geçmeyen azıcık çayı katık yapın."

Bu çağrıya kulak veren gençler, umut neslinin ebeveynleri olacaktı..

O gençler ki, Zühd'ü baş tacı ettiler..

Ellerinden geldiğince dünyaya ve dünyalıklara sırt çevirdiler..

Nefislerine muhalefet etmeyi iyi bilirdi onlar, kendilerini mahrum etmeyi, mecbur etmeyi, zorluğa göğüs germeyi..

Fakat bazen kurban olarak "İsmail" istenirdi, "Yusuf" feda edilirdi..

Kendine sözü geçenlerden, bu defa kalplerine söz geçirmeleri beklenirdi..

İmtihanları sevdiklerinden yana gelirdi..

Bir yanda; elinde imkan olmasına rağmen daima sadeliği tercih eden ve lüksten kaçınan bir Peygamber (s), O'nu adım adım takip eden ashabı, gelmiş-geçmiş alimlerimiz, evliyalarımız, şehidlerimiz, mücahidlerimiz..

Diğer yanda ise çocuklarımız..

Mahrumiyetten mahrum ettiklerimiz..

Zühd'ü, kanaati, sabrı, ezayı, cefayı, kendileri için gereksiz gördüklerimiz..

Daha onlar istemeden, ihtiyaç hissetmeden dünyanın tüm nimetlerini ayaklarının altına serdiklerimiz..

Hesap ortada.. Bu böyle nasıl olacak hiç bilmiyorum..

Annelerimiz bize; "Siz bizden daha iyi olacaksınız. Çünkü bizler hidayetle şereflendiğimizde çocukluk devrimizi çoktan geçmiştik. Ama siz tertemiz bir sayfa olarak başladınız" derlerdi..

Peki, o temiz sayfaların bugünkü sahipleri olan biz anne-babalar, aynı cümleleri kurabilecek miyiz çocuklarımızın gözlerinin içine bakıp?..

Umutlanabilecek miyiz?..


Ummu Aişe 


..devamı »

Gökkuşağı Gibidir Çocuklar

Henüz yorum yok!

GÖKKUŞAĞI GİBİDİR ÇOCUKLAR

Gökkuşağı gibidir çocuklar. Rengarenk, sevinç ve heyecan kaynağı. Yağmurun bereketi gibi gelen. Hayrete ve tesbihe sevk eden. Donmuş ve solmuş hayata renk katar çocuklar. 

Oyunlarıyla, kahkahalarıyla, bitmek bilmeyen enerjileri, her gün yeni bir şeyleri keşfedişleri, gözler önünde büyüyüp yaratılışın en güzel numuneleri olmalarıyla.

Anneleri tembellikten, bitmişlikten kurtaran, sürekli zihni, kalbi, elleri, gözleri ile arayış ve araştırma içinde kılan, sorumluluğun verdiği ağırlığı zorluklarına rağmen sevgiyle hafifleten, 'göz aydınlığı' dualarının karşılığı olsun diye dualara dua ekleten rahmetin tezahürüdür çocuklar. 

Tabi çocuk sesinden, ağlamasından, kavgasından bunalmış, evi başına düşecekmiş gibi duran, şikayet ve oflarla rahatlayan anneler için değil neşe kaynağı olması, maddi manevi yüktür sadece çocuk. 'Aman kalsın' deyip düşüncesine bile tahammül edemeyen, "Kadın çocuk doğurma makinesi değildir" feminist mantığından pay almış, tek çocuğun idealliğini savunup bunu keyfine ve rahatına perde yapan annelere değil elbette sözümüz. 

Hayattan nefsi oranında zevk alan, uyku düşkünü, fedakarlığın Allah için olan kısmına yanaşmayan, ya çok pasif ya da başkalarıyla ilgilenmekten vakitsiz kalan çok sosyal (!) annelere de değil sözümüz. Onlar "Biz de çocukları seviyoruz" deyip arkasından onları TV. başlarına terk eden samimiyetsiz kişiliklerdir.

Müslüman annedir asrın karanlığında bir yıldız gibi parlayan. Gökkuşağının her renginden faydalanmak için ellerini uzattığında "Nasıl başarıyorsun?" diye soranlara, Allahın yardımını aşikâr gösteren azmin portresidir Müslüman anne. Çağın kafa karıştıran her oyununa karşı vahyin aydınlığında yol bulmayı çocuklarına ilk olarak öğreten, önder ve örnek olma çabasında bu düsturu hep ön planda tutandır Müslüman anne.

İnsan ve cin şeytanlarının kışkırtmalarına karşı niyetindeki ihlası kaybetmemek için sürekli zikrini ve sabrını tazeleyen, çocuğunu her öpüşüyle içine sevgi dolan, ardındaki ecri unutmayan bilincin adıdır Müslüman anne.

Ve işin edebiyatından uzak, yıllar da geçse asla unutulmayacak olandır Müslüman anne.




Ummu İbrahim
..devamı »

27 Şub 2015

Çocuk Gıdalarında En Fazla Kaçınılması Gereken Katkı Maddeleri

Henüz yorum yok!


ÇOCUK GIDALARINDA EN FAZLA KAÇINILMASI GEREKEN KATKI MADDELERİ

Uzmanların raporuna göre, çocuklarda hiperaktiviteye yol açtığı ispatlanan gıda boyalarının, koruyucularının ve suni tatlandırıcılarının üretimden ve satıştan kaldırılmasına karar verilmelidir.


