Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
EVLİLİK MANİFESTOSU EN GEREKLİ DEVRİM: MİDE DEVRİMİ
  PRENSES ANNE OL(A)MADIĞIM İÇİN SUÇLU MUYUM? SAHİ, SEN BENİ ALLAH YOLUNDA NASIL KAYBETTİN? Anne Sütünden Ayrılırken...

18 Eyl 2014

Soru-Cevap (3) / Yurt Dışında Yaşıyorum, Çocuklarımın Eğitimi İçin Endişeliyim

Henüz yorum yok!

YURT DIŞINDA YAŞIYORUM, ÇOCUKLARIMIN EĞİTİMİ İÇİN ENDİŞELİYİM

Soru:

Selamun aleykum. Öncelikle bizleri böyle aydınlattığınız için çok teşekkürler. Benim beş buçuk yaşında ve bir yasında 2 kızım var. Biz Azerbaycan'da yaşıyoruz sadece yazın Türkiye'de oluyoruz. Kızım Azerbaycan kreşine gidiyor ve Rusça öğreniyor. Aslında ben ne kadar sübyan okulunu istesem de babası illa dil öğrensin istiyor. Birde sübyan okulu bize biraz uzak olduğu için gönderemedik Çok şükür kızıma hani elimden geldiği kadarıyla kısa sureler peygamberimizi, dinimizi öğretmeye çalışıyorum. Çok şükür eşim de ben de namazımızı ihmal etmeyiz amma işte içimde hep bir burukluk. Türkiye'de olsaydık şartlar daha iyi olacaktı. Ve ne yapacağımı bilemiyorum! Ben ilkokul birinci sınıfa giderken hem okuluma hemde Kuran okumaya gidiyordum. Korkuyorum kızıma bir şeyler öğretemeyeceğim diye. Öbür kızımda biraz huysuz, büyük kızımla fazla ilgilenemiyorum Sizce nereden ve nasıl başlamalıyım? Bana yardımcı olursanız çok sevinirim.

Cevap:

Aleykum selam.
Sevgili kardeşim, şeytanın sizi ümitsizliğe sevk etmesine müsaade etmeyin. Allah, orada yaşamanızı takdir ettiyse, size orada güzel kulluk yapabilme imkanlarını da mutlaka sunmuş ve hazırlamıştır. Türkiye'de yaşayan bir müslüman, kulluk konusunda kesinlikle sizden daha avantajlı değil.

Namazlarınızı ihmal etmemeniz çok güzel, Allah daim etsin.. Fakat bol bol okumalısınız.. Bu yaştaki çocuklara çok fazla eğitim vs. vermenize gerek yok. Onlar daima Allah için yaşayan, Allah korkusuyla titreyen, vaktini güzel değerlendiren, oyun-eğlenceye dalmayan, merhameti, şefkati elden bırakmayan bir anne-baba görerek yetişecekleri yaştalar..

Çocuğunuza güzel model olmaya çalışın ve küçük kızınız sebebiyle asla büyüğünüzü ihmal etmeyin. Önemli olan Kur'an'ı öğretmek veya bir takım şeyleri ezberletmek değil.. Çocuğunuza merkezinde "Allah sevgisi ve bu sevgiye bağlı olarak yaşama" olan bir hayat sunarsanız, öğretemediğiniz şeyler sebebiyle asla onu eksik bırakmış olmazsınız..

Çocuklar okul gibi aslında bizim pek tercih etmediğimiz ortamlarda bulunduklarında, ümitsizliğe kapılır, sanki onları başkalarına kaptırmış gibi karamsarlığa düşeriz. Fakat unutmayınız ki, çocuğunuz 6 saat okulunsa 18 saat sizindir. Siz bu 18 saati öyle değerlendirmelisiniz ki, okuldaki olumsuz davranışlar çocuğunuzun üzerinde tesir etmesin.

Yaz tatillerinde bol bol gerekli dökümanlarınızı alın, internetten indirebileceğiniz şeyleri indirin ve yurt dışında olmayı bir olumsuzluk olarak değil, herkesten bağımsız, kendi ailenizle geçirdiğiniz bir "eğitim kampı" olarak düşünün ve değerlendirin..

Asla gevşekliğe kapılmayın! Siz anne olarak ne kadar gayretli olursanız çocuklarınıza da aynı enerjiyi aktarırsınız.. Bol bol Kur'an ve hadis okuyun.. Kendinizi boş bırakmayın.. Ve çok dualar edin.. Dualarınızı da amel ve gayretle takviye edin..

Allah yardımcınız olsun..

Ummu Abdullah

..devamı »

17 Eyl 2014

Etkinlikçi Anne (4) / Televizyon Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar

1 Yorum sayısı

TELEVİZYON HAKKINDA DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

a-Evlerinde televizyon olmayan çocuklar, televizyona çok daha fazla düşkün oluyor ve merak duyuyorlar:

Evinde televizyon olmayan çocuğun, özellikle erken dönemde bu cafcaflı aletten saçılan görüntü, ses ve efektlere duyarsız kalması düşünülemez. Fakat bu, televizyonsuz çocukların daima televizyon merakı, hasreti ve özlemi içinde olduklarını da göstermez.

Onlar misafirliklerde televizyonu merak ederler, içine düşercesine de izleyebilirler. Kimi zaman akıllarının ucundan “Bizim de televizyonumuz” olsa gibi kötü bir düşünce de geçebilir. Ama kendi doğal dünyalarına döndüklerinde, yani televizyonun etkisinden kurtulup kendilerine geldiklerinde mutlaka; “İyi ki televizyonumuz yok” derler ve televizyonun kısacık zamanda kendilerine vermiş olduğu zararları gayet rahatlıkla fark edip ifade edebilirler.

b-Evlerinde televizyon olan çocuklar, televizyonla hiç ilgilenmiyorlar. Doyan kimsenin yemekten elini çekmesi gibi onlar da televizyona karşı duyarsızlaşıyorlar.

Bu durum, sadece erken çocukluk dönemi için geçerlidir. “Çocuğum hiç televizyon izlemiyor” diye övünen pek çok anne tanıdım.. “Neden acaba?” diye düşündüğümde o çocukların genelde okul öncesi yaş döneminde olduklarını gördüm.. Bu tavırlarının ilerde değişip değişmeyeceğini merakla gözlemlerken, okul sonrası dönemde çizgi filmlerin yanı sıra, yarışma programlarını, akşam dizilerini, hatta kadınların sabah programlarını dahi ilgiyle takip ettiklerine şahit oldum..

Çocuğun erken dönemde televizyona ilgisiz olması anne-babaları kesinlikle aldatmamalı..

c-Evde televizyon olmayınca çocuğu zapt etmek çok zor oluyor. Sürekli televizyon izleyebileceği yerlere gitmek istiyor:

Eğer çocuğumuzun ne izlediğini ve televizyon başında kaç saat geçirdiğini önemsemiyorsak en uygun olanı, elbette evimizin baş köşesine televizyonu koymaktır. Fakat bir takım hassasiyetlerimiz varsa televizyonlu olmak, televizyonsuz olmaktan daha zordur.

Televizyonlu evlerin hassas anneleri, çocuklarını sürekli denetlemek durumunda kalıyorlar. Devamlı; “Artık yeter, kapatıyoruz” kavgaları, kumandayı ortadan kaybetme veya kanalları kilitleme, şifreleme telaşı.. Çocukların isyanı karşısında çoğu zaman verilen tavizler.. Çocuk televizyondan uzak kalsa aklı daima orada.. Anne, çocuğu televizyon başına bıraksa kalbi daima tedirgin..

