Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
BENİ NEDEN DİNLEMİYORLARDI? 10 MADDEDE BEBEKLERDE GAZ SANCISI NASIL ÖNLENİR? TELEVİZYON HAKKINDA DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR EVLİLİK MANİFESTOSU EN GEREKLİ DEVRİM: MİDE DEVRİMİ

15 Eki 2014

Çocukluk Sırrı -3- / Adem Güneş (kitap özeti)

Henüz yorum yok!
ÇOCUKLUK SIRRI -3-


Batı Pedagolojisinin Hedefi; Etken Bireysel Çocuk Nasıldır?

Geçmiş dönemlerde eğitimdeki hedef, anne-babanın sözünden çıkmayan, kendi fikirlerini ifade etmeyen edilgen çocuk yetiştirmekti. Ancak bu mantıkla yetişen çocuklar ebeveyne ya da toplumun kurallarına bir süre zorunlu olarak boyun eğseler de ileriki dönemlerde isyan ettiler. Örneğin; saldırganlaşmaya, yetişkinlerin gireceği depresyonlara girmeye, kavga, kapkaççılık, bağımlılık gibi davranışlar sergilemeye başladılar.

Bu nedenle günümüzde edilgen çocuk yerine, yapması gerekeni yapan, hayata karşı mücadele içinde olan etken ve bireysel çocuk yetiştirmek tercih edilmeye başlandı. Hâlbuki “bireysel çocuk” yetiştirmek ebeveynin kendi geleceğini yok etmesidir aslında. Çünkü kendi ayaklarının üzerinde durmaya programlanan bireysel çocuk, kendinden başkasını düşünmez, anne-babasını ayağına takılan engel olarak görür. Örneğin kariyeri söz konusu olduğunda anne-babanın ihtiyacını değil kariyeri tercih eder.  Hatta anne-babanın cenazesine dahi iş yoğunluğundan dolayı katılamayanlara şahit oluyoruz. İşte ebeveyni sadece bayramdan bayrama arayan bir nesil, bu mantığın ürünüdür.

Hâlbuki bizim hedefimiz; “etken ve kolektif çocuk” yetiştirmektir. Yani kendi başına ayakta durabilir ama asla sadece kendisini düşünmez. Çevresi ile sıkı bağlar içindedir.  

Çocuğun gerçekten etken olması başka, etken gözükmesi başkadır.

Anne-babası tarafından sindirilmeye çalışılan çocuk bir süre sonra isyan duygusu ile ayağa kalkabilir. Etrafından korkmayan, kendini ifade edebilen bir çocuk portresi çizer ve dışarıdan bakıldığında “etken” sanılır. Ancak bu gerçek bir etkenlik değildir. Çocuğun gördüğü baskılar, hakaret ve şiddet onu duyarsızlaştırmış ve ebeveyne karşı dik durmaya yönlendirmiştir. Bu ancak isyan etmektir, etkenlik özelliği değildir.

Böyle bir çocuk, çocukluk döneminde yaşadığı acıları tekrar yaşamamak için hayatı boyunca elinden gelen tüm direnci sergiler ve kendini ezdirmemeye çalışır. Etrafındaki insanlara karşı hınç duymaya kendini onlardan korumaya başlar.

Yazar etkeni ikiye ayırıyor; duyarlı etken, duyarsız etken. Örneğin; Hitler etkendir. Kendi duygu ve düşüncelerini istediği gibi kullanabilmekte, hayal dünyasına göre etrafındaki herkesi şekillendirebilmektedir. Ancak kendisini döven babası ile ilişkisi onun “duyarsız etken” olmasına yol açmıştır. Bununla birlikte “bireyseldir” de. Kendi milletinin insanlarına gelecek hazırlamak için başka milletlere acımasızca davranmak ancak “etken ve bireysel” bir çocuğun yapabileceği davranıştır.

Anne-babası tarafından olumsuz davranış gören çocuğa iki seçenek sunulmuş olur; Ya benliğini koruyamayarak kişiliği silinmiş bir insan olmak ya da baş kaldırarak topluma ve ailesine bela saçan isyankar bir insan olmak.

Kolektif Şuur Nedir?

Çocuğun çevresindeki insanlarla ve aynı zamanda bitki, hayvan ve cansız varlıklarla sağlıklı bir ilişki kurabilmesidir. Kolektif şuurla yetişen çocuk kediyi kaldırıp atamaz, kuşların yuvasını bozamaz, karınca yuvalarını talan edemez. Eşya ile de uyum içindedir. Yolda giderken arabalara zarar veremez, camlara taş atamaz. Yani yaşadığı atmosferde her şeyle uyum içindedir. Örneğin; kendi sağlığı için olduğu gibi aynı şekilde yanındakilerin sağlığı için de sigara içmekten kaçınır. Alkollü araç kullanamaz.

Eğitimdeki Hedeflerden Biri; Duyguda Özgürlük Davranışta Disiplindir.

Yazar duygu derken; çocuğun merak hissinden kaynaklanan her türlü davranış ve hissi kastediyor. Çocuk merak ettiği şeyi öğrenmek istediğinde ebeveynin engellemesi ile karşılaşmamalıdır. Önce çocuğun merak ettiği şeyi öğrenmesine izin vermeli daha sonra davranışta disiplin beklemeliyiz.

Kitap bu konuda çok güzel bir örnek anlatıyor; bir lokanta da iki kardeş uzaktan gördükleri akvaryumu merak ederek masadan kalkıp izlemeye giderler. Diğer masada bulunan bir çocukta tıpkı onlar gibi merakla akvaryumu izlemeye gelir. Ancak sonradan gelen çocuğun annesi, babayı tetikleyerek çocuğu masaya çağırmasını ister. Baba önce çocuğu çağırır. Çocuk merak duygusu giderilmediği için “Gelmeyeceğim” diye karşılık verir. Birkaç defa daha çağıran baba çocuğun gelmediğini görünce kalkıp kolundan sürükleyerek masaya getirir. Diğer iki çocuk da şaşkınlıkla kolundan sürüklenerek götürülen çocuğa bakarlar. O esna da bu  iki çocuğun babası; “Çocuklar haydi masaya gelin yemek geldi” dediğinde hiç tereddüt etmeden ve duraksamadan masaya yönelip koltuklarına otururlar.

Örnekte de olduğu gibi; çocuk duygularını özgürce yaşamasına izin verilmediği zaman davranışta disiplin edilmeyi kabul etmez. Merakı giderilmemiş çocuktan ilk olarak davranışta disiplin beklenmez ancak merak duygusu giderildikten sonra davranış istenir.

Örneğin; bir çocuk annesinin çantasında ne olduğunu merak eder. Annesi odadan çıkınca hemen çantayı boşaltmaya çalışır. Anne İlk olarak bunu engellemeye çalışırsa söz geçiremez. Ancak çantanın içindekileri anlatıp merak duygusunu giderdikten sonra çantayı boşaltmamasını isterse çocuk onu dinler. Eğer sürekli ikaz ettiği halde çocuk davranışta disipline girmiyorsa aslında annesi ile ilişkisi bozuk olduğu içindir. Bu durumda davranış eğitiminden önce çocuğuna duygusal yakınlık sağlamalıdır. Çünkü duygusal uzaklık yaşayan çocuk, ikaz edilen davranışları yapmayı annesi ile yakınlaşma aracı olarak kullanmaya başlar.

Eğitimdeki Hedeflerden Bir Diğeri; İç Disiplin


Batı pedagolojisinde çocuk, başkalarının koyduğu kurallara uyabiliyorsa iyi yetişmiş demektir. Anadolu da ise çocuk, kendi içi disiplinine, vicdanına uyabiliyorsa doğru yetişmiş sayılır. Yani daima duygu ve vicdan ön plandadır. Örneğin anne haksızlık yaptığında çocuğun vicdanı rahatsız olur ve vicdanına kulak vererek haksızlığa karşı çıkar. Çocuk eğer duygu dünyasını doyasıya yaşarsa iç dinamikleri de yerinde gelişir. Buda vicdanını güçlendirir. Vicdanı zedelenmezse iç disiplini oturtur. Daha sonra iç disipline göre toplum içinde iradesi ile kendisini dengeler. Bunu oluşturmuş çocuğu oruç tutan bir yetişkine benzetebiliriz. Karnı acıksa bile kendi isteği ile elinin altındaki yemekleri yemez, kimsenin görmediği yerde dahi yemekten kaçınır çünkü kendi iç disiplini ile bunu başarmaktadır.

İslam inancında kişide iç disiplini oluşturmak esastır. Başına ne gelirse gelsin, dışarıdaki etkenler ne olursa olsun bunlardan etkilenmeyip kendi iradesi ile yaşamayı ancak iç disiplini oluşmuş bir kişi başarabilir. Çocuk eğer baskı ve zorlama görürse, benliği hırpalanırsa iç disiplini oluşturamaz.

Anne-babalar; çocuğa dört yaşından önce davranış öğretmeye çalışmamalıdır. Çünkü çocuklar bu yaşta kurallara uymayı bilmezler. Sadece anne-babalarının uyduğu kuralları kendi hayat kuralları olarak benimserler. Yani ancak doğal yaşantının içinde sergilenen davranışları kendi davranışları olarak kazanabilirler.

Bilinmesi gereken önemli bir nokta: çocuğun yaptığı anormal davranışlar acaba duygusal bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor yoksa iktidar mücadelesi mi?

Örneğin; yemek konduğunda çocuk “Ben bu tabaktan değil şu tabaktan yemek istiyordum” diyerek yere yatıp ağlamaya başlıyorsa bu duygusal ihtiyaçtan değil iktidar isteğindendir. Bu durumda anne kayıtsız bir tavır ile karşılık vermeli, ağlamasından etkilenmeyip oturup yemeğini yemelidir. Ancak yaşına göre duygusal olarak gereksinim duyduğu bir şeyden mahrum kaldığı için ağlıyorsa bu da duygusal yoksunluk ağlamasıdır. Mesela kendi yiyebilecekken buna izin verilmemesi gibi.  Bu durumda anne çocuğun bu ihtiyacını yerine getirmelidir.