İngiltere’de geçen yıl yapılan araştırmada, katkı maddesi kullanılan içecek tüketen çocukların, konsantrasyonlarını kaybettiği ve hiperaktiviteye yol açtığı rapor edildi. Araştırmanın yapıldığı dönemde hiperaktif çocukların ailelerini, renkli ürünlerin tüketiminin olası risklerinden haberdar olmaları yolunda uyaran Gıda Güvenliği Ajansından Başkan Dame Deirdre Hutton, ellerindeki kanıtların, bu boyaların gıdada kullanılmamasının akıllıca olacağını gösterdiğini söyledi. 

AB geçen yıl, çocuklarda hiperaktivite seviyesi ile gıdalardaki koruyucu ve katkı maddelerinin tüketimi arasında ilgi kuran İngiliz bilimsel araştırmasını değerlendirmeye karar vermiştir. 

İngiltere’de yapılan ve prestijli tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan araştırmada, gıdalara konan koruyucu ve renklendiricilerin çocuklarda hiperaktivite seviyesini yükselttiği belirlenmişti. Southhampton Üniversitesinde yapılan araştırmada bilim adamları, bir grup çocuğun bir bölümüne gıdalarda bulunan koruyucu ve katkı maddelerinden hazırlanmış bir kokteyl, bir bölümüne de sadece meyve suyu vererek, çocukların davranışlarını gözlemlemişlerdi. 

Araştırmanın başındaki Profesör Jim Stevenson ve meslektaşları, koruyucu ve katkı maddelerinin 3 ve 9 yaşları arasındaki çocukların hiperaktif davranışları üzerinde olumsuz etkisi bulunduğunu saptadıklarını belirterek, “Bulgular, bu maddelerin sadece hiperaktivite rahatsızlığı bulunan çocuklar üzerinde değil, tüm çocukların davranışları üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini gösteriyor” şeklinde açıklamada bulunmuştu. Yapılan araştırmada kullanılan katkı ve koruyucu maddeli karışımlar, çeşitli renklendiriciler, koruyucular ve tatlandırıcılar içeriyordu. 

RENKLENDİRİCİLER
E102* Tartrazine, E104* Quinoline Yellow, E107* Yellow 2G, E110* Sunset Yellow, E120** Kokineal,Karmin, E122* Karmoisine, E123* Amaranth, E124* Ponceau 4R, E127* Erythrosine, E128* Red 2G, E129* Allura Red, E131* Patent Blue V, E132* Indigo Karmin, E133* Brilliant Blue FCF, E142* Green S, E151 Black PN, E154* Brown FK 

KORUYUCULAR
E210* Benzoic acid, E211* Sodium benzoate, E212* Potassium benzoate E213* Kalsium benzoate, E214* Ethyl 4-hydroxybenzoate, E215* Ethyl 4-hydroxybenzoate sodium salt, E216* Propyl 4-hydroxybenzoate, E217* Propyl 4-hydroxybenzoate sodium salt, E218* Methyl 4- hydroxybenzoate, E219* Methyl 4- hydroxybenzoate sodium salt, E220 Sulphur dioxide, E221 Sodium sulphite, E222 Sodium hydrogen sulphite, E223 Sodium metabisulphite, E224 Pottasium metabisulphite, E226 Calcium sulphite, E227 Calcium hydrogen sulphite, E230* Biphenyl, E231* 2-Hydroxybiphenyl, E232* Sodium biphenyl-2-yl oxide, E233* 2-(Thiazol-4-yl) benzimidazole, E239 Hexamine, E249* Potassium nitrite, E250* Sodium nitrit, E251* Sodium nitrate, E252* Potassium nitrate

TATLANDIRICILAR

E950 Asesulfam, E951 Aspartam, E952 Sıklamid asit

Çocuklarda hiperaktivite, konsantrasyon eksikliği ve özellikle okumada öğrenme zorluğuyla ortaya çıkıyor. İngiltere, gıda boyalarıyla çocuklardaki hiperaktivite arasında bağlantıyı ciddiye aldı. Gıda boyalarının kullanımının tamamen yasaklanabilmesi için AB’nin karar alması gerekiyor. İngiliz Gıda Güvenliği Ajansı da bu suretle, İngiliz bakanlardan gelecek yıla kadar bu boyaları gönüllü olarak satıştan kaldırmalarını istedi. 

ABD’de 25 yılda hiperaktivite rahatsızlığı bulunan çocuk sayısı üçe katlanarak 2001-2002 yıllarında 2,84 milyona ulaşırken, Fransa’da da son verilere göre her 400 çocuktan biri hiperaktivite ilacı alıyor. 

Çocuklarımızı gerçekten seviyorsak hep birlikte el ele verelim Helal ve Tayyib bir hayat için gerekli olan Helal ve Tayyib ürünler tüketerek bu tehditlerden kurtulmalıyız. 



Gimdes'ten alıntılanmıştır.
..devamı »

24 Şub 2015

Kitap Listeleri 1. Bölüm: İslamî Romanlar

4 Yorum sayısı

KİTAP LİSTELERİ 1. BÖLÜM:
İSLAMİ ROMANLAR

Selamun Aleykum..

Sevgili Müslüman Anneler! 

"Hangi kitapları okusam? Kitap tavsiye eder misiniz?" diyen pek çok mail ve soru alıyoruz. Kimisine birkaç kitap önerisiyle dönüş yaparken, kimilerine dönüş dahi yapamıyoruz. Biz de; "Bu böyle olmayacak" dedik ve bir kitap listesi hazırlamaya karar verdik. 

İlk bölüm, İslamî romanlardan oluşuyor. İlerleyen günlerde inşaallah "fikir kitapları, aile-çocuk eğitimi, çocuk kitapları" gibi başlıklarda da listeler hazırlamayı planlıyoruz. 