Onun için televizyon olmadığında çocukların; “Niye bizim televizyonumuz yok?” veya “Falanca yere televizyon izlemeye gidelim mi?” sorularını cevaplamak daha kolay ve daha ikna edici..

d-Televizyon, çocuklara konuşmayı ve sosyalleşmeyi öğretiyor. Televizyon izleyen çocuklar toplumda kendilerini çok daha rahat ifade edebiliyorlar:

Anne-babalar, çocuklarından farklı bir kelime duyduklarında veya çocuklarının farklı cümleler kurduğunu gördüklerinde; “Televizyondan ne kadar çok şey öğreniyor” yanılgısına kapılıyorlar. Televizyonun çocukların konuşma becerisinin yanı sıra sosyalleştirdiğine de inanıyorlar.

Fakat durum şundan ibaret; çocuğuyla oyun oynamayı bilmeyen, çocuğuna kelimeleri, cümleleri, yani güzel konuşmayı öğretmekten aciz olan ve bunu kendisine yük bilen anne-babanın kurtarıcısı elbette televizyon oluyor.

Çocuklarının insanlar arasındaki vurdumduymaz, şımarık hallerini “özgüven” olarak tanımlayan bu ebeveynler, küçüklere istediği gibi sataşabilen, büyükleriyle saygısızca konuşan çocuklarının bu hallerini de “sosyalleşme” olarak tanımlıyorlar.

Doğduğundan itibaren çocuğunu televizyonun karşısında büyütmüş bir akrabamız; bizim çocuklarımızın (erken dönemde) misafirliklerde çekingen olmasını televizyonsuzluğa bağlıyor ve arkadaşlarına; “Yazık, evlerinde televizyon olmayınca çekiniyorlar insanlardan, korkuyorlar” diye dert yanıyordu..

Şimdi evlerine gittiğimiz zaman kendi çocuğu odasından çıkıp da “Hoş geldin” bile demiyor bize.. Hal-hatır sorduğumuzda iki kelimeyi bir araya getirip de konuşamıyor.. Dersleri kötü, okulda başarısız, hayatta silik ve pısırık.. Ama hala odasından televizyon sesi geliyor..

e-Bebekler televizyona baksalar da hiçbir şey anlamazlar, dolayısıyla onlara bir zararı olmaz. Fakat oyalanması ve vakit geçirmesi açısından anneye yardımı dokunuyor:

Yıllardır pek çok Avrupa ülkesinde çizgi filmlerin altında “3 yaşından küçük çocuklar için zararlıdır” şeklinde ifadeler kullanılıyor. Doktorlar anne-babaları sürekli bu konuda uyarıyor. Elhamdulillah son yıllarda ülkemizdeki duyarlı doktorlar tarafından aynı uyarının yapıldığını biliyoruz..

3-4 yaş öncesinde çocukların televizyon izlediği sanılsa da, çocuklar sadece ekrana kilitleniyor. Yoğun ses, efekt, görüntü ve hızlı kareler çocuğu projeksiyona tutulmuş bir tavşan gibi olduğu yere mıhlıyor.

Yaşamın ilk 3 yılında beynin tüm gelişimini tamamladığını bilimsel verilerle biliyoruz. Onun için ilk üç yıl, çocuğun televizyondan ve her tür hareket eden, ışık saçan ekrandan uzak tutulması gerekiyor.

Hiperaktivite, dikkat dağınıklığı, otizm, obezite hatta kanser, televizyonun sebebiyet verdiği hastalıkların başında geliyor.

Yeme, içme ve uyku bozuklukları, iştahsızlık, hareketsizliğe bağlı olarak ortaya çıkan şişmanlık ve vücutta yağ birikmesi, sosyal fobi, hormonal dengesizlikler de ardından gelen sorunlar.

Son dönemde pek çok ebeveynin şikayetçi olduğu bir başka rahatsızlık ise; ergen ergenlik. Artık 7-8 yaşındaki çocuklar ergenlik çağını geciktirmek için düzenli olarak iğne veya ilaç kullanıyorlar. Uzmanlar, erken ergenliğin ilk sebebini yenilen gıdalara, ikinci sebebini ise televizyon izlemeye bağlıyor.

Erken dönemde çocuğun birkaç saat televizyon başında oyalanması annenin işini kolaylaştırmış gibi gözükürken, televizyon kapatıldığında en olmadık şeyleri yapan, depoladığı enerjiyi nereye harcayacağını şaşıran, tabiri caizce kudurmuş bir çocuk ortaya çıkıyor.. Ve zamanla çocuğu televizyon dışında hiçbir şeyle oyalamak, teskin etmek mümkün olmuyor.. Böylece izleme saatleri gitgide artıyor..

f-Çocuğum televizyondaki eğitici programları izleyerek ana okulu ve okul hazırlığı yapıyor. Böylece okula başladığında zorlanmıyor:

Son dönemde öğretmenlerin en önemli şikayeti; çocuklardaki dikkat dağınıklığıdır. Bu sebeple okula çağırılan velilerin haddi hesabı yok.. Görüşme sonrasında çocuklarında “dikkat eksikliği” hastalığı olduğu sonucuna varan aileler, bir doktorla da görüştükten sonra hemen soluğu eczanede alıyorlar. Şu an ilkokul öğrencileri arasında “dikkat eksikliği” ilaçları kullanan öğrencilerin sayısı hiç de az değil.

Sorun şu; bebekliğinden beri o kadar renkli, görüntülü, sesli, müzikli, efektli bir dünyada yaşayan çocuk birden hop diye kitapların, defterlerin yani o soluk, renksiz, hareketsiz, eğlencesiz nesnelerin arasına girdiğinde hiçbir şey onun dikkatini ve ilgisini çekmiyor.

Çocuk öğretmeni dinlemiyor çünkü öğretmenin televizyon kadar albenisi yok.

Çocuk ders çalışmıyor çünkü ders çalışmak onun beynini oradan oraya savurmuyor.

Öğretmeni dinleyebilmek, bir ders üzerinde uzun zaman çalışabilmek, bir resim yapabilmek, bir tablo seyredebilmek, hatta bir çiçeği, böceği inceleyebilmek, her şeyden önce sükunet istiyor. Ve uzun zaman televizyon karşısında kalan çocuklar bu sükuneti, akabinde ise merak ve dikkati kaybediyorlar. 

Böylece televizyon kadar hareketli ve renkli olmayı başaramayan her şey, onlar için sıkıcı ve bir an önce kendisinden kurtulunması gereken baş belası şeyler oluyor.

g-Televizyon o kadar da kötü bir alet değil. Pek çok faydalı program, dini sohbetler, kültürel ve siyasi programlar var ve bunlar insanın gelişimine katkı sağlıyor:

İradesi güçlü, vaktini disiplinli bir şekilde kullanan, oyun-eğlencenin kendisini esir almadığı yetişkinler elbette televizyon kullanabilir, televizyonun iyi yanlarından faydalanabilir. Fakat bu durum pek çok kimse için mümkün olmadığı gibi çocuklar için de asla düşünülemez.

Bu şekilde itiraz edenlere, hangi dini, kültürel veya siyasi programları takip ettiklerini sorduğumuzda kem-küm etmekten başka bir şey yapamıyorlar.