Bir anne çocuğuna neden yeterince sevgi veremez? Bu soruya cevap ararken karşımıza üç anne modelinin çıktığını görüyoruz

1. Çocuğu çok sevdiğinde şımaracağını zanneden anneler,

2. Kendi çocukluk yıllarında annesine karşı güvenlik duygusunu tadamadığı için çocuğu ile duygusal iletişim kuramayan anneler,

Böyle anneler kendilerini güven içinde çocuklarına bırakamazlar. Bu çok trajik bir ruh halidir. Anne çocuğuna bağlanamadığının da farkındadır çoğu defa. Tabii ki çocuğunu sevmemek değildir bu.  Diğer anneler kadar çocuğunu sever fakat bağlanma duygusunu yaşayamaz. İçinde sürekli bir şeyleri tam hissedemediğinin huzursuzluğunu taşır.

3. Üzerinde baskı olan anneler; örneğin eşi ile sevgi iletişimi kuramayan, çevresi karıştığı için çocuk terbiyesinde özgür davranamayan ya da sanal bağımlılığı olan, uykusunu tam alamayan anne modelidir. İşte bu üç modelde çocuk anneye kaygılı bağlanır. Tabiî ki, bu çocukta ileride kendi çocuğuna bağlanamama sorunu yaşar. Hatta bu sorun ailenin nesilleri boyunca devam edebilir. Ancak içlerinden bir anne ciddi bir değişim ve tedavi ile tutumunu değiştirirse bu kısır döngüden kurtulma gerçekleşir.

Çocuğun Güven Duygusunu Zedelememeye Dikkat!

Şu davranışlar çocuğun güven duygusunu zedeler; Baba bir şeye “evet” der, anne “hayır” derse, çocuğun çocuksu konuşmalarına hoşa gidilerek gülünürse –ki çocuk bunu yanlış anlamaktadır- çocuk soru sorduğunda anne-baba; “Bu kadar basit bir şeyi neden soruyorsun” diye cevap verirse, derslerin zorlanmayacağı kadar basit olduğunu sürekli vurgularsa çocuğun güven duygusu zedelenir. Bu ve bunun gibi pek çok davranıştan kaçınmalıyız.

Güven duygusu ile büyüyen çocuk anne-babasından güven davranışlarını iyi tanıdığı için ileride güvenilmeyecek kişileri ayırt eder. Doğru insanlarla ilişki içine girme yeteneği kazanır. Ama güveni tanımayan çocuk hep yanlış insanlarla ilişkiye girip ihanetler yaşar.  Bu da anne-babası da dâhil kimseye güvenmemesine sebep olur. Kimseye güvenmediğini de çevresinden saklamaya çalışır. Zamanla güven duygusunun gereksiz olduğunu düşünerek kendisi de ikiyüzlü tavırlara bürünür, başkalarını aldatmaya başlar.

Böyle bir çocukluk yaşayarak güveni sarsılmış kişi geçmişin yükünü sırtından atıp yeniden güvenle tanışabilir mi? Evlilik kişinin bir nevi ikinci doğumudur. Kişi kendini güven içinde eşine bırakabilirse, eşi de kendisinin güvenini zedelemezse uzmana ya da psikologa ihtiyaç duymadan tekrar güven duygusunu geliştirebilir.

Çocuk Anne-babadan Ayrı Ayrı Güven Duygusu Alır.

Çocuk anneden koşulsuz sevgi ile güven alırken babadan da, kendisini destekleyecek, sırtını yaslayacak, sorunlarını çözecek başka bir güven duygusu almalıdır. Babanın ruhundan alınan bu duygu, dik durabilme, güçlü olabilme adına oluşan güven duygusudur. Yani çocuğun karakteri baba ile kişiliği ise anne ile oluşur.

Karakter; bir davranıştaki süreklilik ve kalıcılık halidir. Verdiği sözde durabilmesi, düzenli olarak ders çalışabilmesi, kendisine çalışma programı oluşturup buna uyabilmesi, başladığı namazı devam ettirebilmesi gibi. Çocuk babanın böyle sağlam bir karakterde olduğunu görürse birde ondan alması gereken güven duygusunu alırsa tıpkı onun gibi sağlam karakterli olur.  Eğer bir kimse amelleri devamlı yapamıyor, başladığı bir işi bitiremiyor, aldığı kararı devam ettiremiyor, sözlerinde duramıyorsa bunun nedeni babasından alması gereken güven duygusunu alamamış, onun örnekliğini görememiş olmasıdır.

Kitabın konuları burada sona eriyor. İnşallah bu özet, hem kitabı edinip okumanıza hem de okuduktan sonra önemli noktaların aklınızda kalmasına yardımcı olur. Benim bu özeti yazarken istifade ettiğim kadar sizlerinde okurken istifade etmeniz temennisi ile…
Selametle kalın.

Ummu Ruveyda  
..devamı »

12 Eki 2014

Biberon Bebeklerde Diş Çürüklüğüne Sebep Olabilir mi?

Henüz yorum yok!



BİBERON BEBEKLERDE DİŞ ÇÜRÜKLÜĞÜNE SEBEP OLABİLİR Mİ?

Soru:

Selamun aleykum. 
Bir sorum olacaktı, Telefondan girdiğim için soru bölümünü bulamadım. Kusuruma bakmayın inşaallah. 

Bir yaşında kızım var, biberonla süt içiyor. Geceleri de bazen iki kez içtiği oluyor. Dişlerde "biberon çürüklüğü" diye bir şey duydum. Geceleri biberonla süt içirmek diş çürüklüğüne neden olabilir mi?




Cevap:


Aleykum selam,

Sevgili kardeşim, geceleyin biberonla veya başka bir şekilde süt içmenin dişlerde çürüklüğe sebep olduğu doğrudur. Bunu aza indirmek için şu hususlara dikkat edilebilir:

1-Bebeğinizi gece uykusuna geçmeden önce doyurup dişlerini temizleyin ve öyle uykuya geçirin.

2-Böylece gece sütünü iki defadan bir defaya düşürmeye çalışın. (Anne sütü alan çocuklar için bu durum daha da zor. Çünkü geceleyin ortalama 7-8 defa uyanıp anne sütü alan bebeğe, sütün arkasından su vermek veya dişlerini temizlemeye çalışmak neredeyse imkansız.)

3-Sütün içine şeker veya bal gibi herhangi bir tatlandırıcı koymayın.

4-Sütün arkasından birkaç yudum da olsa mutlaka su içirmeye çalışın.

5-Gündüz yemeklerden sonra diş fırçalamasını alışkanlık haline getirin. Çocuklar için üretilmiş helal sertifikalı diş macunları var, bunları kullanın.

6-Sütün dışında peynir veya yoğurt, kalsiyum açısından daha yararlıdır. Bunları tüketmesine yardımcı olun.

7-Şeker, çikolata vs. tatlı şeylerden mümkün mertebe uzak tutun.

8-Dişlerde çürüklüğü fark ettiğiniz anda “Daha küçük” demeyip mutlaka diş doktorunuza başvurun.

Allah yardımcınız olsun.



Ummu Abdullah
..devamı »

10 Eki 2014

Çocukluk Sırrı -2- / Adem Güneş (kitap özeti)

Henüz yorum yok!

ÇOCUKLUK SIRRI -2-

Herkes çocuğunun sözünü dinlemesini ister fakat bunun için her yola başvurulabilir mi? Elbette hayır. Anne-babaların çocuklarını kendilerine itaat ettirmek için çok sık kullandıkları şu yöntemlerden uzak durmasını tavsiye ediyor yazar;

 1.Minnet duygusu oluşturarak çocuğun benliğini esir almak:
Örneğin çocuğa harçlık verirken “ben bu paraları ne zorluklarla kazandım, paranın kıymetini bil” denirse, minnet duygusunun oluşması hedeflenirken aslında çocuğun gözünde paranın kıymeti azalır. Hem paraya karşı vefalı olmaz hem de kendisini güvende hissetmez. Bir an evvel anne-babasından bu nokta da kurtulmayı düşünür. Minnet duygusu çocuğun kişiliğini bozar. Yetişkinlikte de herkese karşı minnet duygusuna girer, kendisini ortaya koymaktan çekinir, ikinci sınıf insanmış gibi hisseder. Bu şekilde sinsi bir yolla çocukta eziklik oluşturularak söz dinletmeye çalışılmamalı. Unutulmamalıdır ki çocuk, minnet duyduğu kişiye değil güvendiği kişiye daha çok itaat eder.

2.Baskı ve zorlama:
Çocuk sırf baskı ve şiddete maruz kalmamak için itaat eder. İtaat eder etmesine ama ne sırrını ortaya koyar ne de kendini bilen bir insan olur. Zamanla kişiliksiz bir yapıya bürünür.

3.Duygu sömürüsü ve şartlı sevgi ile itaat:
Anne-baba çocuğa “Sözümü dinlemezsen seni sevmem” mesajını verirse çocuk, bu sevgiyi kaybetmemek için “Size ruhumu teslim ediyorum bana istediğinizi yapabilirsiniz yeter ki sevginizi benden eksik etmeyin” der ve anne-babasına itaat eder. Tabii ki ebeveyn bencil bir yapıda ise bu tavırdan çok memnun olur. Oysa çocuk zamanla kendi gibi olmayı bırakır. Çünkü kendi gibi olursa sevilmeyeceğini düşünür. Yetişkinlik yıllarında da etrafındaki insanları mutlu ederek onlarla birlikte olacağını düşünür. Örneğin sürekli arkadaşlarının istediği gibi giyinir, konuşur, onların beğenilerini kazanmaya endeksli davranır, onlara bir şey ısmarlar vs. Hiçbir zaman kendi gibi olamaz ve bu olumsuz psikolojiden sıyrılamaz. Bu durum bütün insanlarla olan ilişkilerine yansır.

Çocuk Yetiştirirken Bilinmesi Gereken Kavram: Benlik

Benliğin görevi kişinin onurlu ve kişilikli yaşamasını sağlamaktır. Eğer bir çocuk benliğine saygı duyan bir yetişkinin yanında değilse onun benliği kaygılıdır. Kişiliğine gelen tehditler karşısında kendini nasıl koruyacağının kaygısını yaşar.