Bu kitaplar, kitap okumayı sevdiren kitaplar.. Kitap okuma alışkanlığı olmayan veya vakti olmayan yada gençliğine dönmek isteyen annelerin bir solukta bitirebileceği cinsten.. Ayrıca 10-12 yaşından sonra -konu ve içeriği dikkate alınarak- çocuklarımıza da rahatlıkla okutup İslamî bilinç aşılamaya çalışacağımız kitaplar...

Okuyup istifade etmeniz temennisiyle.. 


1-      Bir Küçük Osmancık Vardı - Hasan Nail Canat
2-      Yasemen - Hasan Nail Canat
3-      Gül Yarası - Hasan Nail Canat
4-      Günahkar Baba - Hasan Nail Canat
5-      Bir Avuç Ateş - Hasan Nail Canat
6-      Nur Dağındaki Çocuk - Hasan Nail Canat
7-      Yaralı Serçe - Hasan Nail Canat
8-      Kırımlı Murat Destanı - Hasan Nail Canat
9-      Ana Yüreği - Sabiha Ateş Alpat
10-   Zamanın Zeynebi - Sabiha Ateş Alpat
11-   Kardeş Kurşunu - Sabiha Ateş Alpat
12-   Üvey Anne - Ahmet Lütfi Kazancı
13-   Kaynana Münevver Hanım - Ahmet Lütfi Kazancı
14-   Mushaflar ve Bombalar - Ahmet Pakalın
15-   Şehit Hama - Ahmet Pakalın
16-   Müslüman Savaşçı - Sadık Tekin
17-   Bir Soluk Cennet - Sadık Tekin
18-   Güller Ağlar Ülkemde - Nehir Aydın Gökduman
19-   Eylülle Gelen - Nehir Aydın Gökduman
20-   Düşler, Umutlar, Yarınlar - Nehir Aydın Gökduman
21-   Prangalar Denizi - Nehir Aydın Gökduman
22-   Şimdi Dirilmek Vakti - Nehir Aydın Gökduman
23-   Karanlıkta Biri Var - Nehir Aydın Gökduman
24-   Özgürlük Ateşi - Nehir Aydın Gökduman
25-   Sabah Yakın Değil mi? - Mecbure İnal
26-   Deli Gömleği - Hüseyin Kartal
27-   Tunus Kıyamında Bir Şehit Ömer - Hüseyin Kartal
28-   Sevdama Kurşun Sıktılar - Hüseyin Kartal
29-   Ve yollara Günah Diktiler - Hüseyin Kartal
30-   Yanık Buğdaylar - Ahmet Günbay Yıldız
31-   Ekinler Yeşerdikçe - Ahmet Günbay Yıldız
32-   Dallar Meyveye Durdu - Ahmet Günbay Yıldız
33-   Aynada Batan Güneş - Ahmet Günbay Yıldız
34-   Gönül Yarası - Ahmet Günbay Yıldız
35-   Benim Çiçeklerim Ateşte Açar - Ahmet Günbay Yıldız
36-   Figan - Ahmet Günbay Yıldız
37-   Yıllar Geriye Dönse - Ahmet Günbay Yıldız
38-   Afedersin Hayat - Ahmet Günbay Yıldız
39-   Mavi Gözyaşı - Ahmet Günbay Yıldız
40-   Ülkemin Açmayan Çiçekleri - Ahmet Günbay Yıldız
41-   Minyeli Abdullah - Hekimoğlu İsmail
42-   Huzur Sokağı - Şule Yüksel Şenler
43-    İdamlık Genç - Emine Şenlikoğlu
44-   Maria - Emine Şenlikoğlu
45-   Çin İşkencesi - Emine Şenlikoğlu
46-   İnsanlık Ayağa Kalk - Ali Erkan Kavaklı
47-   Gülü Koklayamadım - Ali Erkan Kavaklı
48-   Haram Lokma - Raif Cilasun
49-   Sefer Vakti - Esma Yakar
50-   Müslüman Kadının Adı Var - Şerife Katırcı
51-   Bir Kimlik Lütfen - Üstün İnanç
52-   Yalnız Değilsiniz - Üstün İnanç
53-   Siyah Zambak ve Merve - Sevim Asımgil
54-   Gönül Doktoru - M. Yaşar Kandemir
55-   Kar Çiçeği - Bahattin Yıldız
56-   Güllerin Vedası - Bahattin Yıldız
57-   Kalbimin Düştüğü Yerdeyim - Habbab Çetin Akdeniz
58-   Guantanoma Pakistan - Habbab Çetin Akdeniz
59-   Aşk Düşünce Yollara - Münib Engin Noyan
60-   Alim ve Tağut - Yusuf el-Karadavi
61-   Zindan Hatıraları - Zeyneb Gazali
62-   Dullar Kampı - Meral Maruf
63-   Hicret Günleri - Meral Maruf
64-   Cakartalı Mücahide - Necib el-Kıylani
65-   Savaş Ritimleri - Cahit Zarifoğlu
66-   Bir Firavun Bir Mücahit - Yusuf Koç
67-   Salyangoz - Mustafa Halife
68-   Moskof Mezarlığı - Kıyamoğlu Sancaktar
69-   Özgürlük Savaşçıları - Kıyamoğlu Sancaktar
70-   Zaferin Bedeli - Kıyamoğlu Sancaktar


Müslüman Anneler Heyet



..devamı »

22 Şub 2015

Adayış Risalesi / Mustafa İslamoğlu (Kitap Özeti)

1 Yorum sayısı


ADAYIŞ RİSALESİ


Kitabın adı: Adayış Risalesi
Yazarlar: Mustafa İslamoğlu
Yayınevi: Düşün Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 128


“İmrân'ın karısı şöyle demişti: "Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin."
Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi.
 

Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” (Âl-i İmrân 35, 36)
                   
Bundan yıllar önce, henüz on dört on beş yaşlarında iken Al-i İmran suresinde Hanne ve kızı Meryem’e rastladım. Kuran bana o kadar güzel tasvir etmişti ki bu yüce kadınları, adamak ve adanmak duygusunu iliklerime kadar hissetmiştim. Ve ardından Meryem’e nice mektuplar yazmıştım gizli gizli… Hanne ye büyük bir hayranlığı büyütmüştüm içimde.

Henüz küçüktüm, adamak ve adanmanın ne demek olduğunu anladığımı sanmıştım. Neden kimse evladını adamıyor? Neden kimse Hanne olmaya çalışmıyor diye hayıflanır dururdum. Ve yıllar geçti, büyüdüm. Dünyayı tanımaya, tümseklerinden inip çıkmaya başladım… İnsanoğlunun karmaşık yapısını anladıkça herkesin temennisine neden ulaşamadığını nihayet anladım.

Bu muhteşem insanları okuyup ta “bende adayacağım” diyen ne çok kadın vardı… Ama bunu sadece söylemde bırakmayıp eylem boyutuna taşımak… İşte asıl mesele hep burada düğümlenmekteydi… Bunu başaranlar ne kadar da azdı. Çünkü “Adadım” demek bir son değil başlangıçtı. “Adadım” dediğinde dünyalıklar, nefis, şeytan ve çevre çepeçevre kuşatarak engel olmaya çalışırdı. Niceleri hayatın içine girip zorluklarla karşılaştığında bir zamanlar kurduğu düşleri unutuverdi. “Bunlar çocukça düşünceler, bu zaman da evlat yetiştirmek kolay mı? Benim çocuğum hiçbir şeyden geri kalmasın, bazı şeyleri abartmamak en iyisi” diyerek bir çırpıda, hedeflerini çöpe atıverdiler.    

Kimileri de tam tersi yaklaştı meseleye… Hayatı tanımazken Hanne olma düşü kurdular, ancak bu noktada çakılıp kalmadılar. Hayatın bin bir zorluğu ile yüzleştikten sonra “kâmil bir Müslüman” yetiştirmenin hiç kolay olmadığını kavrayıp daha çok bilendiler. Daha bir kulak verdiler onların sesine… Daha bir sokuldular yamaçlarına… “Zormuş bu iş, biz almayalım” demediler… İşin ciddiyetini kavrayıp hiç vakit kaybetmeden talip oldular “adama” eylemine.

Hanne ve Meryem’in daha iyi anlaşılması için Mustafa İslamoğlu’nun “Adayış Risalesi” kitabı mutlaka okunmalı. Kitap bu konuda yazılmış en güzel çalışmalardan birisi. Birde İmran ailesini, Zekeriya’yı, Meryem’i, Yahya’yı konu alan ayet grupları çeşitli tefsir kitaplarından okunduğunda konu daha güzel anlaşılacaktır. 

Bazen Müslüman bir toplumda yozlaşmalar başlar… Günahlar yayılıp normalleşir… Hayırlarda yarışmak şöyle dursun küçük bir sevap işlemek bile zorlaşır… Tembellik, gevşeklik, sıradanlık toplumun karakteri haline gelir. Her şey eskir; Müslümanlar, kitaplar, hocalar, abiler, ablalar, önderler eskir. Konuşurlar ancak sözleri kendilerini bile yenilemez. Derken birbirine benzeyen uyuşuk kalplerde yankısını yitirir ayetler.

Sonra ansızın bir şey olur… “Adanmış bir çocuk” çıkar sahneye… Bir çocuk çıkar ve büyümeye başlar… Her sözü bir çığır olur. Hey eylemi Müslümanlara unuttuklarını hatırlatır. Koca koca Müslüman adamların dile bile getiremediği hayırlarda öncü olur… İşte bu adanmış çocuk toplumun değişim mayası oluverir. Herkes onunla yeniden kıvama gelir. Bu çocuk gibi birkaç adanmış çocuktan oluşan çekirdek kadro, yığınları sarsıp kendine getirmeye yeter. Adanmış Bir çocuk bir toplumu değiştirirken aslında adamayı bilen bir anne bir toplumu değiştirmiştir. Bir anne tıpkı Hanne gibi Rabbine usul usul niyazda bulunmuştur. “Rabbim ben karnımdakini sana adıyorum, onun müslümanca yetişmesi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım, onu benden kabul buyur” diye yalvarmıştır. Hanne olmaya niyetlenmiştir ve Meryem gibi bir evlat, İsa gibi bir torun düşlemiştir. Odasında, seccadenin başında bile dünyayı sallayabileceğinin bilincindedir. Çünkü Allah Teala değişimi bazı yasalara bağlamıştır. Aynı sebepler işlendiğinde aynı sonuçlara ulaşılır. Zaten Hanne de bundan dolayı anlatılmadı mı bize?

Kıssa şunun altını çiziyor; Bütün toplumu etkileyen süreç bir annenin duasıyla başladı! Sonra âlemlere üstün kılınan Meryem dünyaya geldi. Ondan da büyük bir mucize olan İsa doğdu. Babasız doğan İsa beşikte konuşarak haktan sapan İsrailoğulları’nı hakka çağırdı. İsa zincirin son halkası Hanne ise başıydı. Ve Allah’la irtibatı sağlam bir anne, koca bir nesil çıkarmış oldu ortaya…

