Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

14 Tem 2016

Müslüman Anneler Buluşuyor!

1 Yorum sayısı

Selamun Aleykum.

Sevgili Müslüman Anneler!

Geçen yaz İstanbul Anadolu yakasında ve Konya'da olmak üzere iki piknik gerçekleştirmiştik. Bu sene kardeşlerimizin talebi üzerine Avrupa yakasını da listeye ekledik.

Önümüzdeki günlerde planladığımız piknik organize bilgilerini buradan duyurmuş olalım.

1.Piknik: Konya



Tarih: 6 Ağustos 2016 Cumartesi Günü

Saat: 11.00 - 18.00

Yer: Konevi Der Sosyal Tesisleri




2. Piknik: İstanbul Anadolu Yakası



Tarih: 14 Ağustos 2016 Pazar Günü

Saat: 10.00 - 18.00

Yer: Küçük Çamlıca Korusu


3. Piknik: İstanbul Avrupa Yakası



Tarih: 28 Ağustos 2016 Pazar Günü

Saat: 10.00 - 18.00

Yer: Emirgan Korusu


Yemek Organizesi:

1-Katılan her annemiz evde hazırlamış olduğu bir çeşit yiyecek getirecek.

2-Yiyeceklerimizde hiçbir şekilde margarin kullanılmayacak.

3-Krem şanti vs. gibi paket kremalar kullanılmayacak.

4-Asitli hiçbir içecek getirilmeyecek. (Kola, gazoz vs.) Meyve suyu helal sertifikalı olacak.

5-Pastahane ürünleri olmayacak, hepsi kendi mutfağımızdan, helal gıdalarımızdan yapılacak.

6-Konya'da çay servisi, tesisin ikramı olacak. Yine de tiryaki annelerimiz çaylarını getirebilirler.

7-İstanbul'da çaylarımızı da kendimiz getiriyoruz.

8-Konya'da pikniğimiz sadece hanımlara özeldir.

9-Geçen seneki İstanbul buluşmamızda eşlerini getiren bazı babalar -ulaşım zorluğundan dolayı- dönememişlerdi. Bu sene yine aynı sistem olacak sanırım. Yani anne buluşmasında doğaçlama olarak ötelerde birkaç masa baba oluşuveriyor :) Bizden de birkaç baba olacak inş. Eşiyle gelmek isteyen arkadaşların bilgisine...

10-Piknikle ilgili sormak veya öğrenmek istediğiniz şeyler hakkında muslumananneler@gmail.com adresiyle irtibata geçebilirsiniz.

11-Ayrıca her piknik programı için ayrı bir whatsapp grubu oluşturduk.

Konya grubu için buraya

İstanbul Anadolu Yakası için buraya

İstanbul Avrupa Yakası için buraya mesaj atarak telefon numaranızı ulaştırabilirsiniz. Arkadaşlarımız sizi ilgili gruba ekleyeceklerdir.

İnşaallah hayırlarla, hayırlarda buluşuruz..

Selametle..

Müslüman Anneler







..devamı »

9 Tem 2016

Başka Bir "Ol"ma Biçimi

Henüz yorum yok!

BAŞKA BİR "OL"MA BİÇİMİ
Hakikati yaşamak yerine taklidin içinde gezinip duruyoruz. Zira hakikati gördüğümüz anda bozmaya meyilli hale geldik. Sırlara tahammülümüz yok, her şey apaçık halde önümüze konulsun istiyoruz. Keşfetmeye mecalimiz yok, daha önemli işlerimiz olduğunu sanıyoruz. Derken önümüze hakikat diye konanları taklit etmeye başlıyoruz, herkes nasıl düşünüyorsa “öyle” düşünüyor, herkes nasıl eyliyorsa “öyle” eyliyoruz.  Herkesten bir farkımız olmaması için çaba sarfederken, asla onlarla “birlikte” olmuyoruz.
Oysa başka bir düşünme ve eyleme biçimi var. Hakikaten birlikte “ol”ma biçimi var. Yeni yaşam kurgumuzun içinde yeri yok ama bildiğimiz öykülerde adını duyduk bu yolun, yabancısı değiliz. Onu hatırlamak; yolcuları hatırlamaktan geçiyor, güzel insanları anmaktan geçiyor:
Refika Anneanne küçük bir şehirde doğdu, büyüdü, çoluk çocuğa karıştı. Geleneklerden, adab-ı muaşeret kurallarından asla taviz vermedi. Eşinin ölümünden sonra bir daha asla etek bluz giymedi. Üzerinde hep robalı bir elbise oldu. Kaybettiklerinin ardından asla tek kelam etmedi. Yanında onlardan bahsettirmedi. Evlat acısı ve yaşlılık sebebiyle zihni melekeleri iyice zayıflayınca, evlatları ve torunlarını mahremine misafir etti ilk kez. Anlatmaya başladı: Henüz 14 yaşında nişanlı bir kızdı. Sabah namazını kıldıktan sonra divana oturup müstakbel kocasını düşünürken uykuya daldı. Rüyasında aynı yerde oturuyor, radyo dinliyordu. Radyoda ezan okuyordu müezzin. Refika Anneanne’nin ruhuna işledi bu ezan, derin bir huzur içinde dinliyordu. Lakin uzun sürmedi bu huzuru, radyonun pili bitti, en tatlı yerinde ezan kesildi ve Refika Anneanne uyandı. Yirmi yıl sonra 33 yaşında beş çocukla dul kaldığında okudu rüyasını: “Haber gelmişti oysa. Bilemedim. O ezan kadar güzeldi bu yirmi yıl” dedi.
Meliha Babaanne büyük bir ilçeden, küçük bir köye gelin gitmişti. Köyde doğurdu evlatlarını, ömrü boyunca orada yaşadı. Ama köyün ağır işlerine, tozuna, toprağına rağmen çardaktaki divana serdiği beyaz delik işi örtülerini hep bembeyaz korudu ve hiç kaldırmadı. Ona gurbette olduğunu hatırlatan kürkünü sırtından hiç çıkarmadı. Meliha Babaanne ölüm döşeğindeyken ülkenin dört bir yanına haber verildi; evlatları yola çıktı. Ama o, son nefesten biraz önce gözlerine can gelip de kendini iyi hissedince korkup gelinine döndü: “Gelin” dedi, “ Oğlanları çağırdık ama ölmezsem çok utanırım”.
İkisi de nevi şahsına münhasır kadınlardı. Refika anneannenin disiplini, Meliha Babaannenin gururu meşhur idi. “Herkes” onların da hakikatiydi aslında, belki bizden daha fazla. Yapıp etmeler, yapılması gerekenler dört bir yanlarını sarmıştı, bizim gibi komşuya selam vermeme “lüks”leri de yoktu.  Yine de kurgusal bir taklide boyun eğmek zorunda hissetmediler kendilerini, kendi hakikatlerini yaşadılar; çıkıntılarını asla törpülemediler. Lakin bu yolculukta insan olmanın, kadın olmanın, halîle ve valîde, en zoru da kul olmanın ne kadar büyük bir yük olduğunu hissettikleri için ortak bir paydaları oluştu. İkisi de yolda olmanın ağırlığını kendileriyle paylaşacak manevi bir sırdaşa ihtiyaç duydu. Manevi sırdaş bir aynadır, onun karşısında sen de bir ayna. Ruh ruha değer ve bir yerde kenetlenir. Bundan sonra ruhun sırları ona emanettir. Ama orada kalınmaz, beraber yürüdükçe yeni sırlar edinilir, sonra onlar da beraber keşfedilir. Yolun sonuna varıldığında “Görüşürüz”, denir. “Ahirette birbirimize şahitlik ve inşallah yoldaşlık etmek üzere görüşürüz”…  Bu yüzden Anadolu kadınları bu yol arkadaşlarına “ahiretlik” derler.
Ahiretlik; düşününce ne anlamlı, ne derin bir yol arkadaşlığı… Birlikte yol almaktan öte, birlikte “ol”manın en hakikatli hali… Böyle olsun istiyorum ben de bu yolculuk, sırlara vakıf olmak değil; onları yaşamak, onlarla var olmak… Daha fazla sahiplenmek istemiyorum herhangi bir şeyi, sahiplendiğinin gölgesine takılıyor ayağı insanın. Aslını unutup gölgesini yaşıyor, kendinin bile… Gölgelerle değil, canla yürüyen ahiretlik dostluklar lazım değil mi bize?
 Emine Özkanlı Saykal

