Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
BENİ NEDEN DİNLEMİYORLARDI? 10 MADDEDE BEBEKLERDE GAZ SANCISI NASIL ÖNLENİR? TELEVİZYON HAKKINDA DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR EVLİLİK MANİFESTOSU EN GEREKLİ DEVRİM: MİDE DEVRİMİ

24 Kas 2014

Sevgisiz Kucaklarda Büyümesin Çocuklar

10 Yorum sayısı


SEVGİSİZ KUCAKLARDA BÜYÜMESİN ÇOCUKLAR
İsminin önüne bilmem kaç tane ünvan yazılmış, çoğu anne baba olmamış hatta evlenmemiş, çok bilmiş bay ve bayanların kreşler hakkında yazdıkları yazıları okuyorum. Çocuk kaç yaşında kreşe verilmeli sorusunu,  kalın kitaplardan öğrendikleri acayip kelimelerle anlatmaya çalışıyorlar. Çocuk kreşe üç yaşına geldiğinde verilmeliymiş. Çalışan anneler, 2 yaşında verebilirlermiş. Sayfalarca anlatım, güya uzmanlaşmış ve kalıplaşmış soğuk cümleler, uzadıkça uzuyor…
Kimse henüz ağzı süt kokan bir çocuk neden kreşe verilir? Verilmeli mi, verilmemeli mi diye sormuyor?
Yazılara onlarca yorum yapılmış. Bazı annelerin yaptığı yorumlar kanımı dondurdu.
Biri çocuğuna banyo yaptırırken çocuğun vücudunda hafif morluklar görmüş. Çocuk, ağladığı zaman öğretmenin parmağını sıktırdığını ve çok acıttığını söylemiş ama anne olan kadın:
“Öyle dövdüklerini sanmıyorum, alışsın diye biraz hırpaladılar sanırım” demiş. Annelik çocuğunun kılına bile zarar verilmesine tahammül edememektir oysa…
Bir diğeri, “Çocuk devamlı ağlıyor, önce bu kadar ağlamazdı” demiş. Ve çoğu her sabah çocuklarını ağlayarak kreşe bıraktıklarını yazmışlar.
Hele bir izleyicimin her sabah ağlayarak kreşe giden 2 yaşında bile olmayan bebeğinin dayak yediği için ağladığını sonradan öğrendiğini anlatan maili bir anne olarak beni kahretti.
Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda, çocuk gelişimi mezunu genç kız, okul öncesi öğretmeni olarak atandı. Yüksek okul okumayanlar, özel kreşlerde çalışmaya başladı. Eskiye nazaran çocuk sayısı azaldığı halde neden son yıllarda ihtiyaç bu kadar arttı? Ne oldu da aileler bebek yaştaki çocuklarını bir kreşe verme ihtiyacı hissettiler?
Burnuma pis kokular geliyor. Birilerinin sinsice ellerini oğuştururken bu işten hatırı sayılır bir rant elde ettiğini düşünüyorum. Her tarafta mantar gibi kreş türedi. Türlü yollarla çocuğunuzu almak için sizi ikna etmeye çalışan kurumlar, görebileceğiniz her yere cezbedici reklamlar koyarak annelerin kafalarını çelmeye çalışıyorlar.
Çocuğunuz sosyalleşecek, özgüveni gelişecek, paylaşmayı öğrenecek, diğer çocuklardan bariz bir farkla ayrılacak!…
Peki tüm bunları kim öğretiyor çocuğa? Sizin eğitimli dediğiniz çoğu yeni mezun, anneliği tatmamış, çocuk yetiştirme konusunda hiç pratiği olmayan, okuduğu bir kaç kitap, bir kaç ay stajla öğretmen olan kişiler nasıl oluyor da çocuğunuzu yetiştiriyor? Bir çocuğu sağlam temellere oturtmak adına çocuğunuza ne veriyorlar?
Boyama yapmak, resim yapmak, makas tutmayı öğrenmek, şarkı söylemek, arkadaş edinme becerisi, motor gelişimi falan filan… Bunları kreşe gitmeyen çocuklar öğrenemedi mi? Bir anne çocuğuna bunları vermekten aciz midir? Ya da bunları o yaşta öğrenmeyen çocuklar, ilerde resim yapamadı, makas tutamadı mı?
Anneler ilk çocuklarına karşı daha sabırsız olurlar. Hele hiç anne olamamış biri çocuklara karşı son derece tahammülsüzdür. Siz evinizde bir veya iki çocukla ilgilenemezken, evli bile olmayan bir kızın küçük bir salonda 15 çocuğa gerçek manada bir eğitim vereceğini, sevgi ve ilgi göstereceğine nasıl inanırsınız?
Çocuğunuzu bıraktıktan sonra orada çocuğunuza nasıl davranılıyor, bunu bilmeniz çok zor. 2009 yılında Milli Eğitim Bakanlığı okullarda kamera sistemine düzenleme getirdi. Anaokulu ve kreşlerde sınıflara kamera konulamıyor artık. Siz yanında yokken çocuğunuzun ruhu kaç kez acıtılıyor bilemezsiniz. Belki dayak yemiyor ama bir çok kez döver gibi bakışlara maruz kalıyor. İncitici sözler duyuyor. Altı değiştirilirken, kıyafeti giydirilirken hırpalanıyor. Bazen çekiştiriliyor, iteleniyor… En az beş yaşına kadar anne sıcağını her an hissetmesi gereken çocuklar, günün büyük bir çoğunluğunu yabancı ellerde geçiriyor. Karnı doyuyor belki ama ruhu aç kalıyor.
Bir çocuk neden kreşe verilir?
“Her insanın hayat şartları elbette farklıdır. Her insan kendi şartları doğrultusunda değerlendirilmelidir. Kocası, ailesi tarafından çalışmaya  zorlanan, maddi açıdan gerçek anlamda sıkıntı çeken ve çalışmak zorunda olan anneleri anlıyorum. Ve onları konudan ayrı tutuyorum.”
Geçim sıkıntısı olmadığı halde çalışmak isteyen, “Boşuna mı onca sene okudum, niye evde oturayım?” diyen, önüne geçilmez arzu ve ihtiraslarına çocuklarını kurban veren anneleri asla haklı bulmuyorum. Bir kadın hem çocuk yapar(!), hem kariyer yapar ama ikisinin birden hakkını vermesi neredeyse imkansızdır. Çocuk fedakarlık ister. Sabırla yoğrulmak ister.
Önemli olan çocukla her an beraber olmak değilmiş. Günde 1 saatte olsa kaliteli beraberlik yeterliymiş! Kadın akşama kadar çalışacak. Yorgun argın eve gelecek. Yemekti, işlerdi derken, tahammülü tükenecek, birde çocuğuna kaliteli zaman ayıracak öyle mi? Ben buna ancak gülerim…
Dışarda çalışmayan bir anne ne kadar işi olursa olsun, en azından evdedir ve çocuk kendisini güvende hisseder. Arada bir gelip annesine bir şeyler sorup cevap alması, annesinin ara sıra yanağına bir öpücük kondurması, çocuğa yeter. Hele anne biraz bilinçliyse, o yaşlarda çocuğa neler neler verilir. Yeter ki biraz gayret edilsin.
Gerek tanıdığım çalışan annelerden, gerekse okuyucu maillerinden anlıyorum ki, çalışan annelerin çocukları yeteri kadar ilgi ve sevgi görmüyor. Hem çalışıp, hem anneliğinin hakkını veren hanımlar ise, gereğinden çok daha fazla eziliyor, yıpranıyor. Dikkat ettiniz mi, kreşlere giden çocuklar daha sık hasta olurlar. Çünkü çoğu kez kendisini güvende hissedemeyen, istemeye istemeye orada bulunan çocuklar hastalıklara karşı vücut dirençlerini kaybederler.
Kreşler çocukların idareten, avutulsun diye bırakıldığı yerler. Eğitimli gibi görünen ama aslında çocuk dilinden asla anlamayan kişiler çocuklarınızı avutuyor. Sizde kendinizi  çocuğum sosyalleşiyor, özgüveni gelişiyor diye onlara teslim ediyorsunuz.
Kreşe  değil de, bakıcıya verilen çocuklar da  en az diğerleri kadar ilgisiz ve mutsuz oluyorlar. Anneanne, babaanne dahi olsa, çocuğa annesi kadar sevgi veremez. Zaten çocuklarını büyütüp rahat etme yaşına gelmiş büyüklere çocuk baktırmakta bence onlara büyük bir haksızlık oluyor.
Ev hanımı olduğu halde çocuklarına bakmaktan aciz olan, türlü bahanelerin ardına sığınarak, evladını başından atarcasına, kreşe veren anneleri ise anlayan var mı bilmem ama ben anlamıyorum.
24 saat, günlük yapılması gereken her işe  yetecek bir zamandır. Ev hanımları Tv başında, komşu dedikodularında zaman geçirmek yerine zamanlarını çok değerli hale getirebilirler. Çocuklarımızla mutlu olmayı öğrenmek zorundayız. Onları fazlalık gibi değil, her zaman bizi mutlu eden bir armağan gibi görmeliyiz.
Yaşlı anne ve babaları huzur evlerine yatırmak nasıl bir ayıpsa, annesine çok muhtaç olduğu küçük yaşlarda çocuğu bir kreşe vermek de en az o kadar ayıptır. Biz bu değiliz! Ne dinimize, ne örfümüze uymayan, bize sunulan ithal hayat tarzlarını yaşıyoruz hepimiz.
Kimse doğruları söylemek istemiyor. Tamam kadın uygun şartlarda okusun, donanımlı olsun. Fakat ne olursa olsun "KADININ YERİ EVİDİR" diyemiyor kimse. "5 yaşına kadar çocuk evinde annesinin dizinin dibinde büyümelidir" diyemiyor. “Kreş nasıl olmalıdır?” diye tartışılırken, “Olmalı mıdır?” sorusunu kimse sormuyor. Çocukların ruhunda anneden saatlerce ayrı kalmak nasıl bir etki bırakır, kimse düşünmüyor.
Bir nesil kayboluyor. Sevgisiz, acımasız, alakasız çocuklar ve gençler, birbirinden kopuk anne babalar, yalnızlaşan evler toplumun vicdanını kanatıyor.
Asli vazifemizi yeniden hatırlamak, yuvalarımıza, çocuklarımıza yeniden sarılmak ertelenemez bir ihtiyaç haline geldi.
Çalışan kadın çocuğundan günün büyük bir kısmı ayrılmak, kreşe veya bakıcıya vermek zorunda. Bu çocuklar anne sevgisine doyamıyor. Her istedikleri alınarak, sevginin dolduramadığı eksiklikler tamamlanmaya çalışılıyor. Doyumsuz çocuklar çoğu kez mutlu evlilikler yapamıyor, daha tahammülsüz ve asabi oluyorlar.
Kadın evine yakışır. Duygularınızdan önce mantığınızı harekete geçirin. Kimler sizin dışarda olmanızı istiyor?  Siz dışarda olunca kimler menfaat sağlıyor iyi düşünün. Sizin çocuğunuzun doğru eğitilip eğitilmediği, düzgün bir insan olup olmadığı kapitalist sistemin umurunda değil. Sistem sizin üzerinizden elde edeceği menfaatlere bakıyor.
Fillerin tepişmesinden çimenler ezilirmiş. Büyüklerin ihtirasları çocukların ruhlarını yaralıyor. Çocuğunuza kendiniz bakabilmek için imkanlarınızı zorlayın. “Boşuna mı okudun?”, “Evde oturmak için mi, temizlik yapmak için mi onca yıl çaba harcadın?”, “Çocuğunu ver bir çocuk yuvasına” diyenlere kulaklarınızı tıkayın. Evinize giren bir maaş varsa rızık endişesi çekmeyin. Allah’a tevekkül edin.
Niyetinizi temiz ve sağlam  tutun. Evladınızı kimselere bırakmayarak en önemli vazifeyi yapıyor olacaksınız. Kimsenin indinde ne olduğunuz, hangi kariyere sahip olduğunuz değil, çocuğunuzun gözünde nasıl bir anne olduğunuz önemli. Sımsıkı sarılın evladınıza, hep yanında, yakınında olduğunuzu hissettirin. Sevgisiz kucaklarda, çocuğun ruhu acıkır…  Onu öyle doyurun ki sevgiye, öyle değer verin ki ona, hayat boyu  “Benim annem!” derken gözleri ışıldasın.
Unutmayın, dünyanın bütün süslü teyzeleri toplansa, bir anne etmez!
..devamı »