İmran ailesi toplum içinde sayılan, sevilen bir aile. İmran ve Hanne’nin yıllar geçtiği halde çocukları olmamış. Hanne uzun zaman evlat hasreti ile Rabbine yalvarmış yakarmış. Fakat Allahın takdirine boyun eğip isyandan daima uzak duran muttaki bir kadın olmuş. Değil mi ki her şey Allahın elinde… O dilediğine kızlar, dilediğine oğullar verir, dilediğini de evlatsızlıkla imtihan eder. Kula düşen kabullenip imtihanın hakkını vermektir. Yıllar geçse de, özlem artsa da “Neden ben?” dememektir. İşte Hanne bizim için evlatsız kaldığımızda nasıl davranacağımıza da örnek, evlat sahibi olduğumuzda da… Hanne’yi daha iyi tanıyabilmek için ayetten anladığımız bazı özelliklerinden tek tek bahsetmeye çalışacağım inşallah;


Hanne’nin en önemli özelliği Rabbi ile irtibatının sağlam olması. O evlat sahibi olurken çevresi, eşi, yakınlarıyla değil Rabbiyle irtibat kurmayı tercih etti. Önce ona açtı ellerini ve duanın en güzel kıvamını yaşadı… Bu dua halinden bir an bile uzaklaşmadı. Kimseye işittirme gereği duymadan usulca yaptığı bu dua, Allah tarafından bütün insanlığa işittirildi. Samimiydi… Gerçekti… Onun Allah’la irtibatının çocuğu olmadan da çok sağlam olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü hayatının her safhasında Allah’ı hatırlamayan böyle zor bir anda nasıl Allah’la bağ kurabilir ki? O, her derdini Allah’la çözmenin şifresini yakalamış bir kadındı. Derdinin dermanını başka yerlerde arayanlara ikaz olan bir kadın… Evlat yetiştirmek gibi muazzam bir işin Allah’tan uzak bir kalple mümkün olmayacağına işaretti. Kurulan hayaller, bol keseden dile getirilen söylemler, okuduğumuz birkaç kitap, danıştığımız pedagog ya da psikolog bir çocuğu yetiştirmeye yeter mi? Her şeyin tek sahibinin yardımı olmadan anne ve babanın hiçbir gücünün olmadığını anlatan bir örnekti Hanne.

Hanne eğitime çocuğu henüz karnında iken başlamıştı. Meryem’e daha karnında iken “Sen yüceler yücesinin kapısına adandın, haberin olsun” diye şefkatle fısıldıyor… Şimdiden Allah’la kurduğu iletişim ve bağlılıkla ona örnek oluyor. Çünkü o mutlaka hissedecek bunları… Meryem annesinin karnında bu hislerle ete kemiğe bürünecek, onun imanına şahit olacak… Çünkü cenin annenin bütün duygularından etkilenir. Anne bunun bilincinde olmalı. Ona olumsuz sinyal verecek her türlü işten, ortamdan, konuşmadan tecrit etmeli kendini. Hamilelik süreci telef edilmemesi gereken bir süreç. Ufak şeyleri büyütmek, sürekli olumsuzlukları düşünmek, stres yumağı haline gelmek çocuğa direk zarar vermektedir.

Hanne şükreden bir kuldu. Yıllarca evlat hasreti çekmesine rağmen bir tanecik evladını mabede adayabilmişti. Onca zaman beklediği evladını sadece şükür için adadı… Kendisine verilenlerin değerini bilen biri o. “Bu yaşıma kadar bana çocuk verilmedi, neler çektim ben!” demedi. “Bu kadar zaman sonra bile Allah benim evlat duamı kabul etti” diye düşündü.  Böyle düşünmeyen kişi verebilir mi evladını? Hem onun en büyük derdi evlatsızlık olsaydı, “Aradığıma kavuştum” der onunla yetinirdi. Ama derdi Rabbine şükrederek yaşamak olduğu için kendisine verileni sahibine adamaktan geri kalmadı. Sahip olduklarını Allah’a yaklaşma vesilesi kılmak müslümanın yaşam felsefesi olmalı. Böyle olmazsa bize verilenler, bizi Allahtan uzaklaştırır. Bir evlat, bir eş ya da bir nimet kişiyi ya Allahtan uzaklaştırır ya da O'na yaklaştırır. 

Hanne zor zamanda anne olmanın simgesiydi. Çünkü evlat müjdesi aldığında yaşı ilerlemişti. Sonra da hamilelik sürecinde eşi İmran vefat etti. Dahası, İsrailoğulları gibi zor bir toplumda yaşıyordu. Ama buna rağmen anneliğin hakkını vermeliydi. Adayan bir anne olmak için şartların oluşmasını bekleyenler daha çok bekleyecekler anlaşılan. “Her şeyim tam olsun, sorunlar olmasın, bana her an destek olan bir çevrem, her dediğimi yapan bir eşim, benim gibi düşünen akrabalarım olsun” diye beklemek biraz ütopik kalıyor ne yazık ki. Halbuki Hanne eşi vefat ettiğinde bile duruşunu bozmayan bir anne olduğu için davası başarıya ulaştı.

Hanne toplumdan tepki alacağını bilmesine rağmen evladını adadı. Bir anne evladını adamaya niyet ettiğinde pek çok baskıyla karşılaşır. Hem içten, hem de dıştan… Anne bu muazzam adayışı gerçekleştirmek için bütün bu baskılardan kurtulmalıdır. Önce iç baskılardan; yani nefis ve şeytanın köleliğinden, sonra da dış baskıdan; yani toplum, kültür, gelenek baskısından sıyrılmalıdır. Hanne hem kültürel hem de dinsel gelenek baskısına maruz kalmıştı. Çünkü İsrailoğulları’na göre kız çocuğu mabede adanamazdı. Kadınlar aşağılanan varlıklardı. Hanne'nin böyle bir eylemi aklından bile geçirmemesi gerekiyordu. Ama o toplumun eleştirilerine hiç aldırmadı. Hatta kendi iman gücünün farkına varıp bozuk gidişata darbe vurmaya aday oldu. Allah da onun ve kızının vesilesi ile erkek asabiyetini yıktı.  