Kaynak: www.hatunkisiniyetine.com sitesinden alıntılanmıştır.
..devamı »

3 Tem 2016

Kolay, Kısa, Keyifli Bayram Hazırlığı

11 Yorum sayısı

KOLAY, KISA, KEYİFLİ BAYRAM HAZIRLIĞI

Bu bayram, bayram temizliği yapamıyorum.

Pardon, sanki her bayram yapıyormuşum da bu bayrama mahsus yapamıyormuşum gibi anlaşıldı cümlem. Öyle değil. Aslında bayram temizliği maratonunu annemin evinde bırakalı hayli çok zaman oldu.

Üzerimden iki dakka öteye gitmeyen bu bebelerle normal temizliği yapabilmek bile bazen lüks olurken, yapabildiğim gün kendimi çok bahtiyar hissederken, bayram temizliği epey uzak bi hayal gibi geliyor şimdilerde.

Ama ah şu mahalle baskısı. Ah şu konu komşunun bitmez bilmeyen temizlik çılgınlığı. Bayram geldi bizim hanımlar resmen transa geçti.

Yav arkadaş millet “Sen çocuklusun” diyeceğine, “Biz de çocukluyduk. Hemi de beş tane. O zaman çamaşır makinası, bulaşık makinası, hazır bez n’arasın…” diye bi başlıyor kendini övmeye, sabahlara kadar konuşsa bitmez bir muhabbetin içinde kalakalıyorum.

Onun için bu bayram taktik değiştirmeye karar verdim. Çünkü efendim –sözüm meclisten dışarı- bu kadın milleti kadar acımasız, hem cinsini zora sokan, beceriksiz ve yeteneksiz hissettiren bi başka millet yoktur emin olun.

“Ben şöyle babayım” diye kasılan bir erkek gördünüz mü? Az. “Ben –afedersiniz- eşşek gibi çalışırım” diye övünen bir erkek gördünüz mü? Yine az.

Bayrama üç gün kaldı. Sabah olunca, gece boyu bebe sallamaktan zombiye dönmüş, gözaltıları çökmüş, morarmış bir anne olarak perdeleri aralıyorum. Anam bizim komşular çoktan koyulmuş işe.

Tam karşımın üçüncü katındaki teyze, gençlere nispet yaparcasına iştahla cam siliyor. Hani mukabeleye gelirken ahı gitmiş vahı kalmış gibi baygın baygın bakıyordun. Yok, temizlik deyince bunlara bi şey oluyor. Ekstra turbo dizel falan mı taktırıyorlar, napıyorlar anlamadım.

Diğeri şakır şakır bahçe yıkamaya girişmiş. Öbürü evde halı, kilim, paspas namına ne varsa sabah beri silkeliyor tepemden aşağı. Apartmanda süpürge sesi, deterjan kokusu eksik olmuyor.

İkindi üzeri de markete, pazara dökülüyor bizim hanımlar. Bana mısın demeden elleri poşet dolu çıkıyorlar merdivenlerden. Sonra türlü türlü tatlı, börek, sarma, dolma kokuları...

Psikolojik şiddet diye ben buna derim arkadaş. 

Öyle mi? Öyle.

Ben de artık sabah erkenden kalkıyorum. 9’u daha bir geçerken süpürgeyi antreye takıyorum, motor kısmını da iyice daire kapısına yanaştırıyorum ki sesi güçlü versin. Süpürge birkaç saat çalışadursun ben çocukların işlerini hallediyorum, yediriyorum, giydiriyorum.

Öğle üzeri daire kapısının mermerine bolca çamaşır suyu döküyorum. Bezle bir güzel ovuyorum. Temizlik, evle sınırlı kalmıyor, dışarı taşıyor.

Sonra gidip perdelerden birini kenara doğru sıyırıyorum ama iyice kenar olacak, dışarıdan bakıldığında hiç görünmeyecek. İki saat kadar da öyle kalacak ki, “Dikkat şu an perdeler makinada yıkanıyor” hissi verilebilsin. Sonra gelip büyük bir keyifle perdeleri kapıyorum.

Gün içinde odaların minderlerini balkona taşıyoruz çocuklarla. Kakara kikiri güle oynaya. Balkonda minderlerden ev yapıyoruz, içine oyuncakları da doldurup birkaç saat oynuyoruz. Ha bu arada unutmadan, içeride süpürge çalışmaya devam ediyor.

Çocuklarda süpürge sesine karşı bir bağışıklık oldu. Özellikle en küçüğüm, süpürge sesi olmayınca yattığı yerde durmayıp hemen çığırmaya başlıyor.

Akşama doğru minderleri yeniden içeri taşıyoruz. Evde temizlik bezi, yer silme paspası, havlusu ne varsa hepsini makinaya koyup yarım saatlik programda yıkatıyorum. Sonra çıkıp bi güzel balkona seriyorum. Viledanın paspasını da ıslatıp dikiyorum duvara. E akşama kadar temizlik yaptım, bunların hepsi de kullanıldı yani.