Örneğin; Ödev yapmayan çocuğa annesi “Ne kadar tembelsin iki sayfa ödevi yapamadın” derse bu davranış benliğe saldırmaktır. Çocuk ya da yetişkin olması fark etmez hiçbir benlik kendisine yapılan saldırıyı kabullenmez. Hemen savunmaya geçer ve “Sensin tembel” diye karşılık vererek benliğini korur. Böyle bir karşılık aldığımızda bunu saygısızlık olarak algılarız fakat aslında bu sadece benliği korumaktır. Benliği hedef almak yerine sorun yaşadığı konu üzerinden “Ödevi ne zaman, nasıl yapalım, nereleri zor?” diyerek yaklaşırsak çocuk kendini savunmaya geçmeyecektir. Eğer çocuğun her an benliğine saldırılıyor ve kendini korumak zorunda bırakılıyorsa bir süre sonra kendini koruma kaygısı ile duyarsızlaşır, çevresiyle normal iletişimi koparır. Arsız, umursuz bir yapıya bürünebilir. Ne yazık ki anne-babalar çocuklarının benlik savaşı mücadelesini yenilgiyle sonuçlandırmayı marifet sanıyor. Ve çocukları ile baş ettiklerine övünüyorlar. Halbuki bu, zamanla çocuklarında büyük davranış bozukluklarının gelişeceğinin habercisidir.

Benlik dıştan gelen tehlikelerle savaştığı gibi içten gelenlerle de savaşır. Bu savaş “nefisle mücadele” dediğimiz hadisedir. Nefsin işlemi haz bulmak ve bulduğu bu hazları benliğe haber vermektir. Farenin peyniri aradığı gibi o da hazları arar bulur.  Eğer çocuğun benliği hırpalanmamış, zayıflatılmamışsa nefsin isteklerine karşı durabilir. Ancak benliği zayıflatılmışsa nefsinin isteklerine karşı koyamaz.  İşte eğitimde asıl önemli nokta çocuğun benliğinin kuvvetli olmasını sağlamaktır.

Şuna dikkat edilmeli ki çocuğun her isteğini karşılamak, her an yeni oyuncak almak, gecenin bir vakti dondurma canı çekti diye dondurma almak çocuğun benliğini idare etme özelliğini yitirir. Onu bitip tükenmeyen hazlarının esiri yapar. Burada esas olan vakti geldiğinde haz öteleme eğitiminin başlamasıdır. Bu nokta da bilinmesi gereken şey çocuğun ihtiyaçları ve ihtiyaç ötesi isteklerinin ayırt edilmesidir.  Örneğin: kalem silgi vs temel ihtiyaçtır ama alınmış bir silgi varken daha güzel bir silgi almak çocuğun haz mekanizmasını çalıştırır. 

Benliğin İhtiyaç Duyduğu Özellik: İtibar
İtibar duygusu arkadaşlık kurmak, sosyalleşmek, oyunun kurallarına uymak, karşısındakini anlamakla gelişmeye başlar. Ebeveynin çok dikkatli olması gereken bir süreçtir bu. Bu dönemde şu iki hata asla yapılmamalı;

1. Çocuğun İtibarı Fazla Artırılmamalıdır.
“Benim kızım bu binanın en güzeli, benim oğlum okulun en zeki öğrencisi” vs demek, bir şey başardığında hemen ilan etmek gibi. Bu tarz reklamcı yaklaşımlar kişinin süper egosunu geliştirir. Çocuk, doğal gelişim seyrinin dışına çıkarak çizilen itibara göre kasılır, kendini beğenir, olduğundan daha çok beklenti içine girer, her an tanınmak, arkadaşları ile ararsındaki farkı hissetmek ister. Şişirilmiş bu itibarın içini dolduramadığında da bunalıma düşer. Bazen çocuk, ebeveynin kariyerinden dolayı kendisine çok fazla itibar biçebilir. Ancak çevresinden fazla ilgi görmediği zaman sorun yaşar. Bu nedenle bu özel durumlar gündeme getirilmemeli, çocuk çevrenin gereksiz büyütme ve övgüsünden de uzak tutulmalıdır.

2. Çocuğun İtibarı Zedelenmemelidir.
Toplum içinde küçük düşürmek, arkadaşlar arasında kızmak, terslemek gibi. Bu durumda çocuk umursamama yoluna giderek itibarını korumaya çalışır. Çünkü itibar öyle bir duygudur ki zedelenme tehlikesine karşı benlik hemen savunmaya geçer. İtibarı zedelenmiş çocuğun sistemi normal çalışmaz. En yakını olan anne babası yüzünden itibar kaybına uğradığında artık çevresini de umursamaz hale gelir.

Örneğin itibarı zedelenmemiş bir çocuk okul kantininden bir şey çalmak istediğinde fark edilip rezil olacağı ihtimalini düşünerek bu işten vazgeçer. Ancak itibarı zedelenmişse rezil olacağından endişelenmez ve kolaylıkla hırsızlık yapabilir. 

Çocuk, Tehditlere Karşı Benliğini Hangi Yollarla Korumaya Çalışır?

Çocuğun tehditlerden benliğini korumak için başvurduğu yöntemleri şöyle sıralıyor yazar:

1.Duygularını Bastırma yöntemiyle.
Örneğin anne çocuğuna davranış öğretmek için “Şunu yapmazsan seni sevmem” derse çocuk, itaat etse dahi içinde “Annem beni bir gün sevmezse!” kaygısı oluşur. farkında olmadan kaygıdan kurtulmak için annesine olan sevgisini bastırır. Ve anne sevgisini doyasıya hissedemez çünkü sevgi koşullu gelmiştir. Bir gün sevilmeme ihtimali bilincine acı verir ve bu acıyı yaşamamak için sevgiyi ruhuna temkinli akıtır. Nihayetinde ruhu doyuma ulaşamadığı için anneye bağımlı olmaya başlar. Genelde anne çocuğa çok fazla sevgi ve ilgi gösterirse çocuğun anneye bağımlı olacağı düşünülür. Halbuki durum bunun tam tersi. Aslında ruhen doygunluk yaşamadığı için bağımlı olmaktadır.

Böyle bir çocuk yıllarca duygularını bastırdığı için yetişkinliğinde eşi ile sevgi ihtiyacını gidererek doyuma ulaşacağını zanneder. Dramatik bir şekilde eşine yönelir. Fakat eş “anne-baba” sevgisinin yerini dolduramaz. Tabii bu durumda eşinin duygularına istediği gibi karşılık veremediğini gördüğünde problemler ortaya çıkar. Eşinin kendisini doyuramadığını düşünerek büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Sonra yeni bir bastırma süreci içine girer. Son bir umut olarak da doğacak çocuğuna yönelir. Çoğunun yıllardır anne-babasının boş bıraktığı yeri dolduracağını zanneder. Yanlış bir beklenti ile çocuğuna yöneldiği için çocuğun yaşattığı her zorluk onu çılgına çevirir. Umutları tükenir ve sürekli incinir. Bunu hisseden çocuk da şaşkındır. Ebeveynini var gücü ile doyurabilmek için kendi benliğini bir kenara bırakıp kendinden istenenleri yapmaya başlar. Sonuçta bu çocukta duygularını bastırmak zorunda bırakıldığı için ileride aynı sorunları eş ve çocuğunda yaşamaya mahkûm hale gelir.

2. Gerileme yöntemiyle.
Çocuk bazen daha önce kendini koruma olarak öğrendiğimiz davranışlardan daha trajik bir davranış sergileyebilir. Eski mutluluğunu yakalayabilmek için geçmişte mutlu olduğu dönemleri zihninde canlandırır ve o an geçmişi yaşamaya başlar.

Örneğin; çocuk yedi-sekiz yaşına girdiğinde bir kaygı yaşamaya başladıysa en mutlu günleri olan bebeklik anına dönüp annesinden biberon isteyebilir, bebekçe davranışlar sergileyebilir. Bu durumda “Sen bebek değilsin” diyerek hayalinde kendine oluşturduğu atmosferden baskı ve zorlama ile çıkartmak yerine anne-baba kendine çeki düzen vermeli, çocuğun benliğini zedeleyen davranışları bırakmalı, ilgi ve sevgiyi artırmalı, çocuğu rahatlatmalıdır. Eğer bunlar yapılmaz ve çocuk böyle bir yönteme alıştırılırsa yetişkinlik döneminde de zorlandığı anlarda kendisinden beklenmeyen çocuksu davranışlar sergileyebilir.

3. Yüceltme yöntemiyle.
Çocuk benliğini korumak için sergilediği anormal davranışları birtakım akıl oyunları çerçevesinde makul göstermeye çalışabilir. Bu şekilde kendisini her bakımdan koruma altına almaya çalışır. Örneğin benliği ezildiği için arkadaşları ile sürekli kavga eden ve bu konuda eleştiri alan çocuk insanlarla kavga etme isteğinden dolayı “Ben karateye gitmek istiyorum” diyebilir. Böylece ruhundaki negatif duyguları spora aktararak devam ettirir. Bu durum yetişkinlik döneminde de devam eder. Ezmek ve güç gösterisi yapmak isteği ruhunda kökleştiğinde toplumunda hoş karşılayacağı bir vasıta ile ortaya çıkmaya çalışabilir. Örneğin polis ya da askerliği tercih eder. Mesleğin imkânları ile insanları ezebilir. Bu nedenle çocukların eğilimlerinin asıl amacının ne olduğunu dikkatle incelememiz gerekiyor.

4.Yer değiştirme yöntemiyle.
Çocuk kendisini tehdit edene güç yetiremediğinde ondan gelen negatiflikleri başka bir kişiye yöneltir. Örneğin ebeveyninden baskı gören çocuk kardeşine şiddet gösterip onu baskı altına alır. Kardeşi yoksa eşyalarına zarar verir.  Ya da arkadaşlarına içindeki baskıyı boşaltmaya çalışarak rahatlamak ister. Evlendiğinde de eşine ya da çocuklarına yönelir. Özellikle evlenildiğinde kişinin çocukken kendisine yaşatılan olumsuzluklar bir bir patlak verir. Eşi karşısında öfkesini kontrol edemeyecek noktaya gelebilir.