Evinde televizyonu olan kaç kişi sadece faydalı şeyleri izliyor? O faydalı şeylerin arasında bile aniden karşılaşılan reklam vs. pek çok olumsuz ve gayr-i ahlaki şeyler var. Bu durumda televizyonu hayra kullanmak o kadar da mümkün ve kolay gözükmüyor.
NE YAPMALI?

1-Her genç kız veya delikanlı, televizyonsuz bir ev hayali kurmalı. Evlilik görüşmelerinde mutlaka bu düşüncelerini dile getirmeli. Çünkü televizyonsuz ev demek; eşlerin birbirleriyle muhabbet edebilmesi, çocukların ve bütün ailenin sükunet içinde yaşayabilmesi demek.

2-Eşiyle bir şekilde mutabakat sağlayan her anne-baba, televizyonu evden atabilmek için gereken her şeyi mutlaka yapmalı. Televizyonu evinden atmayı başaran bir abla; “Eşimle ne zamandır doğru düzgün göz göze gelmediğimizi fark ettim” demişti.

3-Televizyonlu evlere giden çocukların, televizyon izlemek istemesi ve bu konuda ısrarcı davranmaları anne-babalar tarafından normal kabul edilmeli. İzlenecek yayını anne-baba seçtikten sonra ev sahibiyle anlaşarak süre dolduktan sonra televizyon kapatılmalı, gerekirse kumanda ortadan kaldırılmalı.

4-Yakın bir komşuya veya akrabaya televizyon izlemek için türlü türlü bahanelerle giden çocukla uygun bir dille konuşulmalı, olmadığı takdirde komşudan/akrabadan kesin bir dille televizyonu asla açmaması veya çocuğu eve kabul etmemesi istenmeli.

5-“Komşuları rahatsız ediyor” diyerek eve televizyon almak veya haftalık sinema günlerini her güne, günde birkaç saate çıkarmak, problemi ortadan kaldırmak yerine teşvik edeceğinden böylesi zorlamalara asla taviz vermemeli.

6-Çocukların istek ve ihtiyaçlarına göre haftada bir gün “Sinema Günü” belirleyip ailece izlemeye uygun filmler veya belgeseller takip edilmeli.

7-Televizyonu evinden atması mümkün olmayanlar ise; şu hususlara dikkat etmeli:

a-Bebekler 0-3 yaş arası dönemde kesinlikle televizyon izlememeli.

b-Üç yaşından büyük çocukların televizyon izlemesi günlük bir saati geçmemeli. Anne-babanın ortak tavır takınması, kuralların her zaman aynı şekilde işliyor olması çocukların uyumunu kolaylaştırır. Yoksa biri öyle diğeri böyle derse, bir gün bir saat, misafir geldiğinde beş saat izlenirse çocuklar da bu gevşek otoriteyi ellerinden geldiğince delebilmek için anne-babayı zorlarlar.

c-Çocukların yaşlarına uygun programlar tercih edilmeli. Ahlaksızlık ve şiddet içeren sahnelerin, subliminal mesajların olduğu çizgi film ve programlara dikkat edilmeli.

d-Çocuklar, televizyon başına bırakılmamalı, anne-baba televizyon izlerken çocuğun yanında bulunmalı. Böylece olası bir uygunsuz durumda konuyu konuşabilmek veya yanlışı fark ettirip zararı aza indirmek mümkün olabilsin.

e-Özellikle erken yaşlarda çocuklar “Hadi siz biraz televizyon izleyin” önerisinin, anne-baba tarafından baştan savılmak ve ihmal edilmek olduğunu gayet iyi biliyor ve hissediyorlar. Anne-baba, çocuklarıyla ne kadar özverili vakit geçirirse, çocukların televizyona olan ihtiyaçları o oranda azalıyor.

Evlerinde televizyon olan bir ablaya misafir olmuştuk. Gençlik çağlarındaki çocukları, televizyonun yüzüne bile bakmıyorlardı. Kitaplarla dolu olan evde televizyon bir köşeye terk edilmişti.

Bu duruma oldukça şaşıran bizler hemen işin sırrını sorduk. Aldığımız cevap; “Televizyonla olmak anneden ayrı kalmak demek. Çocuklarım da televizyon yerine anneleriyle olmayı tercih ettiler. Küçüklüklerinden itibaren hiç bıkmadan sıkılmadan onlarla oynadım, gezdim, her şeyi beraber yaptık, böylelikle televizyona hiç ihtiyaç hissetmediler” oldu.

Fakat şöyle de devam etti; “Televizyon eşim istediği için evdeydi. Kızlarım konusunda başarılı olduğum şey, oğlumda geçerli olmadı maalesef. Yani anne ne kadar ilgilenirse ilgilensin yine de televizyonun çocuğu kazanma olasılığı yüksek..”

Ummu Abdullah


..devamı »

Beni Neden Dinlemiyorlardı?

Henüz yorum yok!


BENİ NEDEN DİNLEMİYORLARDI?

Ben, kahkahaların ve kavgaların arasında kaybolmuş, sesi duyulmayan, sesi duyulmadıkça daha çok susan, çırpındıkça daha da bastırılan bir benliğim. Ben bir çocuğum.

Hani şu on yıllar öncesinin ayağında naylon ayakkabı, çeşme basında, koyun pesinde, toprak üstünde, abi tekmesinde büyüyen değil, bilim çağında, TV karsısında, bilgisayar ekranında, telefon oyunlarında kendini unutmuş, adaletsiz sevgilerde, miras paylaşımlarında, yabancı olduğunuz değil tam yanı başınızda unutulmuş bir çocuğum!

Çok uğraştım sesimi duyurabilmek için. Bebekken acıktığımda, ağrım olduğunda nasıl ağladıysam, büyüdüğümde de ağladım ben üzülünce.

Annem babam beni çok seviyorlardı biliyordum. Ama neden kardeşimi daha çok öpüyor, onu daha çok kucaklarına alıyorlardı anlayamadım ve ağladım. Ben yeni keşfettiğim oyunu göstermek istiyordum anneme. Ama o hep işten bahsediyordu. Ve ben işleri hiç sevmiyordum. Annemi meşgul eden işleri ben yapayım dedim. Bu kez annem izin vermedi. Anlayamadım ve ağladım. Ve ben ağladıkça huysuz oldu adım, hırçın. Yeni adıyla da agresif...

"Baba oyuncak arabamı tamir edelim mi?" dediğimde babamın göz ucuyla bakıp "Tamam" dedikten sonra dakikalarca telefonda konuşması beni daha çok agresif yaptı.

Ben neydim bu evde? Babam işe gidiyor. Annem hiç oturmuyor, kardeşim emiyor altını kirletiyor...
Ama ben büyümüştüm. Anne-babamın tartışmaları arasında şaşkın şaşkın bakakalsam da, ablamın beni sebepsiz iteklemelerine anlam veremesem de büyümüştüm. Konuşurken çıkan sesim değişik geliyordu galiba onlara. Taklidimi yapıp gülüyorlardı. Komik olan ne vardı ki?...

Oysa ben büyümemiş miydim? Ama kapı koluna elim yetişiyor, lambaları kendim açabiliyordum. Kalem tutabiliyor, yemeğimi dökmeden yiyebiliyordum. Hem büyüdüğümü herkes söylüyordu bana. "Sen artık abi oldun" diyorlardı.


Ama beni neden dinlemiyorlardı!!!