Mutfakla ilgili henüz kendimi pek geliştiremesem de her gün yeni şeyler denediğimi söyleyebiliriz.

Dün yufka açma tahtasına bir avuç un bulayıp daire kapısının önüne koydum mesela. Börek baklava açmışım da tahtayı fırsat bulunca çatıya çıkaracakmışım gibi.

Bugün de bayat ekmekleri dilimleyip üzerine yumurta, peynir sürdüm, fırına verdim. Çörekotu, susam da ekleyince, kızardığında börek kokusu yayılıyor.

Çocukların ellerine iki küçük havan verip leblebi dövdürdüm. Sonra balla karıştırıp bi güzel yediler. Mutfak baya bi aktif yani.

İkindi üzeri millet alışverişe giderken ben de bebeleri alıp parka çıkıyorum. İki saat tozlu topraklı oynadıktan sonra giderken arabanın altına saklayarak götürdüğüm oyuncakları, dönüşte temiz market poşetlerine koyup arabanın kulplarına asıyorum.

Apartman girişinde hangi komşu teyzeyle karşılaşsam, "Bu sene pek iştahlısın maşaallah, temizliği biteremedin bi türlü" diyor. Eveeet, işte beklediğim an. Bu anı hiç es geçer miyim, fırsatı teper miyim?

"Ayol bayram temizliği bu. Yüzden olmuyor ki, dip bucak iyice bi alınmalı. E bi de tatlısı, sütlüsü derken anca anam anca." diye uzatıyorum lafı.

"Sonunda bunu da yoldan çıkardık" diye pek bi mest oluyor kimisi. Kimisi de baya baya fesatlayarak bakıyor.

Şimdi, "Hepsi tamam da bu konu komşu kısmısı, bayram ziyaretine geldiğinde ne nane yiyeceksin, foyan çıkmayacak mı meydana?" diyorsunuzdur eminim.

Onu da düşündüm elbet. Üç yıldır bekledim fakat bayramda ne gelen var ne giden. Millet camdan cama, apartman girişinde yada bahçedeki kamelyada bayramlaşıyor kuru kuruya. Onca temizlik, tatlı börek niye, onu hala çözebilmiş değilim.

Fakat her ihtimale karşı bayramda evde de durmayacağım tabii. Maazallah biri test etmeye falan kalkar.

Birinci gün Eminönü'nde gezer dolaşır simit yeriz.

İkinci gün Üsküdar'da Kız Kulesi'ne nazır kahve içeriz.

Üçüncü gün de "Daha fazla masraf olmasın" diye mahalledeki parkta geçiririz.

E hadi o zaman, herkese hayırlı bayramlar.


Bayan Tİ




..devamı »

11 Haz 2016

Hastalık

1 Yorum sayısı

HASTALIK

Yıllar önce Cuma derslerinden birinde idik. Ders çıkışı bir bayan beni kapıda durdurarak:

"Hocam müsaitseniz biraz vaktinizi alabilir miyim?" dedi. Ben de:

"Elbette buyurun" diye karşılık verdim. Bayan bu defa utana sıkıla:

"Şey biraz özel de, müsait bir yere geçebilir miyiz?" deyince,

"Afedersiniz, buyrun odama çıkalım" dedim ve beraber yukarı çıktık. Oturduk, anlatması için beklemeye başladım. Birkaç dakika geçti.

"Kusura bakmayın, nasıl anlatacağımı bilemiyorum" dedi, kem küm etti defalarca. Rahatlatmaya çalıştım. Karşımda oturan otuzlu yaşlardaki bu bayanın haline hem üzülmüş hem de meseleyi merak etmiştim. Nihayet başladı:

"Hocam, bende bi hastalık var, bi problem. Bunu nasıl halledeceğimi bilmiyorum. Artık kendimden nefret eder hale geldim."

Durdu yine biraz, sonra devam etti:

"Çocukluğumdan beri başkalarının özel eşyalarına, dolaplarına, odalarına karşı çok kötü bir merakım var. Bunun bir türlü önüne geçemiyorum. Çocuktum, geçer dedim. Gençtim, geçer dedim. Şimdi otuz dört yaşında iki çocuk annesi evli bir kadınım ve hala geçmedi. Bir arkadaşımın evine gitsem, söz gelimi banyoyu kullanırken elim mutlaka banyo dolaplarına, çamaşır sepetine, oraya buraya gidiyor. Kendime defalarca söz veriyorum. Bir daha olmayacak diyorum. Yine engel olamıyorum."

"Nasıl yani?" diyerek araya girdim "Başkalarının eşyalarını mı alıyorsunuz?"

"Hayır, hayır" dedi "Sadece bakıyorum ve bırakıyorum. Bazen gittiğimiz misafirliklerde müsait oda olmuyor, ev sahibinin yatak odasında namaz kılıyoruz. Fırsatını bulduğum anda dolapları, çekmeceleri karıştırıyorum. Yani neden diyorum, neden böyle bir illetim var benim? Kendimden utanıyorum, arkadaşlarımın yüzüne bakamıyorum, bir daha insan içine çıkmamaya karar veriyorum, kendimle boğuşuyorum sürekli ve ne yapacağımı bilmiyorum. Allah için bana bi yol gösterin."

Çocuklarda böylesi davranış problemleriyle kısmen karşılaşmıştım. Ama bir yetişkinin bu raddede bir probleminin olması beni çok şaşırttı. O an aklımda tek soru vardı ve direkt onu yönelttim:

"Babanız özel eşyalarınızı karıştırır mıydı? Dolabınızı, çantanızı, telefonunuzu?"

Bayanın gözleri önce fal taşı gibi açıldı, sonra başı öne düştü, uzunca bir sessizlik oldu, sonrasında ise "eksik parçayı" hıçkırarak anlatmaya başladı.

"Evet, babam o iğrenç elleriyle bütün mahremiyetimi eşelerdi. Aslında kötü bi insan değil. İlahiyatçı, din-diyanet bilir bir adam. Akrabadan birkaç tane olumsuz genç örneği vardı. Ailesinin hiç haberi olmadan uygunsuz şeyler yapan gençler. Onların da etkisiyle sanırım, babam benim ve diğer kardeşlerimin her şeyini didik didik ederdi.

Genç kızken ne zaman evden çıksam, döndüğüm zaman bütün dolaplarımın, özel eşyalarıma varıncaya kadar bütün çamaşırlarımın arandığını fark ederdim. Babam bunu güya fark ettirmeden yapıyordu. Aradıktan sonra tekrar düzeltiyordu ama insan fark etmez mi, tabii ki de anlıyordum. Defalarca tartıştık, "Dokunamazsın benim eşyalarıma" diye haykırdım, ağladım. Her defasında bana baskın geldi. "Ben senin babanım, senin özelin olamaz" diye üzerime yürüdü. Zamanla tiksindim her şeyden ve bıraktım işin ucunu.