5.Karşıt tepki ile.
Çocuk benliğine yönelmiş tehditle savaşmak için olumsuz duygularını olumlu gibi yansıtabilir. Örneğin; Kardeşi doğduktan sonra ihmal edilen çocuk, nefret duygusuna kapılarak ona zarar vermek ister. Fakat anne-babasından korktuğu için kardeşini seviyormuş gibi yakınlık göstermeye, öpmeye çalışır. Bu bir çocuk için oldukça trajik bir tablodur. Çünkü benliğinin kaygılı olduğunu gösterir. Bu durumda hemen önlem alınmalı, çocuk sevgi yoksunluğu hissinden çıkarılmaya çalışılmalıdır.

Bazı anne babalar ezici davrandıkları halde çocuklarının peşlerini bırakmadıklarını hatta daha iyi davrandıklarını gördüklerinde çocukları ezmenin çokta zararlı olmayacağını düşünürler. Hâlbuki çocuk duygularını farklı yansıttığı için anne babasına çok bağlı görünse bile artık ihtiyacı kalmadığı zaman onları kolayca ezip geçebilir.

6. İnkâr etme ve kabullenmemekle.
Örneğin annesi vefat eden bir çocuğun oyun oynamaya devam etmesi ve vakıa ile ilgilenmemeye çalışması gibi. Bu durum da Onun acı hissetmediği, yardıma ihtiyacı olmadığı düşünülmemelidir. 

7. Yalan, mantığa bürüme ile.
Örneğin; Çocuğa hafta sonu lunaparka götürme sözü verildiğinde ancak bir engel çıktığında “Hafta sonu dedim, bu hafta sonu demedim, haftaya götürürüm” gibi açıklamalardan kaçınılmalı. Çünkü çocuk bu yöntemi öğrenir ve zora düştüğünde olayları mantığa büründürerek yalan söylemeye ve kendini korumaya başlar. 

Çocuklarda bu gibi davranışlar gördüğümüzde yüzeysel bir yaklaşımla yanlışlarını düzeltmeye çalışmak asla yeterli değil. Bunun yerine onların iç dünyalarına uzanmamız, onları kaygılandıran sorunlara çözüm bulmaya çalışmamız gerekiyor. 

(devam edecek)


Ummu Ruveyda






..devamı »

9 Eki 2014

Çocukluk Sırrı -1- / Adem Güneş (kitap özeti)

Henüz yorum yok!

ÇOCUKLUK SIRRI -1-

Kitabın adı: Çocukluk Sırrı
Yazarın adı: Adem Güneş
Yayınevi: Nesil
Sayfa sayısı: 288 sf.

Pedagog Adem Güneş, kitabı üç bölüme ayırmış. Ben bu yazımda birinci bölümü ele alacağım inşallah. Diğer iki bölümü daha sonraki yazıya bırakıyorum. Kitabın özetine geçmeden önce bir not düşecek olursam; kitabın çok ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim. Diğer kitaplardan çok daha kalıcı ve farklı bir etki bıraktı bende. Yaygın olarak tavsiye edilen pek çok metodu reddetmiş, bunun yerine psikolojik açıdan yaklaşmış çocuğa. Eğitim konusuna daha derin bir boyut kazandırmış. Konular, davranış eğitimi vermekten önce kişilik eğitimini vermek üzerine bina edilmiş.

Konuya şu soru ile giriş yapılıyor; çocuk yetiştirirken kime danışmalı, Batı pedagolojisine mi yoksa bizim kültürümüzün ürünü olan Anadolu pedagolojisine mi (yazar bu ismi vermiş)? Tercih yapabilmemiz için iki pedagoloji arsındaki fark uzun uzun anlatılıyor.

Batıya göre dünya acımasız bir yer. Burada ayakta kalabilmek için kişide his ve merhamet en alt seviyede olmalı. Bunun için hedef; duyguları ile hareket etmeyen, kendi başına yaşayabilecek bireysel çocuk yetiştirmektir. Batılı pedagoglar bireysel çocuk nasıl yetiştirilir sorusuna cevap aramışlar. Örneğin ayrılamayacak kadar annesine bağlı olmaması gerektiğini düşündüklerinden çocuğu doğumdan birkaç ay sonra ayrı bir odaya yatırmak, her zaman kucağa almamak gibi kurallar geliştirmişler.

Anadolu pedagojisinde ise eğitimdeki hedef bütün bu anlatılanların tam zıttıdır. Örneğin batının aksine; bir insanın duyguları gelişmemişse, duygularını kullanmıyorsa o kişi tam bir insan kıvamında değildir. Hatta hastalıklı kabul edilir. Hisleri gelişmemiş kimse sıkı dostluklar, sağlam ilişkiler kuramaz. Çevresine huzur veremez, yaratılışındaki sırları ve kendini keşfedemez, Allah’ı hissedemez, çünkü duyguları gelişmemiştir.

Bir diğer örnek; batı dünyası daha çok empatiyi, insanların birbirini anlamasını gündeme getirir. Anadolu pedagojisi ise anlamanın da ötesinde kişilerin karşılıklı olarak birbirlerini hissetmesini hedefler. Mesela yakını vefat eden bir kadına eşi onunla empati kurarak “Seni anlıyorum. Kaybın çok büyük ama kendine hâkim olursan daha az acı hissedersin” derse bu empatik bir yaklaşımdır, ancak doyurucu değildir. Ama eşinin acısını ruhunda hissederek onunla birlikte usul usul gözyaşı döker, gününü, haftasını onun hüznüne göre programlarsa bu da karşıdakinin acısını hissetmektir. Eşler böylece birbirinden mutmain olur, acılar onları birbirine yaklaştırır.

Çocuk duyarlı yetiştirildikçe zamanla hisleri daha çok gelişir. Örneğin anne-babası yaşlandığında onlara “öf” bile demeyecek kadar duyarlı bir insan haline gelir. Ya da komşusu açken tok yatamaz ve onların mahrumiyetini kendi yaşıyormuş gibi hisseder. Artık sadece kendi acıları ve ihtiyaçları ile ilgilenen bir yapıda olamaz. Oysa diğer eğitimde çocuk, anne babasını yaşlandığında huzur evine göndermekten acı duymayacak kadar duyarsızdır. Tabii ki böyle bir çocuk başarıdan başarıya koşsa dahi sağlıklı bir ruha sahip değildir. İşte iki eğitim şekli arasındaki temel farkları böyle özetliyor Adem Güneş. 

Anadolu Pedagojisinin Özü: Kendi Olma vaya Fıtrat Pedagojisi

Her çocuğun ruhuna Allah (cc) kişilik ve karakteristik özelliğini yerleştirmiştir. Buna çocukluk sırrı, fıtrat, karakter denilebilir. Kimi çocuk Ömer (ra) fıtratındadır. Güçlü bir iradesi, sert bir yapısı vardır. Ondan bu özellikte davranışlar çıkar. Kimi çocukta Osman (ra) fıtratındadır. Konuşurken yanakları kızarır, hayâ eder. Ondan da edep ve hayâ içeren davranışlar çıkar. Her çocuğun içinde gizlenmiş şifreler o çocuğun ilerde nasıl bir insan olacağının, kim olacağının cevabıdır. Anne-babalar Ömer fıtratındaki çocuktan Osman gibi davranmasını bekleyemez. Eğer bunu isterse çocuğun sırrına göre davranmadığı için onun kişiliğini bozar. Sonunda bu çocuktan ne Ömer nede Osman olur. Her ne kadar anne baba ben onu eğitmeye çok çalıştım dese bile aslında kendi hedeflerine göre onun Ömer olmasına çalışmıştır.  Fıtratına ters eylemler beklediği için kişiliğini de bozmuştu.

Eğitimde hedef çocuğun çocukluk sırrını açıklamasını sağlamaktır. Peki bunu ne zaman açıklar? Kendi gibi olmaya teşvik eden, zihninde kurduğu kişiliğe ulaştırmak için onu eğitmek adına incitmek, kırmak gibi hatalara düşmeyen, kendisini ortaya koyması için sabırla bekleyip müdahale etmeyen bir yetişkinin yanında olursa kendi yaratılış sırrını açıklar. Bu fıtratta ilerler ve tamamen kendi gibi olur. İşte çocuk yetiştirmek tamda budur.

Eğer çocuklarımız bizim onların fıtratı ile ilgili bir noktayı beğenmediğimiz inancına kapılırsa, kendi gibi olmayı bırakarak sahip olmadıkları bir kişiliğe bürünürler. Bu şekilde ne kadar başarılı ve bizim istediğimiz gibi olsalar da aslında bir o kadar mutsuz olurlar. Hoşlandığımız kalıplara göre davranmak zorunda bıraktığımız için kısa süreli olarak çocuklarımızla sorun yaşamasak ta ileriki dönemlerinde ciddi bunalımlar patlak verecektir. Özellikle eş ve çocuk sahibi olduklarında mutluluk ve huzuru yakalamaları imkânsız hale gelir. İşte insanın dramı da burada başlar.

Anne babalar çocuğun içindeki sırrı anlamak için ağzından çıkan her kelimeyi, ilgi alanlarını dikkatle gözlemlemeli. Çünkü ancak o zaman çocuklarının kim olduğunu, kim olacağını öğrenebilirler.

Anne babalar çocuklarının kişilik ve karakterine değil de okuldaki başarılarına odaklandıkları için artık çocukluk sırrı ortaya çıkmıyor. Erken yatması, dersi vaktinde yapması, diş fırçalamasına vs yoğunlaşarak bütün bir eğitimi bunlara indirgiyor. Bu durumda davranıştan daha çok kişiliğini ortaya koyması öncelenmeli, davranış öğreteceğim derken çocuğun kendi kabuğuna çekilmesine yol açılmamalıdır.

Anne baba çocuğun kendisi olmasının önüne geçecek her davranıştan kaçınmalı. Mesela başka çocuklarla kıyaslamayarak kimseye özenmemesini sağlamalı, yarışa sokmamalı ki böylece kimsenin peşine takılıp onu taklit etmeye başlamasın.

Anne babalar çocuğa isteklerini yaptırmak için baskı ve zorlamada bulunursa çocuk, kabul görmeyeceğinden endişe ederek kişiliğini saklar.