Hanne “Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum” diyerek hassasiyetini ortaya koydu. Anneliğin yedirmek, içirmek, giydirmek olmadığı, Hanne'nin taşıdığı kaygıdan belli. Onun kaygısı bebeğini maddi açıdan korumak değil manevi açıdan korumaktı. Şeytandan, günahlardan, ayağını kaydırabilecek her ortamdan, her sözden, her bakıştan… Anne, içinde yaşadığı zaman ve zeminin saptırıcılarını iyi bilmeli. Çocuğu bilinçli ya da bilinçsiz nerelerden etkilenebilir? Şeytanın sızabileceği çatlaklar nelerdir? Anne bunları düşünmek ve evladından uzak tutmak zorundadır.

Yoksa küçücük bir çocuk nereden bilecek bazı şeylerin kendisini nasıl da olumsuz etkileyeceğini? İzleyeceği bir karenin bilinç altında yer edip kendisini yönetebileceğini… Dinlediği bir sesin ruhuna işleyeceğini…  Edindiği bir arkadaşın bütün hayatında rol oynayacağını… Dinlediği hikâyelerin, oynadığı oyunların ileride alacağı kararları etkileyeceğini… Kendisine sevdirilen şahsiyetleri ömrü boyunca takip edeceğini nereden bilecek? Çocuk belki bilmez bütün bunları ama anne bilmelidir. Bilmek zorundadır. Evlat sahibi olacağını öğrendiği andan itibaren bunlara kafa yormayan bir anne, hiç de üstüne vazife olmayan konulara kafa yormaya başlar ne yazık ki.       

Ve daha sayamadığımız pek çok özelliği var Hanne’nin. Ayetin devamında ise Meryem’den bahsediliyor. Yani adağı kabul olan bir annenin özelliklerinden sonra adak olarak kabul edilen çocukta neşet eden özellikler de zikrediliyor. Ancak ben yazıyı daha fazla uzatmamak için bu geniş konuya değinmeyeceğim.

Okuyup istifade etmeniz dileği ile… Allaha emanet olun.


Ummu Ruveyda



Editör Notu:
Adayış Risalesi'ni tavsiye etmemiz, Mustafa İslamoğlu'nun bütün kitaplarını tavsiye ettiğimiz ve her görüşünü tasvip ettiğimiz anlamına gelmez. Pek değerli eleştirmenlerimize duyurulur. 


..devamı »

21 Şub 2015

Konferansa Davet

Henüz yorum yok!

KONFERANSA DAVET


Konu: 

SUBLİMİNAL MESAJLAR
"Ele Geçirilen Bilinçaltımız"


Konuşmacı:

Ummu Reyhane

Tarih:

10 Mart Salı

Saat:

13.30 - 16.00

Yer:

Necmettin Erbakan Üniversitesi 
Erol Güngör Konferans Salonu
KONYA

Not:

Programımız Sadece Bayanlara Özeldir.



Müslüman Anneler Ekibi ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin ortak organizasyonudur.






..devamı »

19 Şub 2015

Yarın Daha Güzel Olmalı

Henüz yorum yok!

YARIN DAHA GÜZEL OLMALI

Yine günlerden bir gün... Ve günün koşuşturmacısında yine  kendine vakit ayıramayan yorgun bir anne... Zihnini meşgul eden onca şeye rağmen sessiz ve sakin yüreğiyle hayallere dalan bir anne...


Çocukları büyümüştür, Allah yolunda yürüyen, Allah için hayat sürdüren takvada örnek ve önder şahsiyetler  olmuşlardır... Birden annenin yüzünde bir gülümseme ile yorgunluğu bir nebze yok olmuştur ve dilinde hayal etmesi bile güzel sözcükleri...

Ve hatıralar canlanır gözlerinde... Annelik der buluğ çağlarında kendisine çok da yakın olmayan, mahiyetini kavrayamadığı ve ''Anne olunca anlarsın'' sözlerine muhatabı bir kişiydi..

Ve şimdi anneydi... Anne olmak ne demekti? Anne olmak vermekti... Karşılıksız vermek... Karşılığını sadece Rabbinden bekleyerek... Anne olmak sırf O'nun için O'nun adına saatlerinden vermek, sevdiğin ve yapmayı istediğin onca şeyi bir kenara bırakarak yarınlara umut ekmekti... Anne olmak bu umutla güçlenmek ve bilenmekti... Tüm  söylenenlere inat, tüm acıyıcı bakışlara aldırış etmeden sabaha ermekti... Anne olmak sabretmekti... 

Sabrı öğretirken sabrı öğrenmekti... Dilinden düşürmediği duasıyla sendelememekti... Anne olmak nice zahmetle taşıyıp dünyaya getirip büyüttüğü yavrusunu teknolojiye kurban etmemekti... Safiyane hayallerine  saf olmayanların girmesine  izin vermemekti... Dünyasını düşündüğümüz kadar ahiretini düşünmek, karnının aç olup olmadığını, rahat uyuyup uyumadığınısoğukta üşüyüp üşümediğini düşündüğü kadar yarın Rabbinin huzurundaki hesabını düşünmek, tasa etmek ve ne yapabilirim düşüncesiyle uykusuz gecelemekti...

Anneydi  o... Yüreğinde fırtınalar kopsa, bazen ümitsiz  ve çaresiz  kalsa, yüreği daralsa bunalsa da... Bazen ağır geldiğini, yetemediğini,  güçsüz kaldığını hissetse de... Gözyaşlarını saklayıp sıcacık gülümsemesiyle çocuklarına sevinç olmaya devam etmesi gereken kişiydi... Anneydi... Hayal kırıklıklarını, durgunluklarını, öfkelerini,  hüzünlerini, acılarını ve özlemlerini seherlere saklamalıydı... Çünkü yarın bu günden daha güzel olmalıydı...