Derken evlendim, eşim bana karşı çok saygılı ve anlayışlı bir insan. Bana güveni sonsuz. Ama ne zaman odadan çıksam ve telefonum içeride olsa, kapıdan onu gözlüyorum, 'acaba telefonumu mu karıştırıyor' diye. Sakladığım bir şey mi var? Hayır ama yine de öyle. Benim onun her şeyini kontrol etmemi ise zaten anlatmama gerek yok.

İki kızım var, biri altı diğeri dört yaşında. Bebekliklerinden itibaren ne zaman yatak odama girseler, dolabımı açsalar cinnet geçiriyorum. Bunun için kaç defa dövdüm, tartakladım. Şimdi çocuklar odanın önünden geçmeye korkuyorlar. Bana yapılmasın diye etrafıma şiddet saçıyorum, başkasına ise aynı davranışı fütursuzca yapıyorum. Durum bu.

Şimdi beni kendimden iğrendiren bu sıkıntıdan kurtulmak için ne yapmalıyım?"

Sustum.

Bilmiyordum. Ben bir psikolog veya pedagog değildim. Bu ciddi bir hastalıktı ve nasıl tedavi edilirdi, gerçekten hala bilmiyorum.

Dua edeceğimi söyledim, dua etmesini istedim, işinin ehli bir uzmanla görüşmesini tavsiye ettim.

Sonra döndüm yeniden içime.

İslami camianın hocalarından, büyüklerinden defalarca duymuştum: "Çocuklarımızdan sorumluyuz, onları şöyle kontrol etmeliyiz, böyle didik didik etmeliyiz" nasihatlerini.

Oysa bir anne-baba, çocuğunun odasına izinsiz dalıyorsa, onun mahremiyetini hiçe sayıyorsa, "eğitim" adına onun özeline giriyorsa, her şeyden önce o çocuğun kendisine saygı duymasına engel olur. Çocuk önce karakterini ezdirmemek için çırpınır, mücadele eder, sonunda karşı taraf daha güçlü ise yenik düşer.

Zamanla o da başkalarının mahremiyetine saygısını yitirir. İradesi zayıflar, istese de doğruyu yapamaz, hırçınlaşır, yaşadıklarının acısını gücü kime yetiyorsa ondan çıkarır.. Ve maalesef bu genelde en yakınları, kendi ailesi ve çocukları olur..

Babalar, çocuklarının gözünde anneden çok daha fazla saygı, güven, irade ve gücü temsil ederler. Mahremiyetin zedelenmesi baba tarafından yapılıyorsa, çok daha yaralayıcı olur. Hele ki bu davranışın muhatabı, babasını kahraman bilen bir kız çocuğu ise, yaranın boyutlarını varın siz hesap edin.

Çocuğun yanlış bir şey yaptığı veya yanlış bir yola girdiği, onun ceplerinden, çantasından, dolabından veya telefonundan anlaşılmaz. Çocukla "saygı" ve "güven" çerçevesinde bir ilişki kurabilen anne-baba, çocuğunun yaşadıklarını, doğrularını veya yanlışlarını, onun bakışlarından ve konuşmalarından anlayabilir. Yapılması gereken tek şey dinlemek, anlamaya çalışmak, ne olursa olsun iletişim için kapıları açık bırakmak.

Eğer bir çocuk bir şeyleri anne-babasından gizlemek istiyorsa, babası istihbarat şefi de olsa ne yapar eder mutlaka gizlemenin bir yolunu bulur. Her yakalandığında daha da profesyonelleşir ve mükemmele doğru gider.

Unutmayalım, çocuklar iyi veya kötü her çeşit kapasite konusunda, mutlaka anne-babalarından bir adım öndedirler.


Ummu Reyhane




..devamı »

6 Haz 2016

Küçük Bir Kızın Ramazan Hazırlığı

2 Yorum sayısı

KÜÇÜK BİR KIZIN RAMAZAN HAZIRLIĞI

Yarın Ramazan…

Daha günler öncesinden boy boy, afiş afiş asıldı Ramazan ilanları her yere…

Eğlenceler, en güzel yemekler, en iştah açıcı iftarlar, programlar, konserler, reklamlar…

Her biriyle beraber anılmaya incindi Ramazan…

Biz farkında olmadan alışmaya başlasak da, Ramazan sadece Rabbinin onu beraber andığı Kur’anla anılmak istedi…

Sade ve gösterişsiz amellerle, incelen bir kalple, istiğfar ve gözyaşlarıyla, oruç, infak ve güzel ahlakla…

Onca parlak afişler içleri bomboş arz-ı endam ederken her yerde, sekiz yaşlarında küçük bir kız, sessiz sedasız, haftalar önce kimselere göstermeden hazırladığı beyaz sayfalı iki küçük kağıdı astı buzdolabına…

Büyük harflerle RAMAZAN yazıyordu, küçük bir not defterinden koparılmış kağıdın en üst tarafında. Sonra alt alta on iki madde; Ramazan’da yapacaklarına dair…

1- Yetimler için kumbarama para doldurucam. Een az bir iki gün 1 lira.

2- Herkese yardım ediceğim her gün.

3- Otuz gün orucumu tutacağım her gün.

4- Ramazanın birinci gününden sonuncu gününe kadar kardeşlerime güzel davranıcağım.

5- Ramazan bayramında şekerlerimi herkesle paylaşacağım.

6- Ramazanda günde üç sayfa Kur’an okuyacağım.

7- Ramazanda bir kere bile annemi üzmeyeceğim.

8- İftarda anneme çok yardım edeceğim.

9- Ramazanda bol bol kitap okuyacağım.

10- Ramazanda Allah’a çok çok dua edeceğim.

11- Ramazanda ezberlerimi hızlandıracağım.

12- Ramazanda namazın sünnetlerini de kılacağım.

Anne; sanki her zaman yaptığı bir resim çalışmasını asar gibi, öylesine sade ve iltifat beklemeksizin kağıtlarını asan kızına bakakaldı, içinde binbir fırtına. Ve hafif bir sesle tekrar okuduktan sonra her bir maddeyi; ‘bunları yapmaya niyet etmen bile senin için yeterli yavrum’ diyebildi, ilk sahuruna kalkabilmek için uyumaya giden kızına…

Kızı uyuduktan sonra yavaşça aldı kağıtları anne, o hiç bilmeden bir yazıya dökülmeliydi, o güzel kalbinin derinlikleri. Tertemiz, masum niyetine hiçbir zarar gelmeden.