Anne babalar çocuklarına koşullu sevgi verirlerse bu da onların kişiliğini saklamasına yol açar. “Başarılı olursan seni severiz” mesajını alan çocuk, kendini kaybetmek pahasına anne babasının sevgisini kazanmayı tercih eder ve sürekli onların istediğini yapar. Bu durumda ebeveynler çocukları ile hiçbir sorun yaşamadıklarını, çocuğunun kendilerini hiç üzmediğini söyleyerek övünür. Ancak hiçbir tartışmanın çıkmaması taraflardan birinin artık kişiliğini ortaya koymadığını gösterir. Çatışma çıkmamasına sevinmek aslında meseleyi anlayamamaktır.  Önemli olan problem çıktığında problemi çözebilmektir.

Anne baba çocuğunun kendisinden farklı düşünmesine sevinmeli ve onu kendi düşüncesine getirmeye çalışmamalıdır. Çünkü farklı düşünmemek kabul görmeyeceği için dile getirilmediği anlamına gelir. Eğer çocuk ezilir, alaya alınır, dikkate alınmazsa kendi görüşlerini yok etmeye başlar. Sürekli sorun çıkmaması için kendi karakterini bastırır. Her an her şey berbat olacak, bir şeyleri kaybedeceğim hissine kapılır. İleriki hayatında da hep huzursuzluk duyar, insanlarla sorun yaşayacağı kaygısını taşır, duygularını ifade ederse bir takım şeyler patlak verecek endişesi yaşar. Yada her an çocuklarının başına bir şey gelecek, eşi ile tartışacak gibi duygulara kapılır ve bu kaygıları taşıyamayacak kadar stres altına girer.

Yitirilen Güven Duygusu ve İzzet Savaşı

Çocuğa güven duygusundan önce davranış eğitimi verilmeye başlanırsa çocuk, ebeveyninden korktuğundan ya da onların sevgisini kaybetmemek için bu davranışları uygular. Fakat içselleştiremez ve kişiliğine ilave etmekte zorluk çeker. Davranışları sadece ezberler, ama ruhsal bir olgunlaşma süreci yaşamamış olur. Çünkü kişilik öyle bir şey ki hiçbir zorlamayı kabul etmez. Zorlamak çocuğun kişiliksizleşmesinden başka bir işe yaramaz. Çocuğun, ahlak ve davranışları taklit etmesi gerçekte ahlaklı ve karakterli olduğu anlamına gelmez. Ancak neyin niye olduğunu ruhu ile kavradığında kişilik ve karakter eğitimi gerçekleşir ve bu davranışları içselleştirir.

Çocuk bu ruha ulaşabilmek için çok soru sorar. Hiçbir sorusu atlanmadan özenle cevap verilmeli. Aldığı ilk cevapların onun hayatı boyunca değişmeyecek kalıpları haline geleceği asla unutulmamalı.

Ruhun Sükun Hali: Sekine

Çocuk dokuz ay boyunca ses, gürültü ve ışık olmayan anne karnında annesinin kalbinin atışını dinler. Bu kalp atışları dünyaya gelecek insanın biyolojik ritmini oluşturur. Biyolojik ritmin hangi hızda olacağı ta anne karnında belirlenir. Çocuk, hiç durmadan tık tık sesini işitir işitir işitir. Böylece kendi ritminin hangi seviyede olacağı da yavaş yavaş duygu dünyasında oluşmaya başlar. Sağlıklı bir insanın hissettiği huzurun ritmidir bu. Tıpkı sessiz bir odada saatin tik tak sesini dinlemek gibi. Zamanla çocuğun benliğine bu huzur halinin ritmi yerleşir.

Çocuğun anne karnında bu ritmi aksatacak bir şey yaşamaması gerekir. Özellikle anne hamile iken stres ve sıkıntı içinde ise bu, olduğu gibi çocuğa da yansır. Çocuk huzur ritmini yakalayamadığında iç dinamikleri zarar görür. Anne bu sürede aşırı ses ve gürültüden, çocuğu ürkütecek her şeyden sakınmalı. Kendisi dahi sakin ve alçak sesle konuşmalı. Sesler yumuşak ve huzur içinde olmalı. Özellikle acele etmeden sekinetle davranmalı. Böyle olursa anne ile çocuk arasındaki bağlar sağlam atılır. Anne tebessüm ettiğinde ondan salgılanan hormonlar çocuğa da yansır ve çocukta anne karnında tebessüm eder.

Çocuk dokuz ay sonra doğumla anneden fizyolojik olarak ayrılır. Fakat dört yıl boyunca ruhsal olarak bağlılığı devam eder. Asıl doğumu ise dört yaşında gerçekleşir. Bir insanın ruhen doğması daha uzun sürer. Çocuk fizyolojik olarak doğsa da biyolojik ritmin devam ettirilmesi gerekir. Dört yaşına kadar ne kadar huzur ve sekine içinde biyolojik ritmine uygun hareket edilirse, yetişkinlik döneminde de ruh sağlığı o kadar yerinde olur.

Çocuk ruhen doğmadığı ilk dört yaşında anneden asla ayrı tutulmamalı, her an anneyi hissetmeli, dokunmalı. Çalışan anne bu dönemde işine ara vermeli. Çünkü çocuk anneden mahrum kalırsa korku ve panik yaşar ve biyolojik ritmi bozulur. Bu süreçte çocuğun biyolojik ritmi hızlandırılmamalı. Bu, his dünyasının gelişememesine ve hislerinin azalmasına, duyarsızlaşmasına yol açar.  Çünkü hızlı yaşamak hisleri azaltır. Anadolu pedagojisinin can damarı çocuğun sükûnet içinde hareket etmesi için evin içinde sükûnet ortamını sağlamaktır. Televizyondan, müzik seslerinden, bağrışmadan arındırılmalıdır. Çocuğun yavaş ve hissederek yaşaması sağlanmalıdır.

Nasıl ki namaz kılarken hızdan kaçınıp huşulu olmak için yavaş davranıyorsak, hızlı yeme alışkanlığı olan Fast food'dan kaçınıyorsak ya da hızlı gülmek yerine yavaşça tebessüm ediyorsak çocuğa da sükûnet ve yavaşlılık sağlamalıyız. Günümüzde anne babaların hızlı hayatı, internet, televizyon, gezme alışkanlıkları, acelecilikleri ne yazık ki çocukları duyarsızlaştırıyor. Hatta annesinin gözyaşlarına bile aldırmayıp dalga geçebilecek kadar hissizleştiriyor. Bu tehlikeyi göz ardı etmeden yaşam tarzının ritmi çocuğa göre düşürülmeli.

Bunun için çocuk mesela kapının önünde ayakkabı giyerken beklenmeli, bir şeyleri hep daha hızlı yapması istenmemeli. Çünkü çocuk hissede hissede işini yapmalı. Eğer annesinin ritmine ayak uydurursa duygularını duyumsamamaya başlar. Bu durumda anne çocuğun ritmine ayak uydurmalıdır.
(devam edecek)
             

Ummu Ruveyda


..devamı »

4 Eki 2014

Güvenli Bağlanma / Adem Güneş (kitap özeti)

Henüz yorum yok!
GÜVENLİ BAĞLANMA


Kitabın adı: Güvenli Bağlanma
Yazarın adı: Adem Güneş
Yayınevi: Timaş
Sayfa sayısı: 176


Güvenli bağlanma, çocuğun sadece fiziken kendisini güvende hissetmesinin yanı sıra ruhsal olarak kendisini anneye bırakma halidir. Bırakma ancak kendini güvende hissedildiği anda sağlanır ve güvenli bağlanma gerçekleşir.

Bağlanma, derin duygusal bir beceridir ve ancak çocukluk yıllarında edinilir. Bağlanmamak da bir sorun olduğu gibi ne kadar bağlanacağını bilmemek de bir ayrı sorundur. Bağlanma ne korkunun sığıntısıdır ne de sevgisizliğin çaresizliğidir. Sadece “dengeli doyumsamanın” bir sonucudur.

Bağlanamayanlar çocukluk yıllarını güven duygusu ile geçirememiş kişilerdir. Bunlar evlenip çoluk çocuk sahibi olsalar bile eşlerine kendilerini bırakamazlar. “Ne olur ne olmaz” diyerek hep bir yanlarını tutarlar. Aslında hayatımıza baktığımızda bir bebeğin anneye nasıl bağlı olduğunu görebiliriz. Bebek iki yaşın sonuna kadar anne ile bir bağlanma dönemi içindedir. Bu dönemi güvenli ve sağlıklı geçirirsek sonraki ayrılma dönemi bizim için kolay olur. Bu sebepten biz annelere büyük görev düşmektedir. Kendimizi çocuğumuza bırakabildiğimiz kadar çocuk da bize kendini bırakacak bu şekilde güvenli bir bağlanma yaşanacaktır.

Çocuk kendine yeterince bağlanamayan anneyi hissettiğinde tepki gösterir küser, emmeyi reddeder, uykudan irkilerek uyanır. Bu çocuğun annesine verdiği karşı bir tepkidir. Çocukluk döneminde temeli atılan ancak yaşamın her döneminde karşılaştığımız bağlanmalar üçe ayrılır; Bağlanabilme, ayrılabilme ve bağlanmaya karşı direnebilme. Çocuğumuzla aramızda inşa edeceğimiz bağ, onu sigara alkol gibi bağımlılık yapan maddelere bağlanmaya direnme kazanımı elde etmesini sağlar.

Peki başlangıç nasıl olmalı? Anne çocuğuyla kendi arasında hiçbir mesafe bırakmadığında bir güvenli bağlanma başlar. Bebeğin anneyi emmesi bir fırsattır aslında. Emzirme süresince kendimizi bırakmalı gözlerinin içine bakmalı ki bu arada güvenli bir bağlanma gerçekleşsin.