23 Kas 2014

Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir? / Tım Seldın

1 Yorum sayısı


HARİKA ÇOCUK

Kitabın Adı: Montessori Yöntemiyle Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir?
Yazarı: Tım Seldın
Yayınevi: Kaknüs Yayınları
Sayfa Sayısı: 192

Montessori Eğitim Metodu, çocuk eğitimiyle bir şekilde yolları kesişen herkes tarafından duyulan, bilinen bir şey.. Dünyanın pek çok ülkesinde uygulanan ve başarılı olduğu uygulayıcılar tarafından kanıtlanan bu eğitim sistemine dair, dilimizde de pek çok kitap, site ve sosyal ağlarda gruplar var.. 

Bu kadar çokluğun arasında annelerin kafasının karışması işten bile değil.. Sistemin derli toplu ve uygulanabilir bir şekilde anlaşılması için bu kitabı tavsiye etmenin faydalı olacağını düşünüyorum..

Konuya hakim bir vasıfla Montessori Vakfı Başkanı Tım Seldın, kitapta 0-6 yaş dönemindeki çocuklar için özgüven ve kişilik geliştiren oyunları, etkinlikleri ve fikirleri konu edinmiş..

Montessori'ye göre; çocuğun öğrenmesinde en kritik dönem 0-6 yaş aralığıdır. Bu süre zarfında da her konu için farklı bir ideal öğrenme dönemi vardır. Eğer çocuğunuzun hangi dönemde hangi konulara ilgi duyduğunu ve onu bu alanlarda nasıl eğiteceğinizi bilirseniz zihinsel kapasitesini ve becerilerini artırabilirsiniz.

Doğru zamanda, doğru etkileşimde bulunan çocuklar, farkına varmadan birçok şey öğrenirler.

Eğitimin amacı sadece çocuğa bilgi aktarmak değil, her çocuğun tabiatında zaten var olan keşfetme ve öğrenme isteğini uyandırmaktır.

Sınavlar ve yarışlar çocukları iyi eğitmek için etkili yöntemler değildir. Bir çocuk, okulunu güvenli, heyecan verici ve eğlenceli olarak gördüğü zaman çok daha iyi öğrenebilir. 