Misafir Kalem: Ummu Nesibe

..devamı »

17 Şub 2015

Bebeğimle Adım Adım / 2. Bölüm

1 Yorum sayısı

BEBEĞİMLE ADIM ADIM 
(Hamilelik Günlüğü 2. Bölüm)
Sevgili anne adayları,

Haftalar ne kadar çabuk geçiyor, değil mi?..

Acaba bebeğimizi kucağımıza aldığımızda da böyle hızlı akıp gidecek mi zaman ellerimizden? Acaba biz daha ne olduğunu anlamadan büyüyüverecek mi?.. Düşüncelere dalıyorum, hayaller kuruyorum ve kendi kendime evhamlar, korkular üretmeyi çok iyi başarıyorum şu aralar... Bunlar en basitleri... İnsanın aklına daha neler gelmiyor ki?

Etrafıma bakınca herkesin bir imtihanı var ve en zor olanları evlatla imtihan gibi görünüyor, tabii bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Ama elhamdülillah dua gibi arkamızı yaslayacağımız bir kaleye sahibiz. Biliyoruz ki Rabbimiz, kendisine açılan elleri geri çevirmez ve kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. Biz aciz insanlar ne kadar çabalarsak çabalayalım Allah’ın dilediğinden başkası olmaz... Özellikle insan hamilelik döneminde bunu daha çok hissediyor, karnındaki çocuğun sağlıklı olup olmadığını, ilerde nasıl bir kul, nasıl bir evlat olacağını vs. hiçbir şey bilmiyorsun, zaten bilsen de değişmez, onu içinde taşıyorsun ama müdahale edemiyorsun, gücün dua ve halis niyetten başka hiçbir şeye yetmiyor...

Bir de adamak.. Daha doğmamış evladını Allah’a adayan İmran’ın karısı Hanne gibi... Hani yavrusunu adadıktan sonra Rabbinden onu kabul buyurmasını istemişti... Ne yüce bir edep...
Adayış Risalesi kitabını okumaya başladım ve bütün anne adaylarına tavsiye ederim. Hanne’nin evladını adayış sürecini, Allah’ın, mabede adamasına rağmen kız çocuğu vererek Hanne’yi nasıl imtihan ettiğini ve kadının toplumdaki gerçek mevkii olan anneliğine nasıl dikkat çektiğini ele alan bir kitap...

Benden duymamış olun da; Ummu Ruveyda abla da kitabın özetini yapacakmış, vaktiniz falan olmuyorsa en azından özeti kaçırmayın bence :)

 “...İşte bu noktada "hayat kitabı" olan Kur'an'ın teklif ettiği yöntemlerden biri olan adayış sürecini başlatmak, sorunlarımızdan birinin daha çözümünde bize kolaylık sağlayabilir.
Doğumevinin kapısında heyecanla bekleyen baba adaylarından kaçta kaçı çocuklarının seslerini daha ilk duyduklarında İmran'ın kadınının gösterdiği "erkekliğin" binde birini göstererek, "Ya Rabbi, bunu sana adadım, benden kabul buyur!" diyebilmektedir?
Allah'ın kendisine üç, beş, yedi evlat verdiği Müslüman babalar hepsini kendi yolunda harcadığı bunca evlattan birini dahi O'nun yoluna kalben, ihlasla bağışlamıyor, "Eti de kemiği de senin, senin dîninin ya Rabbi" diyemiyorsa; dahası en mütedeyyin anne-babalar dahi İslâmî hassasiyetinden kuşku duymadıkları evlatlarının, bir akşam eve geç gelişi karşısında gözleri parlıyor, yerlerinde duramıyorlarsa, şehadetten sözeden evlatlarına, "Aman, o nasıl söz? Allah korusun!" diyorlarsa, Allah'ı sevdiklerine kimi inandırabilirler ve nasıl yücelir dinin yerlerde sürünen sancağı?..”

Ablam; “Okuyabildiğin kadar kitap oku, bebek doğunca bir süre sadece heybeden kullanmak zorunda kalıyorsun J” dedi, bu yüzden günümün çoğunu kitap okuyarak geçirmeye çalışıyorum...

Kur’an hatmine başladım, hamilelik boyunca en az bir defa bile olsa bitirmek istiyorum. Özellikle sabah vakitlerinde ve hafif sesli okumak hem beni çok rahatlatıyor hem de bebeğimin bu sesi duymasını ve şimdiden kulak aşinalığı olmasını temenni ediyorum. Onun dışında iş yaparken, otururken Kur'an dinlemeye çalışıyorum... Sabah akşam dualarına, günlük dualara daha çok önem vermeye gayret ediyorum... Daha dokuzuncu haftasındayız ama şimdiden maddi-manevi sorumluluklarımız başladı..

Ben de her anne adayı gibi hamilelik sürecinde olacak pek çok şeyi merak ediyorum. Mesela ne zaman kıpırdamaya başlayacak ve ben neler hissedeceğim?  Geçenlerde internet sitelerinden birinde bununla ilgili bir şeyler okurken “Bebeğinizin kıpırdaması için yüksek sesle ve hareketli müzikler açıp mp3 çaların hoparlörünü karnınıza dayayın” diye bir tavsiyeyle karşılaştım... Gülünür mü ağlanır mı bilemedim...Bunu okuduğum yer herhangi bir sağlık sitesiydi ama ne bileyim insanın hayat görüşü ne olursa olsun, daha minicik yavrusunun kulağını hiç düşünmeden nasıl öyle şeylerle kirletebilir? Demek ki biz müslüman anneler olarak çocuklarımızın kulaklarına daha anne karnındayken haramı yaklaştırmamalıyız... Gereksiz ve faydasız şeylerden kendimiz uzak durarak Rabbimizin emanetini de onlardan uzak tutmalıyız...