Ummu İbrahim
..devamı »

16 Eyl 2014

Etkinlikçi Anne (3) / Kitap Okuma Sevdamız

15 Yorum sayısı


KİTAP OKUMA SEVDAMIZ

Biz küçüktük.. Bir ara babam maddi sıkıntı içindeydi.. O kış kömür alabilmek için başta Diyanet İslam Ansiklopedisi olmak üzere bazı kaynak kitapları satmak zorunda kalmıştı..

Kütüphaneye hep beraber gitmiştik, babam kitapları raftan alıp anneme veriyor, annem kolilere yerleştiriyordu.. Sanki bir ölüm sessizliği sarmıştı etrafı.. Hiçbirimizin sesi çıkmıyordu..

Babamın o günkü hüznünü, annemin sessizce kitapları toparlayışını asla unutamam.. Uzun zaman kitapların alındığı raflar, sanki yaşanılanlar unutulmasın diye bomboş kalmıştı..

Annemin “Çocukların ders çalışmalarını nasıl sağlayacağım? Onlara kitap okumayı nasıl sevdireceğim?” diye bir derdi hiç olmamış..

Doğumlarımızda bile kitapların anısı var: Soğuk bir kış günü küçük bir ilçede, doğmama yardımcı olan ebe hanıma para yerine bir poşet kitap vermiş babam..

Babaannem bizi ziyaret edip de eve döndüğünde dedeme yakınmış gelininin arkasından; “Hiç sesi çıkmıyor o çocukların, annesi elinde kitapla bir köşeye oturmuş, babası elinde kitapla diğer köşeye, yazık çocuklar kendi kendine duruyor” diye..

Hasılı kelam; kitapların içinde bir çocukluk geçirmişiz.. Haliyle kitap okumak da en büyük tutkumuz olmuş..

Tabii böyle bir durumda her şey dört dörtlük, anne-baba gayet memnun diye düşünmeyin.. “Her şeyin fazlası zarar” hesabı, belli bir zamandan sonra artık kitapları bir kenara bırakmamız isteniyordu.. 

Akşam annem ışıkları kapattığında, kitap okumaya devam edebilmek için farklı farklı çareler üretmek durumunda kaldık.. Abimle bakkaldan gizli gizli mum alıyorduk ilk zamanlar.. Ama annem, üzerimizi örtmek için geceleri odaya girdiğinde sönmüş mumun kokusu hemen belli oluyor ve yakayı ele veriyorduk.. Sonraları masa lambası kullanmaya başladık, onun da ışığı etrafı tamamen kaplamasın diye lambanın üzerini bir tülbentle kamufle ediyor, ışığı azaltıyorduk..

Gece saat üçlere kadar soluksuz okuduğumuz romanları, roman okurken gayri ihtiyarı kaç kilo yediğimizi fark etmediğimiz mandalinaları, sobanın çıtırtısını, annemlerin odasının kapısı her açıldığında yorganların altına saklanışımızı hiç unutamam..

Sonra sabah namazında kalkıp bir daha yatmazken ve kahvaltı hazırlamak için anneme yardım ederken arada gidip yüzümüzü yıkamamızı, uykulu olduğumuzu hissettirmemek için türlü türlü numaralar yapışımızı..

Soluğu göz doktorlarında alıp da artık “dört göz” sıfatına erişince, babam doktor amcaya; “Çok kitap okuyorlar doktor bey, gece-gündüz dur durak bilmiyorlar, göz nasıl dayansın bunlara?” demişti.. Doktor da; “Yok, miyop gözlerin kitap okumakla bir ilgisi yok, okusunlar daha ne istiyorsunuz? Bende de var iki tane oğlan, iki satır okusunlar diye özel hocalara para sayıyorum ama nafile” diye cevap verdiğinde dünyalar bizim olmuş, anneme gelir gelmez doktorun sözlerini ballandıra ballandıra anlatmıştık..

Artık kitap okuma sevdamız, bilimsel ve tıbbi gerçekler tarafından da onaylanmıştı..

Bu arada kitap okumamızın altında yatan en büyük nedeni söylemeden geçmek istemiyorum; hiç televizyonumuz olmamıştı bizim..

Evimize gelen misafirler televizyonumuzun olmadığını gördüklerinde; “Canları sıkılmıyor mu çocukların?” diye soruyorlardı..

“Can sıkılmak, can-ı sıkılmak”

Annemin en sevmediği sözlerden biri buydu sanırım.. Daima “Boş duranı Allah sevmez” derdi.. 

Biraz büyüdüğümüzde; “Kim demiş bunu? Ayet mi? Hadis mi?” diye itiraz edecek olsak hemen İnşirah suresinin ayetlerini okur ve “’Bir işi bitirince hemen başka bir işe koyul’ buyurmuş Allah’ımız, buna göre tabii ki boş duranı sevmez” derdi..

Doğruydu da, boş duran kimseyi bir zaman sonra batıl meşgaleler istila ediyordu..

Ders çalıştığımız ve kitap okuduğumuz zamanlar dışında bizi sürekli bir şeylerle meşgul etmeyi adet haline getiren annem, sadece bir işle meşgul olmamızla da yetinmezdi..

Mutfakta yemek hazırlığı gibi işler yaptığımızda mutlaka radyodan bir ders açar yahut okuduğu bir şeyi anlatır, bize bir şey sorar, en olmadı son ezberlediği sureyi defalarca dinletir; “Bu sefer yanlışsız olacak” diye kimi zaman da bezdirirdi..

Onun için; “Cennete bi gitsem boş boş oturcam” diyen sevgili kardeşimi burada tebessümle anmadan geçemiyorum..

Bunca işin, telaşenin, yoğunluğun arasında “canı sıkılmak” gibi bir kavram bizim dünyamızda hiç olmadı elhamdülillah..

“Televizyonumuz olsaydı keşke, şimdi oturur bi şeyler izlerdik” diye düşündüğümüzü de hiç hatırlamıyorum..

Televizyon bir alışkanlıktır.. İleriki zamanlarda ise bağımlılık yapar..

Bu alışkanlığı hiç bilmeyen insanların bağımlı olmaları da elbette düşünülemez..

Bizler televizyonun icadından habersiz, hiç televizyon görmemiş çocuklar değildik.. Komşularımız ve akrabalarımız elbette televizyonlu evlerde yaşıyorlardı.. Onlara gittiğimizde küçük yaşlarımızda “içine düşercesine” televizyon izlediğimiz de oldu..

Böyle zamanlarda; “Güya siz evinize sokmuyorsunuz, çocuklar nasıl içine düşüyorlar televizyonun. Bizim çocuklar hiç aramıyorlar baksanıza” diyen hanım teyzelere annemin tek cevabı vardı:

“Her gün zehirlenmekle bir kere zehirlenmek arasında çok fark var.”

Gerçekten de öyleydi.. Küçükken misafirliklerde televizyonun içine düşen bizler, büyüdüğümüzde artık hiç o tarafa dönüp bakmazken, televizyonlu teyzelerin çocukları diziler takip eder, programlar kovalar hale gelmişlerdi..

Bir de gözlerinde ilginç bir boş vermişlik, tuhaf bir bezginlik vardı.. Sanki bu hayatta, bu evde değil de, falan dizinin veya filmin içinde yaşıyor gibiydiler..

Konuşma tarzları değişmişti televizyonlu çocukların.. Bizim kültürümüzle yakından uzaktan alakası olmayan saç modelleri, kıyafet çeşitleri icat etmişlerdi.. Hemen hemen hepsi anne-babasıyla çok ciddi çatışmalar yaşıyordu..