Bir başka önemli nokto; her ne kadar batılı kaynaklar bunun sakıncalı olduğunu anlatsa da, bebeğin annesi ile yatması gerekir. Anne ile bebeğin birlikte yatması tensel bir temas oluşturduğu için bebeğe emniyet hissi verir. Birlikte yatmanın aynı zamanda bilimsel araştırmalar sonucunda bazı yararları ispatlanmıştır. Bebeğin acıyı hissettiği anda (diş çıkarma, ateşlenme) gibi annesini yanında hissetmesi anne ile çocuğun bağını artırır. Aşı, pansuman, dikiş atma, iğne vurma gibi olaylarda anne ile doktor iş birliği yapmamalı, çocuğun elini kolunu tutmamalı, onu çaresiz hale getirip acıya teslim etmemelidir. Hekim işbirliğini hemşire ya da baba ile yapmalıdır.

Babanın rolü: İlk iki yıl baba ile çocuğun duygusal bir gelişimi yoktur. İlk iki yıl çocuk sadece anneye ihtiyaç duyar. Ancak iki buçuk-üç yaşından sonra baba ile bağlanır. Babaların bebekle bağ kurabilmesi için bebeğin şirinlik yapması gibi babada bazı duyguları uyandırması gerekir. Bu sebepten biz anneler ilk iki yıl babadan yüksek beklenti içine girmemeli ve keyifle süreci yaşamalıyız.          

Peki bebeğimiz bizden ayrılırken ne yapmalı da güven bağlanmayı zedelememeliyiz? Başlıklar halinde bakacak olursak:

Sütten Kesme: Çocuğun ilk iki yıl boyunca bağlandığı anne göğsünden tiksindirerek ayırmamalıyız. 24 ayın sonunda emme refleksi yavaş yavaş kaybolur. Anne kademe kademe bu işi yapmalıdır. Gündüz ve gece diye ayırmalı, gündüz emzirme sıklığını yarı yarıya azaltmalıdır. Çocuk her zaman ki saatinde süt içmek isteyip ağladığında anne evladıyla yakın temas kurmalıdır. “Süt gelsin ondan sonra vereyim” demelidir. Çocuk unutsa bile “Gel çocuğum süt geldi” diyerek belirlemiş olduğu saatte emzirmelidir.

Tuvalet Alışkanlığı: Eğer çocuk tuvalet eğitimi için duygusal ve fiziksel anlamda hazırsa, yani çocuğumuz tuvaletini gözümüzün içine bakarak yapıyorsa fiziksel olarak hazırdır. Çocuğu rahatlama eyleminde irade kazanabilmişse bu da duygusal olarak hazır demektir.

Yataktan Ayırma: Çocuk ilk iki yılını problemsiz geçirmişse yataktan ayrılma dönemi çok kolay olacaktır. Bu süreçte yani 24 ay sonrası çocuklarda benlik oluşur. Eşyasına sahip çıkar, her şeyin kendine ait olmasını ister. Bu dönemde çocuk, “senin yatağın” kavramına sorunsuzca sahip çıkar. Güvenli bağlanmışsa anneyi yatakta istemez. “Sen git bu benim yatağım” der. Çünkü kaygısızdır. Annesi onu hiç bırakmamıştır.

Odadan Ayrılma: Dört yaş döneminde çocuğumuz “Ben kendi yemeğimi yerim, ayakkabılarımı giyerim” gibi cümleler sarf ediyorsa bu aşamaya gelinmiş demektir. Önce nabız yoklaması yapılmalıdır. “Sana yeni oda takımı almamızı ister misin?” gibi. Ancak “Evet” denilince hemen gidip eşyalar hazır edilmemeli çocuğun hayalindeki odayı yaşamasına fırsat verilmelidir. “Odanın nasıl olmasını istersin? Yatağını nereye koyalım? Perden nasıl olsun? Hangi renk tercih edersin? Oyuncaklarının nerde durmasını istersin?” gibi çocuğun odasıyla bağ kurması sağlanmalıdır. Çocuk odasını benimsemekte zorlanıyorsa, anne uyuyana kadar yatağın dibinde oturup kitap okuyabilir. Ama tensel temas içine fazla girmemelidir. Çocuğunuz kaygılandığı takdirde “Ben seni duyabilirim, seslendiğinde yanına gelebilirim” diyerek onun başka odada yatmasının doğallığı kazandırmalıdır. Yine güven duygusunun sağlanması için çocuğun duygusal gelişim döneminde ihtiyaç duyduğu an çocuğun ihtiyacının karşılanması gerekir. Çocuğu ihtiyaç haline sokan durum giderilmiyorsa çocukta içsel direnç ve tepkisellik görülür. Bu bağlanmanın zarar gördüğünün işaretidir. Dolayısıyla özellikle ilk iki yıl ve dört yıla kadar artan bir süreçte çocuğun duygusal ihtiyaçları koşulsuz uyum içinde giderilmelidir. Çocuğun ihtiyacının gereğinden fazla karşılanması da oldukça problemlidir. Bu aşırı sevgiyi ebeveyninde gören çocuk, yaşamın diğer ortamlarında da bulamayınca mutsuz olur. Çocuklarımızı “ihtiyacın ötesinde bir ihtiyaçla” ihtiyaçlandırmayalım.

Güven duygusu için çocuğun mizacını bozmamalıyız. Çocuğun mizacını yontmamalı, nasıl bir mizaca sahipse onu sergilemesini keyifle izlemeliyiz. Çocuğun ferasetini ve basiretini kapatmamalıyız ki çocuğumuzu bir alana hapsetmeyelim. Böylece keşfetsin, olayın farkına varsın. Basireti açılan çocuk, empati yapabilen çocuktur. Kendi duygularının farkında olduğu kadar başkasını da anlar ve bunu ancak güvenli bağlanmayı gerçekleştiren çocuklar yapar.

Yine güvenli bağlanma için çocuğumuzun yanlış olan davranışlarını “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” şeklinde belirtmeli ve çocuğumuzun yanlışını yüzüne vurmamalıyız. Ebeveyn olarak çocuğa küsmek, güven duygusunu zedeler. Ne olursa olsun “Sen beni sevmesen de ben seni çok seviyorum” demeliyiz. Çocuklarımıza karşı şeffaf olmalıyız. Mükemmeliyetçi bir aile olmamalıyız. Mesela anne; “Bir gün yolda giderken ben de arkadaşıma tekme attım” “Sen mi tekme attın anne” “Evet ben attım” gibi ebeveyn kendisinin normal bir insan olduğunu çocuğuna hissettirmeli ki çocuğun bağlanması kolaylaşsın.

Tüm bu bağlanma sonucu yavrumuz, ailesine karşı aidiyet hissi kazanmış, topluma ve insanlığa güvenle bakabilen pozitif bir insan olacaktır. Peki, bu bağı devam ettirmek ve kaybetmemek için nelere dikkat etmeliyiz?


1-Asla ebeveyn tarafından çocuk hayal kırıklığına uğramamalı
2-Ebeveyn çocuğa davranış kazandırmak için zorlamamalı
3-Kişiliğine saldırı yapılmamalı

Güven duygusunu yitirmiş, annesi ile bağlanamayan çocuk üç şekilde bu ihtiyacını giderir.
1-Çevresi
2-Eşyası
3-Çocuğun içinde bulunduğu okul, komşu gibi ortamlar

Unutmayalım ki çocuğumuzun aradığı tek şey güven ve emniyettir ve ruha güven girdiğinde umut olur, tebessüm ettirir, hayata bağlar. 

Rabbimiz, razı olacağı bir çocuk yetiştirmede hepimizin yar ve yardımcısı olsun.    

Sümeyye Öztürk
..devamı »

30 Eyl 2014

Sabah Kahvaltıları ve Akşam Yemekleri / Adem Güneş

Henüz yorum yok!

SABAH KAHVALTILARI VE AKŞAM YEMEKLERİ

Bir kafeterya işletmecisi dostum ile sohbet ediyorduk. “İşler nasıl?” diye sordum. Tebessüm etti, “Aile içinde sorunlar arttıkça, bizim işler iyiye gider.” dedi.

Şaşırdım. “Nasıl yani?” dedim.

“Bizim en bereketli saatlerimiz, sabah 7 ile 9 arasıdır. Bu saatlerde kazandın kazandın, sonra akşama kadar tek tük uğraşır durursun müşteri ile.” dedi.

“İyi de bunun aile içi sorunlarla ne ilgisi var?” diye sordum.

“Hocam, ailesinde sabah kahvaltısı olmayanların ilk uğrak yeri kafeterya ve pastanelerdir.” dedi ve devam etti: “Sabah işe gidenler, okul için evden çıkanlar sabah kahvaltı yapmamışlarsa önce pastanelere uğrar, bir-iki poğaça, sandviç alır, yollarına öyle devam ederler. Ama aile içinde bir düzen varsa, sabah uğramaları azalır.” 

Hiç böyle düşünmemiştim…

Benim şaşkınlığım artarken o konuşmaya devam etti: “Ha, aile içinde iyi bir iletişim, keyifli bir yaşam varsa, bu sefer de akşam saatlerinde dolar buraları. İnsanlar sevdikleriyle, eşi, çocukları ile gelirler otururlar. Ancak bu bize çok kazandırmaz. Çünkü buraya keyifli gelenler, birbirleri ile sohbet etmekten yiyip içmeyi unuturlar. Yediklerine değil, birbirlerine odaklanırlar. Bir bardak limonata ve bir dilim kek ile saatlerce sohbet ederler. Ne yalan söyleyeyim, para kazanamasak da, insanları böyle keyifli görmek benim çok hoşuma gidiyor.”

Bir toplumda aile mutluluk düzeyinin ölçülmesi için pastane kullanım alışkanlığına bakılabileceği hiç aklıma gelmezdi.

Evet, doğru bir gözlem.

Zira aileyi aile yapan en temel iki etkenden biridir sabah kahvaltıları. Bir diğeri de akşam yemekleridir.

Sabah kahvaltısı aile içi “düzenin”,  akşam yemeği “aidiyet bilincinin” göstergesidir.  

Eğer bir aile içinde duygusal tükenmişlik yaşanıyor, günlük yaşam döngüsü bozuluyorsa ilk aksayan yer sabah kahvaltılarıdır.