Kıldıkları teravihleri, gittikleri fakir evlerini, verdikleri sadakaları boy boy fotoğrafladıklarını insanların bilmemeliydi henüz…

Eğer, yapılanların sadece Allah için olması bilinci şimdiden yerleşmezse küçük kalbine, ne zaman yerleşecekti?

Anne, içinde şükrün ve hüznün, umudun ve tövbenin sıcaklığı; yepyeni bir Ramazan’a başladı küçükleriyle…

Dilinde kendisi ve tüm kardeşleri için ihlas ve samimiyet duaları…


Ummu Salim
..devamı »

Ramazan: Yine Yeni Bir Fırsat

Henüz yorum yok!

RAMAZAN: YİNE YENİ BİR FIRSAT

Anneler olarak her yeni güne, daha iyi anne olma, çocuklarımıza daha güzel davranma gibi temenni ve kararlarla başlarız.

Akşam olup uyuduğunda çocuklarımız, bir muhasebe içine girer, eksilerimizi-artılarımızı, yapmamamız gerekirken yaptıklarımızı düşünür, kimi zaman kendimizi takdir eder ve çoğu zaman da pişmanlık duyarak, ertesi gün için yeni karar ve umutlarla bitiririz günümüzü…

Çoğu anne için bu böyledir. Günden güne büyür çocuklarımız ve biz iyi müslüman ve iyi anne olmak için hep çabalarız.

Allah’ın bizlere verdiği emanetlere zaman zaman sabredememizin, güzel davranamamızın, aldığımız kararlarla yaptıklarımızın aynı olamamasının en önemli sebeplerinden biri, Allah ile bağımızın çok kuvvetli olmamasıdır.

Yoğunluk, koşturmaca ve en nihayetinde insan olmamız nedeniyle gaflette bulunup, Allah’ı zikirden, duadan, Onunla aramızı güzelleştirecek amellerden uzak olabiliyoruz.

Güne duayla, sabah zikirleriyle başlayan bir annenin kendisi ve etrafıyla ilişkisi, elbette bunları yapmayan bir anneyle aynı olmaz.

İşte Ramazan… Allah’a dönebilmemiz, imanımızı kuvvetlendirmemiz, arınmamız, yavrularımıza muamelemizi gözden geçirip kendimize gelmemiz için büyük bir fırsat…

Neler yapalım bu Ramazan’da?...


  • Allah’ı zikretmeye daha çok zaman ayıralım. Sabah-akşam dualarını düzenli olarak yapmaya gayret edelim.

  • Yeni dualar ezberleyip, namazlarımızda okumaya çalışalım. (Rasulullah(s.a.v.)’in rükûda, secdede, teşehhüdde okuduğu dualardan bilmediklerimizi öğrenip uygulamak, namazlarımıza ayrı bir güzellik katacaktır.)

  • Kur’an tilavetini, ezberini, anlamaya çalışmak için yaptığımız okumaları artıralım.

  • Yoğunluğumuzun, telaşemizin çok olması, hatim edecek kadar vakit bırakmıyorsa da, ‘Ne kadar okuyabilirsem o kadar kârdır’ düşüncesiyle her fırsatta okumaya çalışalım.Ve bol bol Kur’an dinleyelim.

  • Dua için özel vakit ayıralım. Duanın kabulünde bulunmaz fırsatlar olan iftar ve sahur vakitlerini değerlendirelim. Sahur yemeğini hazırlarken bile, bir yandan içten dualar edebilelim.

  • İftar saatine yakın yemeği hazır edip, küçük-büyük bütün aile fertlerini sofranın etrafına toplayarak hep birlikte dua edelim.

  • Çocuklarımızın her birinden, içinden geçen, bildiği, istediği duaları söylemesini isteyelim.

  • Hep beraber, seslice edilen dualar çocuklarda apayrı, silinmez bir etki bırakmaktadır.

  • İki rekat dahi olsa gece kıyamına bu mübarek ay vesilesiyle alışalım.

  • Namazlarımızı vaktinde kılmaya daha bir özen gösterelim. Duha (kuşluk) namazı, teravih namazı gibi nafile namazları elimizden geldiğince kılmaya çalışalım.

  • Mutfakta çok vakit geçirmeyelim. Her bir dakikanın elimizden kaçan bir fırsat olduğunu düşünerek pratik yemekler yapalım.

  • İsraftan kaçınalım. Kendimizi sadeliğe alıştıralım.

  • Televizyondan uzak duralım. İnternetle, telefonla meşguliyetimizi en aza indirgeyelim.

  • Gıybet, dedikodu, boş konuşma ve oturmalardan kaçınalım.

  • Soframızda fakir, muhtaç, garip kimseleri ağırlayalım.

  • Sadakalarımızı artıralım. Bizzat yavrularımızı hayır işlerimize ortak edelim.

  • Özellikle son on gün, değerli saatlerimizi alışveriş mekânlarında harcamayalım. Bayramlık vs. gibi ihtiyaçları daha önce halledelim.

  • Ve Rabbimizin emanetlerine daha güzel davranalım. Sabredelim, Allah’tan üzerimize sabır yağdırmasını dileyelim. Bir anda mükemmel olamayız elbette ama, çabalarımızı artıralım.

  • Çocuklarımız, etrafımız Ramazan’ın etkisini bizde açıkça görsün. ‘Annem- babam oruçken sinirli oluyor’ gibi bir izlenim asla oluşmasın onlarda.

  • Daha iyi kul olma çabalarımıza, yaşlarına göre onları da ortak edelim. Oruç, namaz, zikir gibi yapabilecekleri ibadetlere onları da alıştıralım.

  • Ramazan’da alıştığımız güzellikleri, hayatımız boyunca uygulamaya çalışalım.

Ramazan bitse de, izi bizden gitmesin inşallah…


Ummu Nidal
..devamı »

3 Haz 2016

Ramazan Önermeleri

1 Yorum sayısı

RAMAZAN ÖNERMELERİ


"Ah o eski Ramazanlar, o eski bayramlar" diyerek başlamak istemiyorum sözlerime.. Eski'de neyi aradığımı ve özlediğimi irdelemek ve eğer oluru varsa bugün de onu mümkün kılmak çabam, gayretim..

Günlerdir ana sayfama düşen ramazan önermelerine maruz kalıyorum. Maruz kalıyorum. Çünkü pek çoğu, bana özlediğim Ramazan'ları unutturmak ve şimdiki önermeleri daha cazip kılmak için ağız birliği etmiş gibiler.

Ramazan'dan bir önceki gece, çok sevdiğimiz bir misafir geliyormuşcasına evi balonlarla ve türlü süslemelerle süsleyecekmişim.

Çocuklar için Ramazan'a özel çizelgeler ve günlükler hazırlayacakmışım. Tutulan her orucun, kılınan her namazın kaydını tutacakmışız beraber. Gülen yüzler, stickerler yapıştıracakmışız amel hanemize.