Mesela kuzenimiz sinirlendiğinde masa örtüsünü çekiyor, cam kırıyor, vazo fırlatıyordu.. Sonraları gayr-i ihtiyari birkaç kez televizyon dizisinde sinirlenme sahnelerini gördüğümde bu duruma hiç şaşırmamam gerektiğini anlamıştım..

Vücut dilleri, mimikleri, reaksiyonları, tepkileri bambaşkaydı.. Kötü taklit ve yapmacıklık onları mahvetmiş, kendilerine kendilerini, asıllarını ve kültürlerini unutturmuştu..

Onlar elimizden düşürmediğimiz kitapları bir kez olsun merak bile etmemişlerdi..

Biz fikir konuşurken, gerçek dertlerle uğraşırken onlar boy-poslarıyla, sivilceleriyle, dudaklarıyla, giysileriyle oynaşıyorlardı..

Zamanla artık aynı ortamlarda oturamaz, konuşacak tek bir ortak şey dahi bulamaz olmuştuk..

“Hafta sonu birkaç saat vaktiniz olur mu? Bizim kızla biraz ilgilenseniz, iyice zıvanadan çıktı” diyen televizyonlu hanım teyzelere artık yapabileceğimiz hiçbir yardım kalmamıştı..

NE YAPMALI?

1-Kitapsever bir çocuk yetiştirmek istiyorsak, her şeyden önce kendimiz kitaplarla dost olmalıyız.. Bir babanın kitaplığını sevgiyle seyretmesi, bir annenin kitaplarını özenle sevip okşayıp rafa kaldırması, her fırsatta eline alıp okuması daha bebekliğinden itibaren çocuğa “kitap sevgisi” aşılar.

2-Anne-babalar, kitap okumak gibi çok önemli bir işi mutlaka çocuklarının gözleri önünde yapmalılar.  Çocuklar uyuduktan sonra veya okula gittikten sonra değil.. Kitap, hayatın her anında mutlaka var olmalı ki, çocuk işin ciddiyetinin farkına varsın..

3-Televizyon, kitapların en büyük düşmanıdır.. Evinin ilim, irfan, kültür ve ahlak yuvası olmasını isteyen anne-babalar, bu zararlı aleti mümkünse evlerine hiç kabul etmemelidirler.

Ummu Abdullah


..devamı »

15 Eyl 2014

Soru-Cevap (2) / Beş Buçuk Yaşındaki Öğrencime İslami Nasıl Öğretebilirim?

Henüz yorum yok!



BEŞ BUÇUK YAŞINDAKİ ÖĞRENCİME İSLAM'I NASIL ÖĞRETEBİLİRİM?

Soru:

es Selamu aleykum, Ben üniversite öğrencisiyim. Tanıdığımız bir abla, bir akrabasının 5,5 yaşındaki kızı ile haftada bir gün 3-4 saat ilgilenmemi rica etti benden. İslami olarak, ahlak kuralları vs olarak, özel ders gibi bir şey bu. Benim çocuklarla iletişimimin iyi olduğunu ve dini konularda bilgi sahibi olduğumu düşünerek böyle bir şey teklif etti. Ben de kıramadım. Lakin o yaştaki çocuk için bu tarz dini eğitimlere nereden başlamalıyım, ne anlatmalıyım, hangi yayınları takip etmeliyim, bilmiyorum? Sizlere danışmak istedim. Ne önerirsiniz? Yardımcı olursanız minnettar kalacağım...

Cevap:

Aleykum selam kardeşim,

1-Dersinizin haftada bir gün olması, öğrencinizin de yaşının küçük olması nedeniyle cüz-Kuran eğitimine girmeyiniz. Onun yerine kısa sureleri ezberletmeye çalışabilirsiniz. Talim dersi olarak siz önden söyleyip onun tekrar etmesini ister ve bu şekilde sure ezberletirsiniz.

2-Aynı şekilde kısa duaları (uyurken-uyanırken, yemekten önce-sonra) da öğretebilirsiniz.

3-Kısa hadisleri öğretebilirsiniz. Hikayelerle hadisler anlatabilirsiniz. Yaşar Kandemir'in Hikayelerle Çocuklara Kırk Hadis" isimli kitabını takip edebilirsiniz.

4-Sitemizde "yararlı dökümanlar" bölümünden Adak Çocuk dergisinin sayılarını indirebilirsiniz. Oradan öğrencinize anlatacağınız bol bol İslami konu, hikaye, bulmaca, hatta boyamalar bulabilirsiniz.

5-Edam yayınlarının hazırlamış olduğu Ev Okulu kitaplarını buradan inceleyebilir, öğrencinize basitleştirerek anlatabilirsiniz.

6-Beş buçuk yaş, drama için çok uygun bir yaştır. Öğrettiğiniz konuları drama haline getirip kalıcı olmasına yardımcı olabilirsiniz. (Örneğin abdesti-namazı hikayeleştirerek bir dramanın içinde öğretebilirsiniz.)

Allah yardımcınız olsun.


NOT: 5-6 yaş çocukları olup İslami eğitim materyallerinden faydalanan anneler, kardeşimiz için bu yazıya yorum yapıp kitap veya başka türlü önerilerde bulunabilirlerse konuyu zenginleştirmiş oluruz. Teşekkür ederiz.

Ummu Abdullah 

..devamı »

8 Eyl 2014

Anne Tecrübeleri (3) / Gök Gürültüsü

2 Yorum sayısı
ANNE TECRÜBELERİ (3)

"Tecrübelilerin tecrübesinden faydalanın. Onlara çok pahalıya mal olan şeyleri size bedava verirler."


GÖK GÜRÜLTÜSÜ
Gece geç vakitlerde aşırı gök gürlemesinden korkuyla uyanan 5 ve 6 yaşlarındaki çocuklarıma; "Korkmanıza gerek yok yavrum. Gökyüzü de ‘Allahu Ekber ve subhanallah’ diyor. Ama biraz kocaman olduğu için, sesi böyle çok çıkıyor. Hadi biz de onunla beraber ‘Allahu Ekber, subhanallah’ diyelim" deyince, çocuklarımın gülümseyerek korkmadan uykularına devam ettiklerini gördüm.

BALKON YA DA DEMİRLİ CAM
Apartmanlarda, her an bahçeye, parka çıkartma imkânımız bulunmayan evlerde, eğer demirli bir penceremiz veya korunaklı bir balkonumuz varsa, çocuklarımızın oyalanması biraz daha kolaylaşıyor. Yağmuru, karı, güneşin doğuş ve batışını, dışarıdaki hayatı, bulutların hareketlerini beraber gözleyip Allah’ın büyüklüğünü daha iyi anlatabiliyoruz.
Demirli pencere; bebeğimiz oturmaya başladığından itibaren dahi ara ara kullanabileceğimiz bir yer. Bilhassa 1 yaşından sonra ise, balkon (eğer çevreyi rahatlıkla görebilecek şekildeyse) çocukların içeri girmek istemedikleri bir yer oluyor. Oyuncak oynama, kitaplara bakma, etrafı gözleme, ara sıra da bir şeyler yeyip piknik yapmayı, balkonu evden hariç dışarı bir yer olarak gördükleri için daha çok seviyorlar.