En iyi öğrenme metodu, öğrenilen şeyi tecrübe ederek, günlük yaşamda uygulayarak ve problem çözme becerisi olarak kullanarak öğrenmektir. 

Kitap, ilk etapta çocuğun ilgi alanları, merakları ve yetenekleri konusunda anne-babayı düşünmeye ve gözlemlemeye çağırıyor.. Sonra da sırasıyla yapılabilecek etkinliklerden ve bunların çocuğa katacağı olumlu özelliklerden söz ediyor.. 

Kitaptaki ana konular özetle şöyle:

Hareket dönemi (0-1 yaş)

Dil gelişim dönemi (0-6 yaş)

Küçük objeler (1-4 yaş)

Düzenlilik (2-4 yaş)

Müzik (2-6 yaş)

Tuvalet eğitimi (18 ay- 3 yaş)

Nezaket kuralları (2-6 yaş)

Duyular (2-6 yaş)

Yazı yazma (3-4 yaş)

Okuma (3-5 yaş)

Uzamsal ilişkiler (4-6 yaş)

Matematik (4-6 yaş)

Bunların dışında;

"Çocuğa uygun bir ev ortamı nasıl düzenlenmeli? Eğitimde ceza yerine pozitif iletişim. Çatışmayı çözmek için barış masası. Artısı ve eksisiyle televizyon. Doğada yapılan etkinlikler. Evde yapılabilecek bilimsel deneyler" gibi daha pek çok konuyu da içeriyor.

Çocuğunu nasıl gözlemleyeceğini, onun kişiliğinde barındırdığı yetenekleri nasıl ortaya çıkaracağını, onun cıvıl cıvıl dünyasına nasıl gireceğini iyi bilen tecrübeli anneler için bu kitap çok fazla bir şey ifade etmeyebilir..

Fakat özellikle çocukla tanışıklığı yeni olan anneler için, çocukların gelişimi konusunda çok fazla araştırma yapma ve okuma imkanı olmayanlar için, "Çocuğumla neler yapsam da ona katkı sağlasam" diye düşünen fakat bunun yollarını bilmeyenler için bu kitap en azından fikir verici olacaktır. 

Batılı bir yazar olması nedeniyle bizim dini ve kültürel hassasiyetlerimizle çelişen (belki birkaç tane) bazı şeylerin kitapta bulunması gayet tabiidir.. Bunları anne-baba özenle ayıklamalıdır.

Kitap çok güzel ve renkli tasarımıyla okunması gayet kolay bir çalışma.. Kitap için özel çekilmiş 300'den fazla fotoğraf da özellikle etkinliklerin anlaşılmasında yardımcı ve teşvik edici bir unsur olarak göze çarpıyor..

Faydalı okumalar..

Ummu Abdullah
..devamı »

19 Kas 2014

Babalar ve Oğulları

Henüz yorum yok!



BABALAR VE OĞULLARI

“..Kayınpederim, lahmacun ustası gariban bir adammış.. Sabah daha ortalık aydınlanmadan evden çıkar, geç saatlere kadar çalışır dururmuş.. Hayattan yana hiç yüzü gülmemiş.. Babası o küçükken vefat etmiş.. Annesi çocuklarını yetimhaneye bırakmak zorunda kalmış.. Orada ona bir isim takmış bakıcı anneleri.. Gerçek ismini askerlik kağıdı gelince öğrenmiş..

Hayata tutunabilmek için nerede iş bulursa orada çalışmış.. Çok horlanmış, dayak yemiş.. Kimi kimsesi olmadığı için her önüne gelen hırpalamış durmuş..

Onurlu adammış ama, canına tak ettiğinde çeker gidermiş sokaklara.. Aç-perişan dolaşırmış.. Eyvallah etmezmiş..

Bir kız sevmiş, sevdiğini bile söyleyememiş..

Derken zaman geçmiş, evlenmiş.. Bu kez de cehennemi evde başlamış.. Fakirliğinden dolayı, ellerinin nasırından, alnının terinden dolayı sürekli kendisini hor gören bir kadınmış hanımı..

Aradan yıllar geçmiş, bir oğlu olmuş.. Adam bir garip olmuş.. Oğlunun minicik ellerinden tuttukça, ona sımsıkı sarıldıkça içine bir cennet doğmuş..

Lokantaya gelip giden tarikat ehli bazı kimselerle tanışmış.. Namaza başlamış..

Dört gözle oğlunun büyümesini beklermiş.. 4-5 yaşlarında geldiğinde bir tutmuş elini bir daha hiç bırakmamış.. Camilere götürmüş onu, türbelere, kaplıcalara.. En çok Sultan Ahmed’i severlermiş.. Yolda hep Müzeyyen Senar’dan “Kimseye etmem şikayet” dinlerlermiş..

Bazen çıkarlar bir hafta-on gün gelmezlermiş.. Baba-oğul Anadolu’nun şehirlerini, oradaki camileri gezerlermiş.. Sabah namazından sonra mutlaka mercimek çorbası içerlermiş..

Paraları olmadığında arabada yatar, gündüz yeni bir şehre gözlerini açıp kaldıkları yerden devam ederlermiş gezmeye..

İlk namazını babasından öğrenmiş çocuk.. Camiye hep onun elinden tutarak gitmiş.. İslam’a dair birkaç şey dışında çocuğuna öğreteceği dini bir birikimi yokmuş.. Ne okul sırası görmüş ne de eline bir kitap almış.. Ama bol bol konuşmuş oğluyla.. “Vali olmuşsun ama adam olamamışsın” gibi ibretli hikayeler anlatmış ona..

Gözlerinin ta içine bakmış.. Her baktığında umutlanmış..

Çok büyümemiş çocuk, daha on sekizine girmemiş.. Bir gün ani bir kalp kriziyle sokakta iken düşmüş kalmış babası.. Çocuk sadece babasını değil, yol arkadaşını, dostunu, hayatta tutunduğu tek dalı kaybetmiş..

O çocuk, benim eşim..

Ben kayınpederimi hiç görmedim.. Onu sadece fotoğraflarından tanıma imkanım oldu, bir de eşimin ona dair anlattığı anılardan.. “Babam” derken gözleri ışıldıyordu, “Şimdi babam olacaktı” diye iç geçirirken yüzünden şerit şerit hüzünler geçiyordu..

Fotoğraflarında hep yan yana gördüm onları.. Bir bütünün parçaları gibi gördüm..

Çok şaşırdım, hala şaşırmaktan kendimi alamam..

Eşim, yedi yaşından beri namazını kılarmış.. Bugün pek çok Müslüman ailede bile duymamız neredeyse imkansız olan bir olay bu..

Sokakta namaz kılmayan ve türlü türlü kötü huyları olan arkadaşlarının arasında iken ezanı duyduğunda hemen onlardan ayrılır ve camiye gidermiş..

Sonra Kur’an’la tanışmış, sünnetle.. Kitaplarla bir yolculuk başlatmış kendisine.. Şu an hala kitaplarla dolu evimizde her fırsatta kitap okurken bulurum onu..

Önceleri “Allah seni korumuş” derdim.. Evet mutlaka Allah dilemeseydi onca olumsuz faktörün arasında korunması mümkün olmazdı.. Fakat kayınpederimle olan hikayelerini dinledikçe anladım ki Rabbimizin izniyle onu babasının sevgisi ve dostluğu korumuş..