Camili, kubbeli, minareli seccadeler işleyecekmişim boylarına uygun. Yeni takkeler, eşarplar, tespihler alacakmışım.

Her güne yapılacak bir etkinlik, aktivite. Bütün Ramazan'ı birden otuza hesaplayıp planlayacakmışım.

Sabahtan sitelerden iftar önerileri toplayıp, çocukların en sevdikleriyle donatacakmışım sofrayı.

Hepsi Ramazan farkındalığı içinmiş.

Düşünüyorum da, Ramazan gelmeden günler önce içimde cıvıldaşan kuşların nedeni neydi?

Neydi, akşam heyecanla yatağa girdiren o duygu, sabah annemin terliklerinin sesini duyar duymaz merdivenlerden koşar adım inerek sahura yetişmemiz. Eriştenin kokusu, yanında mutlaka kendi ellerimizle toplayıp kuruttuğumuz kayısıların kompostosu.

Güneş doğuncaya kadar Kitap'la beraberliğimiz, ezber sağlama, sonra uyku. Oruç olduğumuzu belleğimizde tutmamızı sağlayan o hafif, tatlı baş ağrısı, küçük misvaklarımızın kokusu.

Gün içinde, her zamanki gibi. Yapılması gerekenler, okumak istediklerimiz. İkindi vakti bahçeye dökülmemiz. Hanımellerinden bir demet suya koyuşumuz. Akşama doğru acıkan bütün aile fertlerinin mutfakta toplaşması. Kimimiz salata yaparken, bir diğerimizin son anda çıkardığı kek bulaşıkları, duvar komşumuzun uzattığı bir tabak yemek, misafiri olan komşumuza duvardan atlayarak yardıma gitmemiz, unutarak su içen kardeşimize kurumuş dudaklarımızla imrenmemiz ve daha aklımdaki nice hatıra..

Ramazan, beni hep içime döndüren şey, gönlüme..

Ramazan'ı bunca sevmemin nedeni de, içime dönebilmem sanırım. Ve bu duygu dünyamda hiçbir gösteriye, fotoğrafa, paylaşıma, beğeniye yer yok.

Annem hiçbir zaman ev süsleyip balon şişirmedi nitekim. Aktiviteler, çizelgeler, gülen-ağlayan yüzler hazırlamadı bize.

Çok sevinirdi, içi kıpır kıpırdı, vakte karşı savaşır, hayır için didinirdi, insanların gönlünü etmek için fedakarlık ederdi, "hayır" demezdi, cömertliği anneliğine eklenirdi.

Bizim için onca derse, söze, anlatıma bedeldi.

İftariyeliğimizi hazırlayarak bizi de yanına katıp götürdüğü yoksul bir aileden aldığımız ders, dünyalar dolusu önermeden daha etkiliydi.

Benim bu Ramazanki duam ve niyetim; Annem gibi olabilsem keşke.

Sade, samimi, gösterişsiz, iltifatsız ve içten yapabilsem ibadetlerimi.. Abartılara ihtiyaç duymasam..

Az'la yetinebilsem..

Az'dan çok var edebilsem..


Amin. 
Ummu Reyhane


..devamı »

29 May 2016

Doğuma Hazırlık 2. Bölüm / Doğum Ortamı Nasıl Olmalı?

2 Yorum sayısı
DOĞUM ORTAMI NASIL OLMALI?

13-Sakin ve huzurlu bir doğum için en uygun doğum ortamı nasıl olmalıdır?

İdeal doğum ortamı için ilk şart mahremiyettir. Mahremiyet doğumu başlatan ve doğum boyunca etkisini sürdüren oksitosin hormonunun salınımı için gereklidir. 
İkinci şart annenin yanında bulunacak destekçilerin (baba, anneanne gibi) doğuma inanan sakin kişiler olmasıdır. Destek olurken yargılamamalı ve olumsuz yorum yapmamalıdırlar ki annede güvensizlik ve başarısızlık hissi olmasın.

14-Annenin odaklanması ve dolayısıyla da transa geçmesi üzerinde doğum ortamının doğrudan etkisi olduğunu söylüyorsunuz. Bu iki kavramdan bahseder misiniz?

Doğumda odaklanma ve kendini bırakma çok önemli.  Eğer içindeki hormonların aktif olarak çalışmasına izin verilirse ve kendini bırakmayı biliyorsa, ayrıca kendine de güven dolu mahrem bir ortam hazırlanırsa, kadında içe dönüş oluyor. İşte o anda odaklanma ve konsantrasyonu görüyoruz. 

Kadın sanki transa geçiyor. İşte gerçek doğal doğumun kadını getireceği son nokta budur. Bu aşamaya geçtiği anda zaten tereyağından kıl çeker gibi doğum kolaylaşıyor, rahim ağzı çok kolay açılıyor.İnancı ve güveni verdiğiniz zaman, bütün kadınların geleceği son nokta doğal doğumdur.

Belki de bu yüzden ev doğumları ve köy doğumları eskiden kolaydı. Şehir ve hastane doğumlarının zor olmasının en büyük nedeni, kadınların kendilerini rahat bırakmaması ve transa geçememesidir.

15-Doğumda odaklanmayı olumsuz etkileyen faktörler nelerdir?

Ortamdaki ısı, ışık ve gürültü ayarının doğru yapılmaması ve mahremiyetin bozulması doğumda odaklanmayı engelliyor. Aşırı ışık beynin kortikal bölgesini (yani düşünen beyni) uyardığı için bütün içgüdüsel ve içerideki doğum fonksiyonlarını yöneten ilkel beynin çalışmasını da baskılıyor. Bu yüzden doğal doğumlarda ışığın az seviyede tutulması tercih ediliyor. Aşırı gürültü, anne adayına çok soru sormak, fazla konuşmak ve espri yapmak da doğumda odaklanmayı olumsuz etkiliyor. Ancak,en önemlisi mahremiyetin bozulmasıdır. Mahremiyeti bozulan bir kadın dışarıdan her şeyi tehdit olarak algılıyor ve doğumu gerçekten de anında duruyor. Açık kalan bir kapı, bazen sert konuşan bir hemşire, ebe ya da fazla otoriter olan bir doktor da doğumda odaklanmayı olumsuz etkileyebiliyor.

16-Doğumda mahremiyet kavramını biraz açabilir misiniz?