MİNİK ELLERDEN TESBİH
Küçükken babam, hep beraber cemaatle kıldığımız o güzel, telaşeli namazlardan sonra kardeşlerimle beni sırayla kucağına oturtur. Küçük ellerimizle tesbih çekerdi. Bu hepimizi o kadar mutlu ederdi ki… Şimdi ara sıra babam, dedeleri olarak, ara sıra da ben çocuklarımın minik elleriyle tesbih çekerken onların da aynı masum mutluluğu yaşadıklarını görüyorum.


SIRA BENDE!
Daha iki buçuk yil anneyim... ama iki buçuk yaşında ikizlerim bir de bir yaşında kızım var.. Yoğun bir annelik yaşıyorum,bu yoğunlukta iyi anne olmak ne kadar zor, ancak ayni durumu yasayanlar bilir..
Üçü birden ağlayınca... Üçü birden acıkınca...Gece hep beraber ya da sırayla uyanınca...Ama en çok onlara üzülüyorum başka çocuklar 4-5 yaşına kadar anne kucağından inmezken benimkiler doğuştan beri anne kucağına hasret..Bu küçük yaşta kardeşleriyle annelerini paylaşmak zorundalar...
"Allah demek ki böyle istedi" diyorum kendime ama yine de üzülüyorum..
Benimkiler çoktan "SIRA" kelimesini öğrendiler, çok işime yarıyor bazen.. Ufaklığı emzirirken ikizler "Anne mama" yada başka bir şey istediklerinde "Yavrum şimdi sıra Amine'nin.. O bitirsin sonra sira senin olacak" diyorum bazen sakinleşiyorlar bazen yine de ağlıyorlar ama mecbur bekliyorlar, oynarken bile artık oyuncak paylaşamayınca "Oğlum biraz oyna sonra sıra kardeşine geçecek" diyorum.. Kardeşi de biraz vakit geçince "Sıra bende" diyor..


NOT:
Sevgili Müslüman Anneler!
Çocuk eğitiminin her safhasına dair tecrübelerinizi bize yazarak "Anne Tecrübelerine" katkıda bulunun.
"Nasıl olsa başkaları yazar" düşüncesinden kurtulup "Sen yoksan kimse yoktur" sorumluluğunu kuşanmalıyız.
Mail adresimize mail atarak veya siteye yorum yaparak yada Facebook sayfamızdan bizlere ulaşabilirsiniz.
Lütfen mesajınıza "Anne Tecrübelerini" eklemeyi unutmayın ki, mesajlarda karışıklık olmasın.
Tecrübeleriniz ve destekleriniz bizim için çok önemli.
Şimdiden hepinize teşekkür ederiz.
..devamı »

6 Eyl 2014

Soru-Cevap (1) / Bebeğim Evden Çıkınca Sürekli Ağlıyor

Henüz yorum yok!
BEBEĞİM EVDEN ÇIKINCA SÜREKLİ AĞLIYOR


Soru: 

Selamun aleykum.
Birkaç haftalık anneanne-babaanne ziyaretine gittiğimizde bebeğimin bütün uyku düzeni değişiyor, huysuz, mızmız, iştahsız oluyor. Benim kucağımdan hiç inmiyor, başkasına gitmiyor.
Halbuki evde bu kadar huzursuz değil. Sebebi ne olabilir?

Cevap:

Aleykum selam kardeşim,
Bebekler özellikle 0-2 yaş döneminde ilk bağlarını anne-babayla, ikinci bağlarını ise evle, yani mekanla kurarlar.
Bebek, mekanla bir bağ kurup alıştığı nispette kendisini güvende hisseder. Her gece aynı yerde uyuyup gözünü açtığında kendisini aynı yerde bulan bebek, rahatlar ve uykuya devam etmesi daha kolay olur.
Anneler bu durumu normal şartlarda da tecrübe ederler. Her gün ortalama saat 21.00-21.30 arası uykuya dalan bebek, misafirlikte yine aynı saatinde uyutulsa bile çok geçmeden uyanır ve uyumamak için direnir. Bu durum, bebeğin yerini, yatağını ve evini aramasından başka bir şey değildir.
Onun için özellikle 0-2 yaş döneminde mümkün mertebe bebek gece uykusunu evde uyumalı. Günlük misafirlikler buna göre ayarlanmalı.
Ama insanın şehir dışındaki annesine, kayınvalidesine veya yakın akrabalarına ziyarete gitmesi de kaçınılmaz. Böylesi durumlarda şu konulara dikkat edilmeli:

1-Bebeğin evinden ayrıldığı için tedirginlik ve korku yaşaması normal kabul edilmeli ve anne; “Hiç böyle değildi, ne oldu bu çocuğa?” yakınmalarını terk etmeli.
Tanımadığınız bir şehre ilk adım attığınızdaki tedirginliği düşünün, yanınızda yakınlarınızdan kim varsa ona sokulur, neredeyse elini bırakmazsınız.. Bebeğin yaşadığı da bundan farklı değil.

2-Anne, tatile giderken “Bebeğimi anneannesi uyutur, teyzesiyle oyun oynarlar, halası parka çıkarır, ben de dinlenirim” gibi beklentiler içine girmemeli..
Misafirliğe gittiğimiz yakınlarımız bu beklentimizin çok daha fazlasını yerine getirmek için can atarlar fakat bebeğimiz buna müsaade etmez ve biz onu başkalarına vermeye çalıştıkça o bize daha çok yapışır.
Onun için küçük bebeği olan anne; misafirlikte de bebeğinin her ihtiyacını kendisi karşılamalı, onunla beraber yatmalı, -kendisi istemediği takdirde- onunla ilgilenmeyi bir başkasına devretmemeli..
“Yemek yapmaktan ve temizlikten muaf olmak” anneye tatil dinlenmesi olarak yetmeli J

3-Yalnız büyüyen bebekler, kendisini özleyen akrabaların birden üzerine üşüşmesi ve kucaktan kucağa verilmesi durumunda korkar ve rahatsızlık duyarlar..
Onun için ilk günlerde akrabaların biraz daha sakin davranması, çocuğu izinsiz bir şekilde kucaklayıp kapmaması gerekir. Sakin davranıldığı ve anne de çocuğu yanından ayırmadığı sürece üç günden sonra yavaş yavaş uyum sağlamaya başladığı görülecektir.

4-Eğer bebeğiniz emekliyor veya yürüyorsa, akrabalarınızı dışarıya göndererek çocuğunuzun kullandığınız odayı keşfetmesine imkan sağlayın. Çünkü birileri orada oturmaya devam ettikçe çocuk annesinin yanından uzaklaşamaz. Ortam sakin olduğunda, çocuk yavaş yavaş etrafı keşfe çıkacak ve bir şeyleri keşfettikçe mekanla yeniden bağ kuracaktır.

5-Gittiğiniz yerde ne kadar çok oyuncak olursa olsun, bebeğinizin en çok sevdiği oyuncaklarından birkaç tanesini yanınızda bulundurun, “Misafirlikteyiz” diye çocuğu dar ve sıkıcı kıyafetler giymeye mecbur etmeyin. Ona ne kadar evdeki rahatlığını sağlarsanız uyumu da o kadar kolay olacaktır.


Allah yardımcınız olsun.

Ummu Abdullah
..devamı »

4 Eyl 2014

Anne Tecrübeleri (2) / Oku! Oku!

Henüz yorum yok!

ANNE TECRÜBELERİ (2)
"Tecrübelilerin tecrübesinden faydalanın. Onlara çok pahalıya mal olan şeyleri size bedava verirler."