Gece geç saatlere kadar oturmalar, uzun uzun televizyon seyretmeler, bitmek bilmez internet gezintileri günlük yaşam döngüsünü aksatır. Hâlbuki bir anne babanın, eşine ve çocuğuna yetebilmesi için istirahat etmiş bir vücuda ihtiyacı vardır. Fiziksel olarak dinlenememiş bir baba çocuğuna tahammülsüz olur. Yeterince istirahat edememiş bir anne çocuğunun ihtiyaçlarını “vaktinde ve yeterince” karşılamakta zorluk çeker. 

Sabah kahvaltı yapmadan çocuğun okula, eşin işe gitmesi, kişiyi hırçınlaştırır, öğrenme kalitesini düşürür, duygusal bağları zayıflatır…  

Hâlbuki sabahın ilk saatlerinde ailecek bir masada oturmak, ilk dakikaları birlikte geçirmek… Birbirleri ile vedalaşırken, akşam yeniden buluşma temennisinde bulunmak, aile bağlarını kuvvetlendirir. Günün kaliteli geçmesine neden olur. 

Kahvaltılar aile içindeki “düzenin” ele vericisi olduğu gibi, akşam yemekleri de aile üyelerinin birbirlerine “bağlılıklarının”, aidiyet duygularının habercisidir.

Pedagojide akşam yemekleri bir karın doyurma eylemi değil, aile üyelerinin birbirleri ile duygusal bağlarını kuvvetlendirdiği fırsat zamanlarıdır. Bundandır ki akşam yemekleri “ye de hemen kalk” denilerek geçiştirilebilecek bir iş değil, dakikalar süren, sohbet edilen, günün özetinin çıkartıldığı, bir sohbet saatidir.

Eğer bir ebeveyn, aile yaşam kalitesini artırmak, daha keyifli bir aile ortamı oluşturmak istiyorsa, sabah kahvaltıları ve akşam yemeklerini düzene koymakla işe başlamalıdır.

Yoksa güne poğaça kuyruğunda başlamak, hiç de iyi bir başlangıç değildir.


Adem Güneş

..devamı »

27 Eyl 2014

Anne Tecrübeleri (4) / Her Şeyin Bir Zamanı Var!

Henüz yorum yok!

ANNE TECRÜBELERİ (4)

"Tecrübelilerin tecrübesinden faydalanın. Onlara çok pahalıya mal olan şeyleri size bedava verirler."


HER ŞEYİN BİR ZAMANI VAR! 
İlk bebeğim artık biraz büyümeye ve çocukluğa doğru adım atmaya başladığında yani iki yaşlarındayken ona kitap okuma ve bir şeyler anlatma isteğimi unutamam. Renkli renkli kitaplar alıyor, beraber kitapların resimlerine bakmaya, ona kısa kısa bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Ve uyuturken masal dinleyip uyusun istiyordum. O ise erkek çocuğu olması sebebiyle de, bir dakika bile oturmuyor, kitaplara zarar veriyor, masallarımı ise hiç dinlemiyordu. Çok üzülüyor, bütün hevesimin tükendiğini hissediyordum. Onun yaşlarındaki bazı çocukların daha sakin olup biraz olsun anneleriyle ve kitaplarla vakit geçirebildiklerini görmek beni daha da ümitsizliğe düşürüyordu. Hep böyle mi devam edecek, kitap okumayı,  hikaye dinlemeyi sevemeyecek mi diye endişeleniyordum.
Oysaki her şeyin bir zamanı varmış ve her çocuk farklıymış. , 3-3, 5 yaşlarına geldiğinde kitapları bıkmadan inceliyor, sürekli ona masallar anlatmamı istiyordu. Şimdi bazen artık yorulup kitap okumayı bıraktığımda “Anne n'olur bu son” diyerek devam etmemi istiyor da aklıma o daha küçükken ki yersiz endişelerim geliyor. Unutmayalım sevgili anneler,  her şeyin bir zamanı var ve bu zaman dilimi her çocuk için değişebilir.

BESMELE GEÇSİN BAŞA
Bebeğim doğduğundan beri kıyafetlerini giydirirken, yatağına koyarken besmele çekerdim .Bu bazen bir yerine zarar verme korkusundan bazen de alışkanlıktan kaynaklanırdı.  Özellikle oğlum ek gıdaya geçtiği zamanlarda yemeğe başlarken, kıyafetini giydirirken hatta yanında giyinirken sesli besmele çekmeye başladım.. Şimdi 1,5 yaşında ben besmele çekince o da taklit ediyor, ağzını oynatıyor, o öyle yaptıkça ben daha bir şevkle çekiyorum besmelemi.. Ağaç yaş iken eğilir sözü en çok anne olunca geçerliymiş.

UYKU SORUNLARI
Oğlum 5 aylık olduktan sonra gündüz uykularımız 25-30 dakikayı geçmezdi. Gece iyi uyurdu fakat gündüz bir çok çocuğa göre az uyurdu. Doğal olarak da bu beni çok yorardı. Gece iyi uyumasını odanın karanlık olması sebebine bağladık, Çünkü gece lambasını ilk günden sevmedi ve en ufak ışık sızsa odaya uyanırdı...Bunu fark ettikten sonra koyu renkli bir çarşafı gündüz perdeye gerdik, koyu renkli perde işinizi daha iyi görür.

GAZ DERDİNE KİMYON
Özellikle erkek bebeklerin gaz sorunu, anne ve babaları ciddi manada yıpratan bir süreçtir. İlk 3 ay bizde bu süreci zor atlatmıştık. Elimizden bir şey gelmiyordu. Yediklerime dikkat etmem lazımdı. Annem yemeklerime kimyon koymamı söyledi... Yemeklerime koyduğum 1 çay kaşığı kimyon, özellikle ek gıdaya geçildiğinde, mercimek gibi bebek çorbalarınada az miktarda koymak hem ayrı bir lezzet verir hemde bu sorunu en aza indirger...


NOT:
Sevgili Müslüman Anneler!
Çocuk eğitiminin her safhasına dair tecrübelerinizi bize yazarak "Anne Tecrübelerine" katkıda bulunun.
"Nasıl olsa başkaları yazar" düşüncesinden kurtulup "Sen yoksan kimse yoktur" sorumluluğunu kuşanmalıyız.
Mail adresimize mail atarak veya siteye yorum yaparak yada Facebook sayfamızdan bizlere ulaşabilirsiniz.
Lütfen mesajınıza "Anne Tecrübelerini" eklemeyi unutmayın ki, mesajlarda karışıklık olmasın.
Tecrübeleriniz ve destekleriniz bizim için çok önemli.
Şimdiden hepinize teşekkür ederiz.
..devamı »

26 Eyl 2014

Alim Çocuk Nasıl Yetiştirilir? (Röportaj)

2 Yorum sayısı


ALİM ÇOCUK NASIL YETİŞTİRİLİR?

Uzun zamandır ilim ve fikir yönleriyle ön plana çıkmış bazı şahsiyetlerle, Müslüman Anneler adına röportaj yapmak aklımda vardı.. Açılışı Ebubekir Sifil hocamızla yapmak nasipmiş.. Gerçi röportaj yapmak için randevu istememiştik.. Kendisiyle tanışmak isteyen misafirlerimiz ve sorulacak başka sorular vardı..

Bizim adımıza çok güzel, samimi ve sıcak bir sohbet oldu elhamdülillah.. Abdulfettah Ebu Ğudde’nin, Zahid el-Kevseri’nin, mezheplerin, cemaatlerin, bazı itikadî konuların ve başka mevzuların konuşulduğu masada, bir ara bende fırsatını bulup Müslüman Anneler’den bahsettim ve tavsiye istedim.. Vaktin kısıtlı olması nedeniyle kısa bir hasbihal olsa da, her biri birbirinden değerli nasihatlerdi..

Ebubekir Sifil hocamız, ilk İslami eğitimini ailesinden almış, İslami ilimlerle çocuk yaşta tanışmış biriydi.. Ayrıca 3 çocuk babasıydı.. Bunun için bir alimin nasıl yetişmesi gerektiğini, çocuklara ilmin nasıl sevdirilebileceğini  bizzat tecrübe ederek bilen birisiydi.. Ben de tek soru hakkımı bu alanda kullandım:

-Hocam, çocuklarımızın ilmi sevmesi ve bir ilim talebesi olarak yetişmesi için neler yapabiliriz?

-Bu konuda anneye de babaya da ayrı ayrı görevler düşer.
Anneye düşen iş; mümkün mertebe çocuğunu abdestli emzirmesidir. Abdestsiz olarak kesinlikle emzirmeyin. Çocuk ağlasa bile hemen bir koşu abdest alıp öyle emzirmeye gayret edin. Selef buna çok dikkat emiştir.

-Hocam afedersiniz ama sabaha kadar defalarca emmek için kalkan bir çocuğun annesi nasıl abdestli olabilir ki?

-Teyemmüm yapabilir. Yanınızda bir tuğla bulunsun, teyemmüm yapın, çok kolay. O sütün, abdestli veya teyemmümlü bir vücuttan çocuğun midesine ve hücrelerine gitmesi, bizim çıplak gözle veya mikroskopla gözleyemeyeceğimiz bir feyiz ve bereket akışı demektir. Bunu ihmal etmeyin.

Evinizde sürekli olarak okuma faaliyetleri bulunsun. Çocuk böyle bir ortamda büyüsün. Birlikte okuyun. Okuma meclislerine gidin. İnternetten vs. ders dinlerken, izlerken çocuk o ortamı görsün. Bütün faaliyetlerinizi onun göreceği ortamlarda yapın. Çocuk ses çıkarabilir, ağlayabilir, dikkatinizi dağıtabilir. Onu başka bir odaya götürüp uyuttuktan sonra yapmaktan ziyade, bizzat çocuğun bulunduğu ortamlarda yapın.

Elbette söylemeye gerek yok, mutlak surette çocuğun kursağına gidecek olan şeylerin, her türlü şüpheden arî olması lazım. Haram lokma demiyorum. Şüphelilerden bile uzak durulması gerekir.

Çocuğun eğilimine, hafızasına ve yeteneklerine göre yönlendirilmesi gerekir. Hafızası, ezberi güçlüyse, eğitimine önce hafızlıkla başlayın. İnsan, Selef-i Salihinin menakıbını (hayatlarını) okurken şaşırıyor. Beş yaşında, altı yaşında hafız olanlar var. Beş-altı yaşında Kur’an’ı Kerim’i baştan sona ezberlemiş.
Böyle bir ortamda mümkün oluyor bu.. Ve anne-baba çocuğun yeteneklerine bakıyor, takip ediyor, gözlemliyor.