Bunu oğlumuz doğduğunda anladım..

Eşim işten gelir gelmez oğlunu kucağına alır, onun minicik yüzünü yüzüne dayar ve; “Oğlum hadi bir an önce büyü de gezelim seninle.. Sultan Ahmed’e gidelim, Ayasofya’ya gidelim.. Babamın beni götürdüğü her yeri karış karış gezelim..” der ve uzun uzun anlatırdı ona hayallerini..

“Oğlumla hayatı paylaşmak istiyorum” derdi.. “Benim sırdaşım olsun..”

Oğlumuz daha yürür yürümez onu camiye götürmesi, daha hiçbir şey anlamazken onu kucağında bol bol gezdirmesi, hepsi bir yana oğluyla bir yaşam hayal etmesi benim için dünyadaki en büyük mutluluktu elhamdülillah..

Anladım ki, yaşamayan yaşatamaz hiçbir şey.. 

Olsaydı şimdi nasırlı ellerinden öpmek isterdim kayınpederimin.. Ona bol bol teşekkür etmek, hizmetinde bulunmak isterdim.. Eşim için, çocuklarımız için..”

Bu hikayenin yakın bir şahidi olmak da benim en büyük kârım olsa gerek..

Onca ilim adamı tanıdım, yazarını, çizerini, davetçisini, mücahidini.. Hiçbirinin çocuğunun da ağzını doldura doldura “Babam” dediğini duymadım..

Dahası o babaların gözlerinde oğullarına (çocuklarına) dair hayaller ve heyecanlar bulamadım..

“Ümmet” denildiğinde kalpleri titreyenler, “Davet” denildiğinde silkinenler, “Cihad” denildiğinde kendilerinden geçenler, “Oğul” denildiğinde yüzlerini çevirdiler, gözlerini kaçırdılar, hep mazeretler sundular, zamanının gelmesini (yada geçmesini) beklediler..

Sahi, biz “Ümmet” derken oğullarımızı bu işin neresine koyuyoruz?

Yoksa iki rekat namaz kıldırmak, iki satır kitap okutmak bahanesiyle geleceğin ordusunu el-alemin çocuklarından devşirmek gibi beyhude bir işle mi uğraşıyoruz?

Ummu Aişe
..devamı »

15 Kas 2014

Aidiyet / Adem Güneş (kitap özeti)

1 Yorum sayısı
AİDİYET

Kitabın Adı: Aidiyet
Yazarın Adı: Adem Güneş
Yayınevi: Timaş
Sayfa Sayısı: 224

Bir kitap “aidiyet” gibi zor bir konuyu yeterince iyi anlatabilir mi? Bence bu kitap bunu başarmış. Ailesi ile aidiyet kuramayan çocukların trajedisini, onların ruh halini, susmayan kırgın iç seslerini, neden huzursuz olduklarını oldukça iyi resmetmiş. Kitabı okurken ailesi ile aidiyet kuramadığı için bağlanacak bir yer arayan, boşlukta kalarak oradan oraya savrulan nice çocuklar geçti gözümün önünden. Pek çoğunun anne babası “bu çocuk bizi hiç dinlemiyor, sanki bizim çocuğumuz değil” diyerek yakınıyordu. Kitap ailelerin bu sorusunun cevabının çocuktan ziyade aile içindeki ilişkilerde gizli olduğunu dile getiriyor. Aidiyet insan hayatında ne kadar önemlidir? Çocuğun ailesine aidiyet hissetmesi ya da hissetmemesi onun psikolojisini nasıl etkiler çok etraflıca anlatılıyor.

Kitabı şu bölümlere ayırmış yazar: Aidiyet oluşumunun temelleri, aidiyeti kıran sebepler, aidiyet aşamaları. Ben bu yazım da elimden geldiğince aidiyeti oluşturan temelleri ele alacağım inşallah.

Aidiyet nedir? Elimiz tamamen bırakıldığında bireyselleşiriz. Kendimiz olmamıza izin verilmediğinde ise bağımlı hale geliriz.  Aidiyet ne tamamen elimizin bırakılması ne de bağımlı hale getirilmemizdir. Yanında emniyet ve güvende hissettiğimiz kişiye duygusal olarak bağlanmaktır aidiyet. Şunu unutmamalıyız ki; çocuk anne baba oldukları için illa da ebeveynine bağlanmaz. Kime karşı yakınlık hissediyorsa ona bağlanır.

Peki aidiyet kişide ne sağlar? Ailesine aidiyet hisseden kişi ruhsal doyuma ulaşır. Bunalımlardan korunur.  Aileye aidiyet hissetmediğinde kendisine kucak açtığını düşündüğü olumsuz mercilere bağlanabilir. Örneğin futbol takımına, okul arkadaşlarına vs çok ciddi olarak bağlanabilir. Ve buralardan davranış elde etmeye başlar. Hâlbuki ailesine aidiyet hissederse ailesinden davranış elde eder. Sosyal yaşam kurallarını ve problem çözme stilini ailesine bakarak geliştirir. Aidiyet kişiyi yalnızlık psikolojisinden kurtarır. Kişi, gideremediği duygusal ihtiyacını başka bir yere ait olarak gidermek için “uç” davranışlar sergilemez. Aidiyet olmadığında çocuk ta benlik zayıflar. Geceleri korkar altını ıslatır, tırnaklarını yer, her şeyden kaygılanır. Aldatma, ihanet, gıybet gibi özellikler daha çok aile ile aidiyet kuramamış çocuklarda görülür. Aidiyet kuramayan aileler aynı evin içinde ayrı dünyalarda yaşar, birbirlerini dikkate almaz, birbirlerinden çok farklı eğilim ve yaşam tarzı oluştururlar. Kısacası birbirlerine benzemezler.

Çocukta Aidiyet oluşturmanın temellerini şu başlıklarla açıklıyor yazar:

Değer görme, olduğu gibi kabul edilme; Değer ve olduğu gibi kabul edilme her şeyin temeli olarak karşımıza çıkıyor. Çocuk nasıl kendini değerli hisseder? Vakit ayırmamız, verdiğimiz sözleri vaktinde ve konuşulduğu gibi yerine getirmemiz ki biz verdiğimiz sözü unutsak dahi çocuk unutmaz,  onunla empati kurmamız vs çocuğun kendisini değerli hissetmesini sağlar. Çocuktan istenilen davranışları biz yerine getirmiyorsak çocuk kendini değersiz hisseder. Örneğin; geç saate kadar televizyon izleyip çocuğun izlemesine izin vermezsek çocuk değersizlik hissine kapılır.

Korunaklı bulma; Çocuk kendisini bizim yanımızda emniyette hissederse, bizden zarar görmeyeceğine, mağdur edilmeyeceğine, alaya alınmayacağına inanırsa aidiyete daha çok yaklaşır.

Sevgi ihtiyacı; Çocuk kendisini sevenle değil sevdiği ile daha kolay aidiyet duygusu geliştirir. Biz onu ancak koşulsuz seversek sevmeyi öğrenir. Sevmeyi öğrenirse hayata karşı bakış açısı tamamen değişir. Her şeyden mutsuzluk çıkaran, hiçbir şeyden memnun olmayan örneğin; yağmur yağsa neden yağdı diyen, yazın sıcağından yakınan  ve her şeye problemle bakanlar asılında sevmeyi bilmeyen kişilerdir.