OKU!  OKU!
Zamanımın azlığından ancak çocuklarımı uyuturken kitap okuyabilirdim. Ayağımda salladığım yerde mutlaka kitabım olurdu. İşlerin hengâmesinde benim için bu, bir soluk alış, bir ruhî diriliş gibiydi. 

Beş dakika sallıyorsam bir beş dakika da uyuduktan sonra çalardım. Düşünebiliyor musunuz, günde birkaç defa, birkaç çocuk... O zamanların kıymeti anlatılamaz ki...
Tabi anlatmak istediğim bu değil. Bir kızım benim bu halime öyle alışmış olacak ki ilk söylediği kelimelerden biri "oku" oldu. Ne zaman onu ayağıma alsam, kitabı almamı işaret eder ve "oku! oku!" derdi.
Zavallı ne yapsın yavrucak! Belki annesini başka hiç bir yerde bu kadar iştahlı ve mutlu görmüyordu!...


TEŞHİS
Çocuğum 4.5 aylıktı ve anne sütü yetmiyordu. Azar azar pirinç unu ile mama vermeye başlamıştım. Birkaç gün sonra çocuğum zamansız, sebepsiz ağlamaya başladı. Hiç bir şey anlamadık, ilerleyince doktora götürdük. Birkaç tahlilden sonra doktor da bir teşhis koyamadı. Bazı tavsiyelerle geri döndük. Gece gündüz çocuğun ağlaması devam etti. Ne yapacağımızı şaşırdık. Sonra büyük tuvaletini yapmakta zorlandığını anladık. Evet, pirinç unu dokunmuştu. Hemen kestik ve daha hafif mamalar vermeye başladık.
Sabun ve zeytinyağlı pamuk operasyonuyla çocuğu rahatlattık. Elhamdulillah biz de rahatladık. Ne zaman bir çocuk ek gıdaya geçse tedirgin olurum. Veya böyle bir rahatsızlık görsem, yediği şeylerden şüphelenirim.


ÇOCUĞU AĞLATMADAN ELİNDEKİNİ ALMAK
15 aylık kızım eşyaları atma ve eline aldığı şeyi vermeme gibi huylar edindi. Vermek istemediği şeyi elinden çekersem çok hırçınlaşıyor ama renkli kutular getirip "Haydi içine koyalım" deyince ya da onu kucaklayıp yüksek bir rafa götürüp "Oraya koy" deyince koyuyor usulca.


BEKLENTİ
Çocuklarım küçükken başka yerlere gitmem zor olduğundan gücüm yettiğince toplantıları evimde yapmaya çalışırdım. Evin temizliği, çocukların üst-baş ve öğle yemekleri, benim namazım, gelenleri buyur etme gibi bir anda yapılması gereken işlerden sonra ders anlatacağım sehpanın önünde nasıl derin bir nefes aldığımı unutamam.
Her ders başlamasından bir saat önce; "Acaba bugün bir kişi düşünür de bir saat önce gelip de yardım eder mi?" diye beklemedim desem yalan olur. Evet, kimseden böyle bir isteğim olmadı. Ama çok bekledim.( O günlerde "Beklentisi çok olanın, hayal kırıklığı da çok olur" sözünü de bilmiyordum.)
'Bebeğe emziğini verir, bir çocuğu doyurur veya üzerini giydirir, kalan odayı süpürür, ben namaz kılarken ağlayan bebeği tutar veya gelenleri karşılar.'
Çok basit gibi değil mi? Onu bir de adeta zamanla yarışan (savaşan) bana sorun.
Bunların hepsini, Allah için, ahiret, hesap, sevap bilinciyle yaptık şüphesiz.
Zorluklardan, sırtımızdan ter akmasından zevk aldık. Ama sürekli anlattığımız, Peygamber (sav) ve sahabe ahlâkının uygulanamaması bizleri üzdü.
Hani Peygamber (as) kimseden bir şey istemeyene cennet vadetmişti ya...
Hani bundan sonra sahabeden birinin devedeyken kılıcı yere düşse yanındakinden (aşağıdakinden) istemez kendi iner alırdı ya...
Biz de böyle olacaktık ama...
Yerdeysek de o kişi istemeden verecektik ya...
Özellikle yeni neslin düşünce ve anlayış konusunda daha duyarlı olmasını istediğim için bunları yazdım.
Durduğunuz yerden sevap üretebilirsiniz. Benim anlattığım çok küçük bir örnek. Yeter ki bir şeyler yapmayı yük olarak görmeyip sevap bilinciyle yapalım.
Bu yazdıklarımdan birisi etkilenip ağlayan komşu çocuğundan rahatsız olacağına alıp gönlünü yapması, hem çocuğu, hem anneyi rahatlatıp, ona da sevap kazandırmaz mı? 

(Bu arada ben de yazımdan dolayı sevap kazanmam mı, internet imkanını bana sunan eşim, okuma yazmamda katkısı olanlar, dünyaya gelmeme vesile olanlar, bu yazıyla size ulaşmama imkan veren " Müslüman anneler " sitesi kurucu ve yöneticileri...)


NOT:
Sevgili Müslüman Anneler!
Çocuk eğitiminin her safhasına dair tecrübelerinizi bize yazarak "Anne Tecrübelerine" katkıda bulunun.
"Nasıl olsa başkaları yazar" düşüncesinden kurtulup "Sen yoksan kimse yoktur" sorumluluğunu kuşanmalıyız.
Mail adresimize mail atarak veya siteye yorum yaparak yada Facebook sayfamızdan bizlere ulaşabilirsiniz.
Lütfen mesajınıza "Anne Tecrübelerini" eklemeyi unutmayın ki, mesajlarda karışıklık olmasın.
Tecrübeleriniz ve destekleriniz bizim için çok önemli.
Şimdiden hepinize teşekkür ederiz.

..devamı »

31 Ağu 2014

Müslüman Anneler Kamera Arkası (Aylık Toplantıdan Anekdotlar, Kareler)

7 Yorum sayısı

MÜSLÜMAN ANNELER KAMERA ARKASI
(Aylık Toplantıdan Anekdotlar, Kareler)

Selamun aleykum değerli dostlar..

Müslüman Anneler projesinin fikir anaları, düşünce erleri ve kalem işçileri her ay periyodik olarak İstanbul Anadolu yakasında toplantılar düzenliyorlar.. Dönem dönem farklı illerden katılımların da gerçekleştiği bu toplantılar epey renkli ve cümbüşlü..

Toplantıya katılmak için Üsküdar’dan yola çıktım.. Adres almak için irtibata geçtiğim sitenin teknik admini, bana ara sokaklarda bir adres verdiğinde önce şaşırdım sonra da “Muhtemelen bir dernek veya vakıf adresi olsa gerek” dedim.. Verilen adrese geldiğimde hiçbir tabela göremeyip yeniden aradım; “Başını kaldır, buradayız” dediler.. Bi baktım, pencerede çocuklar “Ablaa gel” diye bana sesleniyorlar..

Kapıya geldiğimde beni coşkuyla karşıladılar.. Biri gelip sarılıyor, sonra diğeri.. “Tamam bitti galiba” diyecek oluyorum, sonra yeni bir yüzle daha karşılaşıyorum..