Mahremiyetin sağlanmadığı bir doğum meşakkatli geçer. Hastanelerde doğum ortamları bol ışıklı, sık sık içeri girilip çıkılan odalar şeklinde oluyor ve doğum yapacak kadının yanında gerekli gereksiz kalabalık oluşuyor. Doğum masaları kapıya doğru bakıyor. Kadın en mahrem halinde, bizim sevmediğimiz ayaklı masaya sırt üstü yatırılıyor, çıplak vücudu kapıya doğru, gelen geçenin görebileceği bir tarzda duruyor. Böyle bir ortamda bir kadından içgüdüsel olarak doğal doğum yapması beklenemez. Bu tip şartlarda kadınların doğumu genellikle duruyor veya kasılmalara rağmen rahim ağzı yeterince açılmıyor.  

Doğum yapan kadına danışılmadan yapılan müdahaleler, doğum sonrası travma şeklinde hatırlanıyor. Yerli yersiz verilen suni sancılar, erken ıkınmaya zorlamalar, anne adayına danışılmadan dışarıdan yapılan tüm müdahaleler doğumu sekteye uğratıyor.  

Doğumun iki aşaması vardır; birincisi açılma dönemi, ikincisi doğum. Kadının istediği kişilerle, istediği ortamda doğum yapabilmesi gerek. Bunun için kendine ait oda sağlanmalı. Güven duymalı. ‘Kapı açılır mı, içeri kim girecek’ diye korkmamalı. İşte böylesi ortamlarda kadın içe dönebiliyor ve doğal doğum gerçekleşebiliyor. Güven ve mahremiyet sarsıldığı anda, doğumun doğal gidişatı da bozulmaya başlıyor.

17-Yapılan yanlış, doğumun sadece fiziksel bir eylem olarak görülmesi. İşin zihinsel boyutu hep göz ardı ediliyor, değil mi?

Doğumun fiziksel zorlukları 100 hamilenin en fazla 5’inde çıkıyor. Geri kalan kısmında zihinsel engeller doğumu zorlaştırıyor. Fiziksel olarak; bebek nasıl geleceğini, rahim de nasıl iteceğini biliyor. Yol da buna göre hazırlanmış.  Bu yüzden beden, bebek ve rahim hepsi bir uyum içinde çalışıyor. Yeter ki doğal haline bırakılsın.

18-Doğal doğum düzenini alt üst eden her şeyin kadın doğum uzmanlık alanının ortaya çıkmasıyla başlamış olduğunu düşünmek yanlış mı olur?

Aslında doğru. Her şey doğuma fiziksel ve mekanik bir şey olarak bakmakla başladı.  Bunun ardından da kadınlar sırt üstü yatarak doğum yapmaya zorlandılar. Çünkü doktorun bebeği çekerek çıkarmasını bir kurtarıcılık olarak görmeye başladılar.  Bununla birlikte doktorların doğumlarda egemenlikleri arttı ve böylece doğumdaki müdahaleler arttı. Ev doğumlarının yüksek oranda yapıldığı ve ebelerin ön planda olduğu Hollanda gibi ülkelerde normal doğum oranları yüksek,  bebeklerde de doğum sonrası problem çıkma oranları düşük.  Hâlbuki bizim gibi ülkelerde, doktorların kontrolünde olan doğum oranları arttıkça hem sezaryen oranları arttı hem de doğumdan sonra bebeklerde problem çıkma oranları istenilen kadar azalmadı.


19-O halde tıp eğitiminde bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet. ‘Bir hamileye doğumun doğal ve normal gitmesi için hangi şartlar sunulmalıdır’ diye eğitimler olsa da çok az ve önemi vurgulanmıyor. Doktorlara hep doğumun neresinde sorun çıkar ve bunları nasıl önlersiniz diye eğitim veriliyor. Hâlbuki doğum öncesi felsefeler ve doğuma saygı çok önemlidir. Yani siz doğumu kendi haline bırakırsanız, sadece ve sadece doğumun başlaması izin verirseniz birçok doğum çok kolay olacaktır. Ama biz bunu yapmıyoruz. 40 haftası dolan bir hamileye, önünde normal doğum için daha 2 hafta varken sanki yarın bebeği ölecekmiş gibi yaklaşıyoruz.  Çünkü doktor da, anne de, baba da, anneanne, babaanne de doğumdan korkuyor. Bu korkuyu bir kenara bıraksak, ne zaman başlarsa başlasın desek, ama yine önlem için tıbbi tetkikleri yaparak güven vermeye devam etsek ve doğumlar kendiliğinden başlasa her şey çok kolay olacak.

20-Jinekologlar hamilelik ve doğum sürecini hastalıklar açısından mı değerlendiriyor?

Onlar doğum eğitimlerini nerede, nasıl bir problem çıkar ve ben nasıl yardımcı olabilirim diye alıyorlar. Doğum eğitimi aldıkları hastanelerde birçok doğum müdahaleli geçiyor. Ancak; anne ve bebeğe saygılı doğum eğitimleri ve sağlıklı bir doğum için anneye sunulması gereken hizmetler ebelik okullarının müfredatında var. Ama o da değişmeye başladı. Artık ebeler aktif rol almadıkları için sadece takip eden kişiler olarak görevlendiriliyorlar.

21-Doğumda anne adayına ‘dokunmanın önemi’ nedir?

Anne adayının doğumda en büyük ihtiyaçları şefkat, dokunulmak, saygı ve destektir. Anne adayına ‘seni anlıyorum’ mesajı verecek küçük dokunuşlar doğum ağrısını otomatik olarak yüzde 50 düşürür.

22-Doğumlar duygusuz hale mi geldi demek istiyorsunuz?

Evet, elbette.

23-Doğumda NST cihazıyla ağrı ölçümleri yapılıyor. 80-100 gibi numaralandırılıyor ve anneye bu söyleniyor.  Bu tip derecelendirmeler annenin odaklanmasını olumsuz etkilemez mi?

Bu aletin sorunsuz hamilelerde sürekli kullanımının kanıta dayalı tıp açısından bir yararı yok. Hatta negatif etkileri bile gösterildi. En büyük negatif etkisi sezaryen oranlarını arttırması oldu.  Ağrı değerlerine bakarak normal doğumdan korkan kadınlar sezaryen oluyorlar. Doktorlar doğumu sadece bu alete bakarak değerlendirmezler.  Bazı kadınlarda makinede düşük ağrı seviyesi görünüyor ama hemen doğuruyor; bazısında çok yüksek görünüyor ağrı bile hissetmiyor. Ama maalesef doğum personeli bu ağrı değerlerini aileye fazla vurgulayarak göz korkutuyorlar. Sürekli NST sadece riskli bebeklerin takibi için kullanılır.  Normal seyrinde geçen bir doğumda ara ara NST ile kalp atışlarına bakılması yeterli olacaktır. Bu noktada annelere bir tavsiyem var: Doğumu kontrol etmeye çalışmayın, siz sadece kendinizi rahat bırakın. O zaman basit kasılmalarda bile rahim ağzı kolayca açılacaktır.