Varlığının onaylanması; düşüncelerini ifade ettiğinde dinlememek, küsmek, yoksun bırakmak, yok saymak, cümlesini bitirmeden “zaten biliyorum” diyerek konuşmasına izin vermemek,  duygusal bir boşalma yaşadığında yani öfke, sevinç, hüzün gibi durumlarda onu hafife almak gibi davranışlar çocuğa varlığının onaylanmadığını hissettirir. Çocuk bu hisse kapıldığında evde bir et yığını gibi kişiliksiz olarak yaşamaya başlar. Örneğin ismini sorduğunuzda cevabını yanlış anlasak çocuk “adımı yanlış söylediniz benim adım şu” diye düzeltemez. Hiçbir konuda kendi varlığını sergileyemez. Fiziksel olarak da kendisini silmeye çalışır. Mesela grubun en arkasında kalmaya en köşede oturmaya çalışır.

Çocuğa varlığının onaylandığını nasıl hissettirebiliriz? 
Fikirlerini gündeme getirip üzerinde konuşmak, hasta olduğunda rahatsızlığı üzerinde konuşmak, bir yere gidileceğinde fikrini almak, bir eşya satın alınacağında fikirlerini sormakla onun varlığını onaylamaktır. Varlığı onaylanan çocuk başkalarının da varlığını onaylamaya başlar. Mesela arkadaşı hasta ise hastalığını takip ederek “nasıl oldun” der, bir sıkıntısı varsa ne “yapabilirim” diye sorar. Aile içi meselelere sağlıklı bir şekilde dahil olur.

Varlığı onaylanmayan çocuk empati yeteneğini kaybeder. Çevresindekilerin varlığını onaylayamaz. Örneğin yetişkinliğinde eşine “Neden ağlayıp duruyorsun, akşama kadar evdesin neden yorgunsun, çok hastalanmış gibi neden yatıyorsun” gibi tepkilerle muamelede bulunur. Eşler arasında birinin canı sıkkınken diğeri hiçbir şey yokmuş gibi kendi işlerine yönelirse ya da eşlerden biri küsüp iletişimi kapattığında diğeri “hayırdır neyin var, neden konuşmuyorsun” demez ve umursamadan hayatına devam ederse bu eşinin varlığını onaylamadığını gösterir.

Bir kimsenin psikolojik olarak sağlıklı olabilmesi için “ben” ve “sosyal ben” algısının zedelenmemiş olması gerek. Bu da ancak varlığının onaylanması ile sağlanır. Çocukluk döneminden itibaren kendisi hakkında başkalarının söylemleri üzerine, kişinin kendisi için yaptığı tanımlar onun “ben” algısını oluşturur.

Örneğin dürüst bir çocuğa “sen yalancısın” denilirse, benliği “sen sözü dinlenmez, güvenilmez, aşağılık bir insansın” düşüncesi üzerinde şekillenir. Bunun tam tersi olan aşırı olumlu ben algısı da zararlıdır. Böyle bir kimse kendisinin çok üstün özelliklere sahip olduğunu düşünerek başkalarını küçümser, sürekli eleştirir. Hiçbir şeyden tatmin olmayarak kendi içinde yalnızlığa düşer. Olumsuz ben algısı da aşırı olumlu ben algısı da insana zarar veren uç noktalardır. Dikkat etmemiz gereken nokta çocuklarımızın ben algısını suçluluk ve değersizlik duygusu ile şekillendirmemektir.

Her şeye sahip olan, aile ve iş çevresinde sevildiği halde “kendimi kötü hissediyorum, ne kadar çabalasam da bu duygudan kurtulamıyorum” diyen kişiler vardır. Bunun sebebi küçüklüklerinde varlıklarının yeterince onaylanarak ben algılarının sağlıklı şekillenmemesinden kaynaklanır.

Soysal ben algısı ise; etrafımdaki insanlar hakkımda ne düşünüyor? düşüncesi ile şekillenen algıdır. Sosyal ben algısı aşağıda da yukarıda da olmamalıdır. Yukarıda olması; “suratı bugün çok asık, benimle soğuk konuştu her halde benim şu sözüme kırıldı” gibi sürekli her şeyden olumsuz düşüncelere kapılmaktır. Aşağıda olması ise; bunun tam tersi olarak karşısındakinin hislerini önemsememektir. Varlığı onaylanmamış kişiler ya karşı tarafı çok fazla önemseyip sürekli tepkilere göre hareket eden, kuruntulu bir yapıda ya da bunun tam tersi olarak karşısındakini hiç anlamayan, değer vermeyen bir yapıda olurlar.  Ama sağlıklı sosyal ben algısı ise; empatik iletişime dayanır. Kendisini karşısındakinin yerine koyabilmek, sosyal uyum açısından ne anlama geldiğini hesaba katarak davranabilmektir.

Yeterli Bulmak; İlk olarak; çocuğumuz bizim yanımız da kendini yeterli hissetmeli, ikinci olarak da; duygusal doyum açısından bizi yeterli bulmalıdır. Eğer duygu ihtiyacını yeteri kadar karşılayamazsak çocuğun içinde bir boşluk, eksiklik oluşur. Kişi bu duyguyu yaşayamadığı oranda bir başkasına bağımlı olabilir ve erken yaşta sorunlu ilişkilere girişebilirler.

Çocuğumuz bizim karşımızda kendisini nasıl yeterli hisseder? 
Çocuklarımıza hatalarımızı göstermez, eksiklerimizin olabileceğini söylemez, her şeyi bilmediğimizi ifade etmezsek çocuğumuz bizi ulaşılmaz kabul eder ve bize bağlanmaz yani aidiyet geliştirmez fakat bağımlı olur. Yapacağı her şeyi bizimle yapmaya başlar. Bu bağımlılık ilişkisi bir süre sonra evrilir ve zamanla bizim zaaflarımızı fark ettiğinde hiçte zannettiği gibi bir anne babaya sahip olmadığını anlar. Her hatamızı fark ettikçe kendi içinde yıkım yaşar. Böylesi yıkıcı bir akıbetle karşılaşmak istemiyorsak çocuğumuz bilmediğimiz bir şey sorduğunda “bu konuyu bilmiyorum” demeli, hata yaptığımızda ondan özür dilemeliyiz. Yanlış davranabileceğimizi, pek çok eksiğimizin olduğunu dile getirerek çocuğun gözünde normalleşmeliyiz.

Engellenme; Çocuk kimin yanında mutlu olduğunda çığlık atabilir, huzursuz olduğunda huzursuzluğunu ifade edebilirse onun yanında rahatlar. Bu rahatlıkta onunla bütünleşmesini sağlar. Ne yazık ki anne babalar bazen çocuklarının başına bir şey geleceğinden endişelenerek duygularını özgür bırakmaktan korkuyor. Kendince çocuğu koruma hissi ile “zıplama atlama” diyerek engelliyor, Çocuğa sürekli “yapma etme gülme” denirse çocuk engellenmiş hissinden dolayı bizimle aidiyet kuramaz.