Evin daire kapısından itibaren her bölgesinde küçüklü büyüklü çocuklar mevcut.. “Allah’ım! Nereye düştük ya?” diyorum, bi taraftan da canım sıkkın; “Kadınların yapacağı iş ancak böyle olur, çocuklarla toplantı neyinize sizin” diye homurdanıyorum içimden..

Ben bir konferans solanu beklerken daha sonra yolda kendimi bir dernek binasına alıştırmışken burası bir ev sadece.. Evin bütün kapıları açık, her odası faaliyette.. Çocuklar oyuncakları bir o odaya taşıyorlar, bir diğerine..

Ne toplantı masası görebiliyorum, ne de sandalyeler, koltuklar, ses sistemi, mikrofon, evraklar, tüzükler..

Yerler minder döşenmiş, hemen beni bir köşeye oturtuyorlar.. Oturduğum bölgede üç-beş küçük var, biri emeklemeye çalışıyor, diğeri elindeki arabayı sürmeye.. Ara sıra birbirlerinin oyuncaklarına göz dikerken ufak çaplı “Verirsin, vermezsin” kavgaları..

Kimi anneler oturuyorlar, aralarında hararetle bir şey konuşuyorlar..

Kimileri bir yere gidecekken ayaktaki grubun sohbetine takılmış, eteğinden çekiştiren çocuğuna; “Bi saniye yavrum” diyerek son cümlelerini hızla tamamlamaya çalışıyor..

Her yaştan çocuk, dahası bebek; üç aylıklar, yirmi günlükler.. Diğer yanda beklenenler; “Senin doğum haftaya inşallah değil mi?” muhabbetleri..

Sonra odaları dolaşıp; “Hadi arkadaşlar, toplantıya başlayalım” diyen kucağı çocuklu bir anne..

Derken toplanabilenler bir şekilde toplanıyorlar.. Yan taraftan emzirme odası sakinleri; “Siz başlayın, biz duyuyoruz buradan” diyorlar..

Bebek eşyalarıyla dolu olan çantalardan birden kitaplar, evraklar, dizüstü bilgisayarlar, aypetler çıkıyor.. Bir anne besmele çekiyor, dua ediyor ve girişi yapıp sözü diğerine devrediyor.. Herkes sırası geldikçe konuşuyor, orada bulunmayanların sırası erteleniyor, konuyu kaçıranlara hemen yakında bulunan arkadaş özet takviyesinde bulunuyor..

Biri emzirmeye kalkıyor, biri alt değiştirmeye, biri ayağında sallıyor bebeğini, diğeri kucağında uyutuyor, çocukların tuvalete gidiş-gelişleri bir türlü bitmek bilmiyor..

Herkes çocuğunu denetliyor bir taraftan, çocuklara sükunet, kardeşlik, paylaşım telkin ediliyor..

Yarım kalan konular toplantı sonrası kenarda köşede konuşulmaya devam ediliyor..

Çocuklar fark etmesin diye aypetler dosya arasına saklanıyor, annelerinden kitap aşırmayı beceren küçükler bir taraftan sayfaları kemirmeye koyuluyor..

Birileri mutfakta çay-pasta hazırlıyor..

Muhabbetin ortasında defalarca kalkıp oturan annelerin çayları soğuyor..

Öğleden sonra odalardan biri uyuyan bebeklere tahsis ediliyor.. Uyumayan bebek anneleri çaresiz mesaiye devam ediyor..

Oyun kuruluyor, oyun bozuluyor..

Herkes bir diğerine bir şey soruyor, dinliyor, anlıyor..

Hassasiyet, sabır, tahammül, şefkat, sükünet ve anlayış tavsiye ediliyor..

Biri; “Allah imandan, sıhhatten ayırmasın, yorgunluk ne ki?” diyor..

Diğeri; “Onlar güzel Müslümanlar olsunlar da gerisi önemli değil” diyor..

Biri, ev yapımı bebek bisküvisi tarifi verirken, diğeri helal sertifikası almış yeni ürünlere dair havadisleri naklediyor..

Kimi anneler çocuklarla marş söylüyor, sırayı devralan diğeri son ezberlenen hadisleri tekrar ettiriyor..

Emanet alınmış kitaplar el değiştiriyor, bir yandan kitap analizleri alıp başını gidiyor..

Genel gündem çocuklar ve çocuk eğitimi etrafında dönüp dursa da, bu toplantıda konuşulmayan bir şey yok..
 
Başım dönüyor..

Konuşmaları takip etmekte zorlanıyorum, konular çok hızlı atlıyor..

“Anneler dalgın olur” demişlerdi oysa “Çok çabuk unutur, hafızası zayıflar” falan..

Bunca şeyi nasıl yapıyorlar? Nasıl yetişiyorlar?

Bakıyorum, kitap okuyorlar, bir yandan şiirden, edebiyattan söz ediyorlar..

Bakıyorum, film izliyorlar, sinemadan, sanattan söz ediyorlar..

Bakıyorum, etrafları çocuk dolu, pedagojiden söz ediyorlar..

Bakıyorum, ev temizliği, yemek onların görevi, yemek tarifi veriyorlar..

Bakıyorum, kimi Arapça dersi veriyor, kimi tefsir, siyer.. Eğitimden söz ediyorlar..

Bakıyorum, üstelik yazıyorlar, her birinin başlanmış kaç yazısı var sırada, tamamlanmayı bekliyor..

Bakıyorum, misafirleri geliyor, şehir dışı seyahatlere çıkıyorlar, kitap fuarlarına katılıyorlar, poşet poşet çocuklarına kitap alıyorlar, sahil şeridinde yürüyorlar, parklarda oturuyorlar..

…………

“Toplantının konusu neydi? Ne kararlar aldılar? Defterlerine hangi notları düştüler?” diye soracak olursanız; inanın bilmiyorum, takip edemedim..

Fakat benim için toplantının konusu ve hayatım boyunca unutamayacağım şey;

“Bir anne isterse neler yapmaz ki?” oldu..

Tanrı Misafiri

NOT:
Yazının ardından; "Biz de toplantılara katılmak istiyoruz, falan şehre de gelmez misiniz? Buraya da bir organize lütfen" şeklinde mesajlar ve yorumlar alıyoruz..

Öncelikle bütün kardeşlerimize söylemek isteriz ki; inşaallah duamız ve umudumuz, bütün şehirlerdeki kardeşlerimizle buluşmak ve birbirimize destek olmaktır fakat bunun için şu an şartlarımız uygun değil.. Şu an sadece kendi bölgemizde ve yakınımızda olan kardeşlerimizle buluşabiliyoruz..

Bu yazının amacı; "Toplantı yapılıyor" havadisi vermek değil, yapılan toplantıları bir numune olarak sizlere sunmaktır..

Bütün annelerimiz, kendi bulundukları bölgede bir veya iki anneyle de olsa ayda bir buluşmalı, ortak hassasiyetlerini gündeme getirmeli, çocuklarını kaynaştırmalı, birbirlerinden güç ve destek almalıdır.. Çocuklu olmak, küçük bebekli olmak bu buluşmalara engel görülmemelidir.. "Çocuklarla ne yapılabilir ki" şeklinde ümitsizliğe düşülmemelidir..

Şeytanın durmadan Müslüman saflarından anne ve çocuk yani aile kaptığı böylesi bir zamanda birbirimize sımsıkı tutunmak mecburiyetindeyiz..

Sizlerden; "Biz de müslüman anneler toplantısı yapıyoruz" haberleri almak bizleri çok sevindirecek ve gücümüze güç katacaktır..

Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun..

..devamı »