24-Odaklanmayı arttırmak ve doğumun ilerleyebilmesi için başka neler önerirsiniz?

Egzersizler, hızlı derin gevşemeler, nefese odaklanma gibi konular önemli. Ilık duş almak da doğumda çok etkili!  37-38 dereceleri geçmeyen ılık duşa girmek beynin hissedilen doğum ağrılarını algılamasını azaltıyor.

25-Bazı anne adayları doğum surecinde TV izleyebiliyorlar. Bu odaklanmayı bozmaz mı?


Doğum surecinde televizyon izlemek kadar yanlış bir şey yok. Doğumun gidişatını olumsuz etkiliyor. Doğum içe döneceğimiz bir şey olmalı. Korteksi, yani beynin düşünen kısmını çalıştırmamak lazım… 

Doğumun en büyük engeli, düşünen beyindir.  Kimler daha zor doğum yapıyor biliyor musunuz? Kontrol etmeyi seven kadınlar…  Bu tip insanlar kendini bırakmaktan korkarlar. Çünkü o her şeyi kontrol etmeyi sever. Hâlbuki onun işi doğum yapmak olmalı.Doğum yapmayı kaçırıyor bu kadınlar. Oysa doğum kendini bırakmak üzerine kurulu bir şeydir. Doğumda mümkün olduğunca düşünen beyni saf dışı etmeniz, içerideki ilkel beynin aktif olmasını sağlamanız gerekmektedir. Bunun için de sizi düşünceye sevk edecek, yorum yaptıracak şeyleri ortadan kaldırmanız gerekir. Televizyon da bunlardan biridir.

Ummu Ömer

("Dr. Hakan Çoker'le 100 Soruda Doğal Doğum" isimli kitaptan özetle aktarılmıştır.) 
..devamı »

16 May 2016

Saçların Ağardı mı Senin de?

5 Yorum sayısı


 SAÇLARIN AĞARDI MI SENİN DE?

Gözlerim kapanmak üzere. Fakat bu yazıyı yazmalıyım. Saatime bakıyorum. Sabah namazına dört buçuk saat var. Kulağımın biri öksürük nöbetinden her an uyanma ihtimali bulunan bebeğimde, diğeri aylardan beri içimde biriken kelimelerin 'beni de yaz beni de yaz' diyen haykırışında.

Nereden başlamalı bilmiyorum. Sadece edebiyatı bir kenara bırakıp dilime dolanan ayetlerle kaleme sarılıyorum. Ne çok özlemişim seni ey kendisine yemin edilen. Anne ile kalemin dostluğu eskilere dayanır. Bir anne kalemi aldı mı eline, dünya sallanır. Kelimeleri , heceleri yapbozun parçaları gibi yerine yerleştirmeyi ne çok özlemişim. 


Cümlelerim her an bölünebilir. Tuvalete kalkma saati yaklaştı kızımın.  Acele etmeliyim. Ya da hayır. Kıyamı, kıraati, rukusu, secdesiyle lezzet aldığım bir namaz tadında olmasa da içime sine sine yazmalıyım bu yazıyı. Göz kapaklarım durun. Giriş bölümünü tamamlayayım bari yazımın.


Dilime dolanan ayetlerle Zekeriyya (as) " Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıflayıp gevşedi. Ağarmis saçıyla başım alev alıp tutuştu. Rabbim! Sana duam sayesinde bedbaht olmadım. "
Bir tarafta vitamin eksikliğinden aldığım ilaç kutusu diğer tarafta her gün onlarca kez aynada görüp  annemin " kızım benimkinden çok beyazın var. "  sözlerine aldırmadan okşadığım beyazlar ve Zekeriyya'yı bir kez daha sevişim.


Ey Zekeriyya! Senin kadar yaşamadım henüz. Senin imtihanın da değil saçlarımı ağartan, kemiklerimi zayıflatan. Dağılan oyuncakları toplayıp çamaşırları katlamak, bulaşıkları yerleştirip halıları süpürmek, lavaboları temizleyip toz alırken yorulsam da, çorba karıştırırken ezberlemeye çalıştığım sureyi tekrar etmek teselli ediyor yüreğimi. Bir de bazı söylemler." Ay nasıl bakıyorsun bu kadar çocuğa!!?? Ben bir tanesiyle çıldıracak gibi oluyorum."diyorlar." İmreniyorum sana. Televizyon bile yok" diyorlar. "Hep evdesin hiç dışarı çıkmıyorsun. Çocuklar sıkılmıyor mu?"diyorlar. Nasıl anlatayım ki onlara niyetimi. Nasıl söyleyeyim. Söylememeliyim.


Onlar bilmiyor ki boşluktan televizyonun esiri olmuş çocuklara benzemesinler diye günlerimizi nasıl doldurduğumuzu. Kış boyu kar yağarken bizim de kağıttan kar taneleri kesip kesip yapıştırdığımızı. Her kar tanesinin farklı oluşunu anlatırken Allah'ın yüceliğini nasıl kavradığımızı. Sonra bahar geldiğinde renkli kağıtlardan çiçekler katladığımızı. Penceremizden görünen palamut, vişne, ceviz, dut, akasya ağaçlarının her mevsim yapraklarını nasıl döküp tekrar elbise gibi nasıl giydiğini. Ve daha neler.. Bilgisayar oyunlarıyla kendini kaybedenlere bu yazdıklarım anlamsız gelecektir elbet.


İşte bizim günlerimiz. Her çocukta yeni bir şeyler öğrenip hepsini tanımaya çalışmak çoğu şeyden uzak tutuyor insanı. İleride kızım şöyle söyleyebilir mesela:" benim annem araba kullanmayı bilmezdi. Bankamatikten para çekmeyi de. Yüzmeyi bile öğrenememiş annem hayasızların yüzünden. Kredi kartı da hiç olmamış. Neden mi? Vakti olmamış değil fırsatı olmamış. Belki de gerek duymamış. Geri mi kalmış? Tabi ki hayır. " İşte kızıma bunların nedenini anlatabilmem gerek. Mutlu eden şeyleri.  Kitap okumadığı için heceleyerek okuyan annesi olmadığına sevinmeli kızım. "Annem çok güzel kitap okurdu."demeli ve her hikayenin içine girmeli.


Bu yazı burada bitmeli ve ben biraz uyumalıyım. Yarın çocukların banyosu var. Kızımın saçlarını da örmeliyim. Sonra ütü. Hava durumuna bakmalıyım. Yağmur yoksa bir de çamaşır. İşte bebeğimin sesi. Karnını doyurmalıyım. Zekeriyya'yı unutmadan, beyazlarımı sayarak güne başlamalıyım.

Ummu İbrahim
..devamı »