Çocuğumuzun aidiyet duygusuna zarar vermeden ona rehberlik etmek istiyorsak şöyle davranmamızı öneriyor yazar; çocuğun duygu ve davranışları normal olmasa dahi önce “evet, seni anlıyorum” diyerek kabul etmeli, daha sonra; “zannedersem bende sekiz dokuz yaşlarında iken böyle bir olay yaşamıştım” çocuk “peki sen ne yapmıştın” diye sorduğunda gerçekçi bir şekilde “tam hatırlayamıyorum ama şöyle yapmıştım” diyerek sorunu kendi ile özdeşleştirerek cevap vermeli. Sorun karşısında derhal tepki verip “böyle bir şeyi nasıl düşünürsün, nasıl yaparsın, ahlaksız mı olacaksın” demek yerine anlamaya yönelik yaklaşmalıdır.

İletişim kurma; kiminle iletişim kurabiliyorsak ancak onunla aidiyet kurabiliriz. Herkesin bilgisayar ya da cep telefonu ile meşgul olduğu bir evde aidiyet söz konusu olamaz. Kitapta İletişim derken özellikle; karşılıklı sohbet ederken olayların o an yaşanılıyormuş gibi anlatılmasının ve duyguların paylaşılmasının sağlanması kastediliyor. Yani tek düze anlatımlar iletişimden sayılmıyor. Anne babalar çocuğuna gün içinde ne yaşadığını, nereye gittiğini, öğretmenin ne dediğini sorar ancak bu sorgulayıcı bir iletişimdir. Eşler arasında da çocuklar arasında da onların yaşamını didik didik etmek, takip etmek için değil, onları anlamak, hissetmek için soru sormalı ve konuşmalıyız.

Evliliklerde iletişim konusunda çok sık sıkıntılar yaşanır.  Eşler “benimle paylaşmadıklarını arkadaşları ile ailesi ile” paylaşıyor diye şikayetlenir, hâlbuki eşler “problem çıkacak, beni yargılayacak, suçlayacak” korkusu ile eşi ile iletişim kurmak yerine bunu yapmayacağını düşündüğü kişilere yönelir. İşte bu ciddi bir aidiyet sorunudur. Bu durumda eşler birbirlerini yargılamayarak, anlamaya çalışarak, özveri ile dinlemeye devam ederek iletişimi sağlıklı hale getirmeye çalışmalıdır. Çünkü eşler arasında dinleme ve anlatma, anlama ve hissetme tam sağlanırsa ailede aidiyet daha çabuk oluşur. Kadın ve erkek rahatça gün içinde neler yaptığını, sevinçlerini, hüzünlerini, sıkıntılarını, hayallerini gerekli gereksiz demeden eşi ile paylaşmalı, birbirlerini verimli bir şekilde dinlemeyi öğrenmelidir.  Paylaşamıyorlarsa aile içinde aidiyet duygusu gelişmez ve dışarıya yönelmeler başlar.

Önemli bir konuya daha değiniyor yazar; her insan bir sosyal çevre içerisinde yer alır. Ve bu çevredeki konumu gereği çevresi ondan beklentiye girer. Yani hakim daima hakim gibi, imam imam gibi, profesör profesör gibi davranmaya başlar. Bu durumda kendi olmaktan uzaklaşır. Eğer kişi itibar kaygısı yaşar ve eve girerken konumunu kapının önünde bırakamazsa çocuğu kendisi ile konuşmak istemeyebilir. Çünkü çocuk savcı baba, öğretmen anne vs dan ziyade sadece anne babasını istemektedir. İtibarını bir kenara bırakmış, zaaflarını kabul eden, eksiklerini itiraf eden, “ben bunu düşünememiştim, sen burada çok haklısın” diyebilen bir anne babaya yaklaşır.

Çocuklarımızın bizi nasıl anlamlandırdığı çok önemli. 
Çocuğum beni yargılayıcı, kızan, mükemmeliyetçi, dikte edici mi ya da anlayışlı, eğlenceli, motive edici, rehberlik edici, teselli edici bir yapıda mı kabul ediyor. İşte bu soruya alacağımız cevap çocuğun bize karşı iletişimini ve aidiyet duygusunu gösteriyor. Bu durum eşler içinde söz konusudur. Eşim beni nasıl tanımlıyor? Hayat arkadaşımızın gözünden kendimize bakmamız gerek. Eğer güzel bir anlam oluşturamadıysak değişikliğe eşimizden değil kendimizi yeniden anlamlandırmakla başlamamız, onun zihnindeki olumsuz anlamı giderinceye kadar sabırla değişime devam etmemiz gerek.

Yazar iletişimi ikiye ayırıyor; birincisi açık iletişim; imaya başvurmadan açıkça ifade etmektir. Diğeri kapalı iletişim; sözün imalı ve dolambaçlı yollarla ifade edilmesidir. Örneğin surat asmak gibi. Çocuklarımıza bu tarz iletişim kurarsak çocuk “annem odamı toplamadığım için mi yoksa başka bir sebepten dolayımı böyle davranıyor?” diye düşünerek kendi içinde senaryolar üretir sonra da bunlardan bıkarak umursamaz davranır. Bu baştan sona problemli bir iletişimdir. Bu nedenle imalarla, triplerle kendimizi ifade etmeyi bir kenara bırakmamız gerekiyor.

Yazar duygusal iletişim ve zihinsel iletişim şeklinde iki kavramdan bahsediyor; “Geldin mi, sınav nasıl geçti, ne yedin?” gibi sorular zihinsel, “yemek yerken yumurta yere düştüğünde ne hissettin, gelirken neler düşündün?” demek ise duygusal iletişimdir. Sağlıklı iletişimin aile için ne kadar önemli olduğunu bilmeyen ebeveynler ve eşler vakit israfı saydıklarından bu tür iletişime geçmezler birbirleri ile. Sadece gün içinde ne yaptıklarını sormakla yetinirler. Ancak bu aidiyet sorunlarının habercisidir.

Duygusal iletişime geçmek istiyorsak, sabırla çocuğun anlatacaklarını beklemeliyiz. Çocuk bizimle duygusal iletişim kurmak istediğinde dinlemez, küçümser, anlayışsız davranırsak, ya da “tamam, biliyorum” gibi sözler sarf edersek çocuk kendini kapatıp otomatikman zihinsel iletişime geçer. Duygusal iletişim esnasında çocuk söylenmemesi gereken bir şey söylerse o an kısıtlamamalı, zihnimizin bir köşesine bunu ileride rehberlik edilecek bir konu olarak not etmeliyiz. Başka bir gün zihinsel iletişimle gerekli bilgileri çocuğa aktarmalıyız. Örneğin çocuk “büyüyünce abimle evleneceğim” derse burada aslında abisine olan sevgisinden bahsetmektedir. Bizde buna odaklanmalı başka bir zaman doğru ifadeleri kendisine öğretmeliyiz.

Mantıklı bulma; Empatik bulma; Çocuk bir şey paylaştığında “çok şaşırdım, çok üzüldüm” gibi cümlelerle diyalog empatik hale getirilmelidir. Birisi olay anlatırken dinleyen kişi etrafına ya da telefonuna bakıyorsa o kimse ile empatik bir diyalog kurulması imkânsızdır. Eşler duygularını paylaşırken birbirlerini donuk ve mimiksiz bir yüz ifadesi ile dinlerse empati kuramazlar ve bir süre sonra duygular dile getirilmemeye başlanır.

Paylaşma; Ailedeki bireylerin gün içinde neler yaşadıklarını neler hissettiklerini paylaşacak zemin oluşturulmalıdır. Evin içindeki küçük büyük herkes her gün o zemin içinde paylaşımda bulunmalı ve bunu aksatmadan yaşam tarzı haline getirmeliler. Bu paylaşım bir arada olunmadığı zamanlarda dahi imkânlar dâhilinde devam ettirilmelidir.