Mutlaka bir okula gidecek, okulda aldığı eğitimle asla yetinmeyin. Mutlaka siz de ona evde takviye eğitimler verin. Bu tarz kurumlarımız yok ama daima bu tür arayışlar içinde olmamız gerekir. Bir defa aradık bulamadık ama bir sene sonra kurulmuş olabilir, dikkatimizden kaçmış olabilir. Bu arayışı terk etmeyin, ihmal etmeyin.

Önemli bir problem de; çocuk sokağa çıktığı anda kirleniyor. Yani dimağı kirleniyor, ruhu kirleniyor, kalbi kirleniyor, ahlakı kirleniyor. Sokağa çıkmazsa da asosyal yetişiyor.

Zaten toplumun genelinden farklı bir aile yapısı içerisinde yetişiyor. Çok rahat değil o ortamlarda. Bu, hepimizin de yaşadığı bir hadise..

Dolayısıyla sokağa çıkmazsa asosyalleşiyor. Sokağa çıktığında ise arıza baş gösteriyor. Bu dengeyi çok iyi kurmak gerekiyor. O da şöyle mümkün; 5-10 aileden oluşan bir arkadaş grubu belli periyotlarla sürekli toplanın. Kitap okuyun, sohbet edin. Fakat bunu ziyafete dönüştürmeyin, külfete dönüştürmeyin. Bir çayla götürün mesela.

Periyodik olarak görüşün. O çocuklar kendi aralarında sosyalleşsinler. Kendi gruplarını kursunlar. Böylece hem asosyallik problemi ortadan kalkar hem de kirlenmeden büyütme imkanı bulursunuz.
Allah hayırlı mübarek etsin.

Not: Bebeği abdestli emzirme konusu itiraf etmeliyim ki bana çok ütopik geliyordu. Selef döneminden bu konuda nakiller geldiğini, özellikle bazı İslam şahsiyetleri hakkında annelerinin “Hiç abdestiz emzirmedim” dediklerini biliyordum fakat bunlar benim için menkıbeden öteye geçmemişti.

Zaten biz Müslümanlarda; “Ne yani? Abdestsiz emzirmek haram mı şimdi? Caiz değil mi? Kur’an’da mı geçiyor? Sahih hadis mi var? Eğer bu konu önemli olsaydı kesin Allah ve Rasulü bir şey emrederdi. Demek ki bu sadece bir bid’at” şeklinde gelişen edepsizlik ve had-hudud bilmezlik var ya..

Ebubekir hocayla konuşmamızdan sonra; “Selef bu kadar önem verdiyse vardır bir hikmeti, yapabildiğim kadar ben de yapsam” diye niyet ettim.. Sonrasında şaşırarak gördüm ki, günün neredeyse tamamını abdestli geçiriyorum, geceleyin yatağa abdestli giriyorum, uyanır uyanmaz abdest alıyorum. Gece uyanmaları için tuğlamız eksik, onu da temin edeceğiz inşaallah..

 “..Kamil mü’minden başkası abdesti sürekli muhafaza edemez”  (Kütüb-i Sitte) hadisi aklıma geldi de, öncesinde bu hadisi yaşamaya çok gayret ederdik. Bir namazdan sonra diğer namazı beklerdik. Sonra anne olunca yani haliyle bütün hayatımız tepetaklak olunca bazı hassasiyetlerimizi farkına varmadan yitirdik.

Onun için bu abdestli olma hali çok hoşuma gitti. Hiçbir şey olmasa bile beni yeniden bu hadisi yaşamanın lezzetine götürdü.. İbadet etmek için alınan abdestin, çocuk emzirmek için de alınması, yavrularımızı büyütmenin de bir ibadet olduğunu yakinen hissettirdi..

Bu anlamda daha birkaç gün içinde üzerimizdeki bereketini ve feyzini görmeye başladım.. İlerideki faydalarını görmeyi de Rabbimden diliyorum.. Bütün kardeşlerime tavsiye ederim..

Birbirinden değerli nasihatleri için Ebubekir Sifil hocamıza tekrar teşekkür ediyorum.. Allah razı olsun..

Ummu Aişe

Ebubekir Sifil Kimdir?

1960 yılında Kars’ın Sarıkamış ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta okulu Sarıkamış’ta, Lise’yi Kars İmam Hatip Lisesinde okudu. 1980 yılında girdiği Ankara Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halka İlişkiler Bölümünden 1985 yılında mezun oldu.
Hadis Bilim Dalında (Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde) yaptığı yüksek lisansını 1996 yılında, Hz. Ömer’in sünnet anlayışı konusunda “Hz. Ömer ve Nebevi Sünnet” adıyla hazırladığı doktora tezini 2006 yılında bitirdi.
Şu anda Yalova Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Yar. Doç. olarak görev yapmaktadır.
Evli ve 3 çocuk babasıdır.
Halen editörlüğünü yaptığı 3 aylık ilim, kültür ve medeniyet dergisi Rıhle’de inceleme-araştırma yazılarına devam etmekte olan yazar, 2003 yılından bu yana ilmi çalışmalarını Daru’l-Hikme (İslami İlimler Araştırma ve Danışma Merkezi) bünyesinde sürdürmüştür. Şimdi ise çalışmalarına Sahn-ı Seman (İslami İlimler Eğitim ve Araştırma Merkezi) bünyesinde devam etmektedir.

Yayınlanmış eserlerinden bazıları şunlardır; Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi 1-2-3, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler, İslam ve Modern Çağ 1-2-3, Hz. Ömer ve Nebevi Sünnet, Sözü Müstakim Kılmak, Sana Dinden Sorarlar



..devamı »

23 Eyl 2014

Eşim Çocuk İstemiyor!

1 Yorum sayısı

EŞİM ÇOCUK İSTEMİYOR!

Soru:

Selamun aleykum.
Benim biraz uzun bir sorum olacak:
Ben iki çocuk annesi 28 yaşında bir bayanım. Ümmetin çokluğu tavsiyesini biliyorum, siz de özellikle bu yazınızda onu konu edinmişsiniz. ama benim şöyle bir derdim var, eşim çok zor bir çocukluk geçirmiş, neredeyse sokaklarda büyümüş, başına gelmedik kalmamış. bazı psikolojik problemleri var. Çocuklarımızın üzerinde çok fazla titizleniyor, neredeyse panik halinde sürekli başlarına bir şey gelecekmiş gibi beni bunaltıyor. Çocuklarını ve beni çok seven, merhametli, vicdanlı biri olmasına rağmen çocukların normal sıkıntılı süreçlerini bir türlü kabullenemiyor. onların ağlamaları, huysuzlukları, gece uyanmaları (ki çocuklarımın ikisi de bu konuda biraz zordur) onu bunaltıyor, evde durmak istemiyor, dışarıya çıksa sürekli beni arayıp "Nasıllar" diye soruyor.

Çocuklarla ilgili bir sorumluluk vermiyorum, kafası rahat etsin diye yorgunluğumu, uykusuzluğumu şikayet bile etmiyorum. Ama ufacık bir sıkıntı bile onu çileden çıkarıyor. Hayatımızın engellendiğini, kısıtlandığını, hiçbir şey yapamadığımızı, kitap bile okuyamadığımızı söylüyor, bu haliyle beni de zora sokuyor. İstiyor ki, bekarlık günlerindeki gibi istediğimizi yapalım, geç vakitlere kadar kitap okuyalım, gecenin bir yarısı dışarıya çıkalım. Yaptığı şey, sorumluluktan kaçmak değil, fazlasıyla görevlerini yerine getiriyor ama duygu dünyası bunları kaldıramıyor. Çocukluğundan, kötü aile hayatından kaynaklandığını düşünüyorum. Yaptıklarına pişman oluyor, özür diliyor, gönlümüzü almaya çalışıyor ama iki dakika sonra yine kontrolden çıkıyor. Çocuklarım biri 5, diğeri 2 yaşında. eşimle aramızdaki tek tartışma konusu çocuklar. onun dışında hiçbir konuda hiçbir problemimiz yok elhamdulillah. Ama bu gerginlik o kadar ileri safhalara gitti ki, beş yıl içinde ciddi şeyler yaşadık. Aynı şeyleri yeniden yaşamaya gücüm yok, eşimin zaten yok. 
Biz müslüman insanlarız, Allah'ın takdiri başımızın tacı. Fakat benim çok çocuğumun olması, beni hayra götürmüyor, ailemizi tehlikeye sokuyor. Yine de çocuk istemeli miyim? Yoksa bundan sonrası için çocuklarımı büyütüp eşimin rahat etmesini sağlamaya mı çalışmalıyım?
Kusura bakmayın, çok uzattım ama ancak anlatabildim.
Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum. Çok teşekkürler.


Cevap:

Sevgili kardeşim,
Bizim yazılarımız, genele ait yazılardır. Her çocuk özel olduğu gibi her aile, hatta her anne ve baba da özeldir. Duruma göre hareket etmek çok önemlidir. Mutluluğun ilk şartı "Olanı olduğu gibi 
kabul etmektir." 

Daha sonra gücünüz yetiyorsa sabırla düzeltmeye çalışırsınız. Kabullenmeden düzeltmeye çalışmak sıkıntılıdır.
Anne ve babanın beraberce isteği olmadan çocuk yetiştirmek zordur. En küçük bir sıkıntıda başa kakılır. Eğer siz çok istiyorsanız yavaş yavaş, güzellikle ikna etmeye çalışın. İkna etmeden düşünmeyin. 

Olmayacak gibiyse iki taneyi kabullenin ve eşinizi de ihmal etmeden onları güzel bir şekilde yetiştirmeye çalışın. Allah niyetlerimizi biliyor ve gücümüzün üzerinde bir yük yüklemez. Herkesin imtihan soruları farklıdır. Rabbim başkasının değil kendi sorularımızı dikkate aldırıp en doğru, en güzel bir şekilde cevaplamayı nasip etsin. Allah yar ve yardımcınız olsun.
Fatıma Neşe Tuna

..devamı »