Psikolojimde epey değişiklikler hissediyorum...Pek duygusal biri değilim normalde, ergenlik çağımdan sonra ağladığım sayılı, hemen hemen hepsini hatırlarım ama şimdi sokakta ağlayan bir çocuk görsem gözlerim doluyor. J

Aksi gibi bugünlerde karşıma hep doğumda ölen kadın haberleri çıkıyor. Geçenlerde "Ya doğumda ölürsem" diye düşündüm ve sonra etrafımdakilerin hallerini tahmin ettim tek tek.. En son annemin, eşimin, kardeşlerimin nasıl üzüldükleri geldi gözümün önüne ve onlara kıyamayıp başladım ağlamaya, tabi durumun komikliğini fark edince de gülmeye...J  Neler oluyor bana bilmiyorum, geçicidir inşallah..J

9 haftalık bebeğin boyu yaklaşık 2 cm, ağırlığı 2 gram kadarmış. Artık göz, dil, parmaklar gibi pek çok organı oluşumlarını tamamlarmış.

2 gram diyorlar ama merdiven falan çıkarken pek de öyle olmuyor...Anne adayının kalp atışlarının hızlanması, ani hareketlerde nefesinin tıkanıp kalması normal şeylermiş... Benim en çok hissettiğim bunlar, halsizlik ve uykuya düşkünlük...

Ablam; "Ooo yatır hazretleri, saat kaç oldu?" diye takılıyor sürekli... Çok uyumamam lazımmış, günlerim elden gidiyormuş, boş durmamalıymışım, uykumun gelmemesi için dik oturmalı, gerekirse sandalye üzerinde olmalı, arada kuru üzüm yiyerek ağzımı meşgul etmeli ve vaktimi güzel değerlendirmeliymişim... Haklı tabii, günde yarım saat ancak kitap okuyabildiği günlerini yaşadığı için insan öyle oluyor demek ki...

Mide bulantısı vs. şimdilik pek yaşamadım elhamdülillah... Yaşayanların da Allah yardımcıları olsun, zordur eminim... Ama her şeyin iyi tarafına bakmak lazım, ne güzel, sürekli “Anne ben buradayım” diyorlar, sevincimizi hep yeniden hatırlatıyorlar bize...

Son olarak kendime bazı perhizler belirledim... Bunlara dikkat ediyorum, içinde bulunduğum herhangi bir gafletin ilerde çocuğumun ahlakına sirayet etmiş olarak karşıma çıkmasından korkuyorum...

1-Helal gıda:

Pek çok anne adayı kardeşimin, hiç dikkat etmeksizin önüne ne gelirse yiyip içtiğini görünce çok üzülüyorum. Artık sadece kendimizden değil çocuğumuzdan da sorumluyuz.

Günümüzde her ne kadar doğallıktan uzaklaşılmış, her şey katkılı, yapay olmuş olsa da, helal gıda sektöründe de pek çok çalışmalar yapılıyor. Bunları araştırıp ona göre hayatımıza oturtmalıyız.
Allah 9 ay gibi bir alışma süreci vermiş bir anne adaylarına. Bu süreci iyi değerlendirip hayatımızda helal gıdayı en önemli dertlerimizden biri haline getirmeliyiz.

2-Televizyon, dizi, film:

Duyduğumuz ve gördüğümüz şeyler bebeği mutlaka etkiliyor. Bununla ilgili pek çok bilimsel araştırma mevcut. İsteyen arkadaşlarımız araştırabilirler.

Elhamdulillah evimizde yok ama akrabalarımıza falan gittikçe televizyonlu odadan uzak durmaya çalışıyorum. Orası radyosyonlu bölge benim için. Anne-çocuk ruh sağlığına zararlı.

Hiç beklemediğim anda çıkan bir felaket haberi, günlerce rüyalarımda kabus olabiliyor. Hamilelik döneminde duygular zayıf olduğu için şeytan kapı aralamakta daha bir ustalık gösteriyor. Nerede kötü bir şey varsa, günlerce gözümün önüne döndürüp döndürüp getiriyor.

İster televizyon olsun ister internet, ekran başında çok zaman geçirmemeye gayret ediyorum. Bebeğimin aklı ve gönlü kirlenmesin diye. Bana emanet edilen o tertemiz sayfayı, benim bile anlamakta zorlandığım kötülüklerle doldurmak istemiyorum.

3-Olumsuz insanlar:

Hayata sürekli olumsuz bakan, etrafına negatif enerji saçan bu insanlar maalesef müslümanların arasında da çok fazla varlar. Bazen ailemizden biri, bazen en yakın arkadaşlarımızdan.

Bu dönem riskli. Olumlu şeyler duymaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Onun için bu tip insanlarla karşılaşmalarımızı azaltmaya gayret ediyorum. Kafam rahat olunca, kalbim de daha huzurlu oluyor.

Umudum taze kalıyor. Namazlarım, okumalarım, düşüncelerim daha sağlıklı oluyor. Tabii bu da direkt olarak bebeğimi ve onu taşıyan bedenimi etkiliyor.

Bu ay da bu kadar sevgili dostlar. İnşaallah gelecek bölümde yine güzel haberlerle buluşuruz. Sizin de  bana tavsiye ve önerileriniz olursa çok memnun olurum.

Allah'a emanet olun... Selam ve esenlikle kalın...

Zeynep



 Bu resim de anne adaylarına küçük bir hediye.. Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın :) 

..devamı »