Hangi davranışlarımız çocuğumuzun bize karşı aidiyet hissetmesini engeller? Aidiyeti kıran bu sebepler nelerdir? Yazar bu soruya şu başlıklarla cevap vermiş;

Değersizlik hissi; aidiyetin oluşumuna sadece çocuğumuzun kendisini değerli hissetmesi ya da hissetmemesi konusu üzerinden de bakabiliriz. Çünkü her başlık kısmen bu konuyu kapsıyor. İşin özü çocuğun kendini değerli hissetmesinde. Çocuğumuzun kendisini değerli hissetmesi için pek çok araç kullanırız. Sevdiği şeyleri yapmak, istediği yerlere götürmek, mesela lunaparka. Fakat çocuğu lunaparka götürdükten sonra oradaki eğlenceye katılmaz, telefonla ya da başka şeylerle uğraşırsak, “getirdim ya eğlensene” tavrını takınırsak çocuğumuz değerlilik değil değersizlik hisseder. Bazen illa aracıya da ihtiyaç yoktur. Çocuğumuzla oturup beş dakika tamamen dikkatimizi vererek sohbet ettiğimizde kendini değerli hisseder.

Çocuk, küçükken değer görmediğinde bunu için için hisseder ama tanımlayamaz. Pahalı oyuncaklar, markalı kıyafetler içindeki huzursuzluğu gideremez. Biraz daha büyüyüp ergenliğe girdiğinde duygularını anlamlandırmaya başlar. Kendini kimsesiz gibi hissettiğini idrak eder. 18-19 yaşına geldiğinde artık içindekileri “benimle hiç ilgilenmediniz” “sizinle iken mutlu değilim” gibi sert ifadelerle dile getirir. Anne babalar bu sözlere tahammül edemez ve ihanete uğradıklarını düşünürler oysa bu sözler çocuğun geçmişteki hislerinin bugün dile getirilmesidir. Anne babalar bu günleri görmeden ilk sinyalleri iyi değerlendirmeliler.

Değer verdiğimizi en belirgin olarak kaliteli bir iletişimle hissettirebiliriz örneğin; yolda yürürken çocuğumuz “şu oyuncak arkadaşımda vardı çok oynamıştım” dediğinde bu sözünü aklımızda tutup aylar sonra da olsa o oyuncağı ona aldığımızda çocuk “annem beğendiğim oyuncağı anlatırken beni çok iyi dinlemiş ve bu zamana kadar da unutmamış” diye düşünerek değerli olduğunu hisseder. Çocuğa bir hediye alıp verdiğimizde “derslerine iyi çalışacaksın ama” benzeri şeyler söylemek ondaki bu hissi giderir. Çocuk bunu kendisi söylemiş bile olsa “hayır çocuğum. İster çalış ister çalışma ben bunu sadece seni düşündüğüm için aldım” denmelidir.

Koşullandırma; Çocuğa “sen bana şurada iyilik yapmıştın onun için bende sana yapıyorum şimdi” gibi bir mantıkla yaklaşırsak kendini değersiz hisseder.

Suçluluk; sürekli suçlanan çocuklar aileleri ile aidiyet kuramaz ve nereye giderse gitsin içindeki boğucu suçluluk hissinden kurtulamaz. Suçluluk hisseden kişi örneğin; arkadaşlık kurar ama ani patlamalar yaşayarak bunu devam ettiremez. Bunun nedeni duygusal yetersizliktir ve özünde de aidiyeti yok eden suçluluk psikolojisi vardır. Böyle kişiler yapmaya başladığı yönelimleri hep yarım bırakır ve “aman kim uğraşacak şimdi” derler.

Suçluluk hisseden çocuk hemen uykuya dalar ve sabahları uyanmak istemez. Ruhsal olarak problemli hissettiği için asla enerjik olamaz. Yetişkinlikte de çevresinde olup biten olumsuzlukları kendine yorar. “çünkü ona dün çay ısmarlamadım ondan bana bugün Selam vermedi” gibi düşüncelerle daima kendini hatalı görür.

Örneğin; okulda bir arkadaşı kaybolan parasını arayarak “kim aldı paramı?” dediğinde sanki kendisi suçlanmış gibi almadığını ispat etmeye çalışır. Aşırı davranışlar sergiler, kızarır, kalbi sıkışır. Hatta almadığından emin olsa dahi “çantama bir bakayım” der.

Maddi sıkıntı çekip babanın daha çok çalışmak zorunda kaldığı bir süreçte çocuğun okul masraflarını gündeme getirmek ve çok arttığından şikâyet etmek çocuğun kaldıramayacağı kadar çok suçluluk yükünün altına girmesine sebep olur. Ya da anne hastalandığında baba “hepiniz çok dağınıksınız annenize hiç yardım etmiyorsunuz” demesi gibi. Tabii ki bu altı yaşına kadar olan süreçte böyledir ileriki dönemlerde ise kendini savunmaya alır. “sadece ben mi dağınığım, annem benim yüzünden hastalanmadı” der ve içinde kin ve öfke biriktirir. Şu unutulmamalı ki kişi suçlandıkça utanma hissi azalır zamanla da yok olur.

Çocuğumuzun suçunu görsek dahi suçlayıcı tavır takınmamamız gerekiyor. Örneğin yemeğini yere döküp paniklediğinde “dikkatli yemezsen böyle dökersin, neden yaptın” demek yerine göz göze bile gelmeden olağan karşılamamız çocuğun daha dikkatli davranmasını sağlar.

Yetersizlik hissi; Çocuklar ilk olarak aile içinde kendilerini yetersiz hissederler genellikle. Çünkü aile içinde çoğu zaman iletişim negatif algı üzerine yoğunlaşır. “Odanın hali ne böyle, nasıl bir kız çocuğusun sen” gibi. Genelde böyle davranarak çocuğun olumlu davranışlar kazanılacağı sanılır hâlbuki aksine kendini yetersiz hissederek daha da geriler. Bununla birlikte dışarıda yeterlilik gösterebilir. Ancak dışarıdaki ortamına annesi dâhil olduğunda yine kolu kanadı kırılır. Annesinin arkadaşlarının yanında eksik yönünü ortaya çıkarmasından endişe ederek tir tir titrer.

Burada şu soruyu sormalıyız kendimize; şuanda odanın derli toplu olması mı; yoksa negatif konuşma yapılarak çocuğun ailesinden kopması, onların varlığından bunalması mı daha kötüdür?

Kendini yetersiz hisseden çocuk; sınıfta yanlış cevap verme endişesi ile bildiği sorular için dahi parmak kaldıramaz, annesinin komşu çocuğu ile yaptığı kıyaslar onun hayatı boyunca yaşam felsefesini oluşturur. Daima başkalarının yaşam özelliklerine bakarak mutsuz olur. Sürekli her hadiseyi başkaları ile kendini kıyaslayarak yorumlar “onlar ne zaman güleceğini biliyor ben bilemiyorum hep rezil oluyorum, onlar mutlu ben mutlu olamıyorum, bu yüzden sürekli onlara bakmam, ne yapıyorlarsa aysını yapmam gerek” vs der. Öğrenmesi zayıflar. Kendi özelliklerinin farkına varıp onları geliştiremez. Bağımlılık ilişkileri kurar. Güçlü karakterli birinin ismiyle kendi adının anılmasını ister.

Emniyetsizlik; çocuğumuza dört açıdan emniyet sunmalıyız; kişi, grup, atmosfer, konu. Çocuk sadece annenin yanında kendini güvende hissetmesi yetmez babanın yanında da aynı hissi duymalı. Bunla birlikte çocuğun aidiyet oluşturmasını engelleyen konuları da onun yanında konuşmamamız gerekiyor. Ebeveynin yalan söylemesi, birinin arkasında konuşup onunla karşılaştığında hiçbir şey yokmuş gibi iletişim kurması çocuğun duygu dünyasında kriz yaşatır. Hâlbuki ebeveyn sorun yaşadığı kişi ile ilişkisini sonlandırır ve bunu ifade ederse çocuğun emniyet duygusu yeniden pekişir.

Ulaşamamak; ulaşılmaz noktada durmamamız, çocuklarla çocuk gibi olabilmemiz, bize bağımlı olur endişesi ile kendimizi fiziksel olarak geri çekmememiz, ebeveynlik değerimizi kaybetmek endişesi ile duygularımızı gizlemekten kaçınmamız çocuğun bize aidiyet kurmasını sağlar.

Ön yargı; çocuk altı yaşına kadar duygusal açıdan incitilerek büyütülmüşse ailesi hakkında olumsuz ön yargılar taşımaya başlar. Sağlıksız bir ailede bulunduğunu, anne babasının iyi olmadığını düşünür. Bu nedenle kendini geri plana çekerek ailesi ile aidiyet kurmaz. Ancak bir taraftan da ailesine tutunmaya zorlar kendini. “Ama bende annemin böyle davranmasını hak ettim, babam zaten çok yoruluyor o yüzden bana kızıyor” gibi ebeveynini korumaya çalışır. Ancak yaşadıklarını da asla unutmaz. Biriken damlalarla bardağın taşması genellikle ergenlik sonrasına denk gelir. Aynı şekilde anne babalarda çocuklarını kendi önyargılarına göre değerlendirir. Mesela eşi ile anlaşamayan anne çocuğun babasına benzeyen özelliklerinden rahatsızlık duyar. Hâlbuki ön yargılarla değil çocuklarımızı olduğu gibi kabul edersek aidiyet daha kolay gerçekleşir.

Yaşından büyük beklenti; “Maşallah bugün ödevlerini vaktinde bitirdin oğlum, öğretmen telefon etti senden çok memnun olduğun söyledi” gibi cümleleri genelde  “bu halinle devam et” anlamında kurar anne babalar. Çocukta ona verilen bu konumu kaybetmemek için yoğunlaştırılmış enerji harcar. Çocuk aidiyet evrelerini yaşamaya gücü kalmaz. Çünkü anne babasının beklentilerini karşılamaya çaba sarf ederken bütün enerjisini tüketir. Ancak arkadaşlarının bu tarz beklentileri yoktur. Bu nedenle onlarla kolayca aidiyet kurar.

Bu tarz cümleler kurarken şuna dikkat etmemiz gerek; öncelikle çocuğu konumlandırmamalı, Beklenti oluşturmamalıyız. “öğretmenin telefonla arayıp güzel şeyler söyledi” arkasından “Ama bunlar önemli değil öğretmenin seni övse de şikâyet etse de ben seni çok seviyorum” denmeli. “Bugün vaktinde yine ödevini bitirmişsin ama benim için sen ödevden daha önemlisin. İster yap ister yapma bu kendi sorumluluğunda. Ama ödevini zamanında yapmış olman da güzel, sen benim oğlumsun sana olan sevgim her halükarda değişmez” demeliyiz.

Geçmişle bağlantı; Geçmişimizden getirdiklerimizle çocuğumuzu değerlendirirsek onun kurduğu yeni yaşamı doğru şekilde anlamlandıramayız. Örneğin; kaygılı bir annenin kızı çocuk sahibi olduğunda annesinin yargı sistemi ile davranarak çocuğunun hastalanıp hemen ateşi çıkacağını, çocuğunun yüksekten düşeceğini düşünerek aslında hayatını zehir eder.

Annenin geçmişte yaşadıklarının sonucunda; “babanın sorumsuzluklarından bıktım” demesi çocuğunun babası ile bağ kurmasına engel olur. Ya da “bizim aileden bir şey olmaz. Biz zaten neyi başardık ki? Başkalarına bakıyorum da ne kadar mutlular. Bir tatile gideceğiz, onu bile beceremedik” “hilesiz ticaret yaptık, sanki zengin mi olduk?” gibi yorumlar… Bütün bunlar yaşadığımız bazı tecrübeler bakıp hayatı tamamen olumsuz yorumlamaktır. Ve çocuk bu şekilde hayatı anlamlandırmaya başlarsa yaşamın içinden hep olumsuzlukları bulup çıkarmaya başlar. Hâlbuki eğitimin ana unsuru çocukta pozitif duygular oluşturarak olumlu davranışlar geliştirmesini sağlamaktır. “derslerine çalışmazsan öğretmenin seni sevmez” demek yerine, “derslerine çalışırsan başarılı olursun” demek gibi.

Kıyaslanmak; insanı en çok yıpratan unsur kıyaslanmaktır. Kişinin kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu enerjiyi elinden alır. Kıyaslanan çocuk ailesine tutunur çünkü; “ailem beni kıyas etmeli ki nerede olduğumu göreyim, tek başına başaramam” düşüncesini taşır. Çocuğa “kuzenin matematik dersinde çok başarılı, keşke sende onun kadar çalışsan” dendiğinde çocuk, matematik dersinde başarısız olduğunu değil kişilik olarak her şeyde başarısız olduğunu ve kuzeninden daima geri olduğunu düşünür.

Çocuk kendini arkadaşları ile kıyaslayıp “arkadaşımdan güzel yapıyorum” dediğinde “yoo, bence öyle düşünmen yanlış. Sen bunu keyifle yapabiliyorsun. Önemli olan bu.” Diyerek yaptığı işten keyif almasını sağlamalıyız. Eğer çocuğumuzu kıyaslayarak kıyas yapmaya alıştırırsak bir gün dönüp bizi başkaları ile kıyaslayarak eleştirir ve nihayetinde aidiyetini koparır. Örneğin; Çocuğumuzun tırnaklarının ne kadar kirli olduğunu, bu şekilde arkadaşlarının kedisini eleştireceğini, arkadaşlarının tertemiz olduğunu sürekli söylediğimizde çocuğumuz tırnaklarını temizler ancak kendini iyi ve temiz hissetmez. Sürekli ellerini yıkamaya, ciddi huzursuzluk duymaya başlar. Bu hal “obsesyon”un ta kendisidir.

Boşanan çiftlerde en çok rastlanan sebepler arasında eşini beğenmemek olduğu söyleniyor. Yani kıyasla hayatını yaşayan bir kişi eşinde de kendi kıyaslarının ayrıntılarını aramaya başlıyor ve adeta sahip olduğu her şeyi başka bir şeyle kıyaslayarak memnuniyetsizlik yaşıyor. Eşini, çocuğunu, evini, eşyalarını, kendisini…

Mükemmeliyetçilik; mükemmeliyetçiliği memnuniyetsizlikle eş değer tutuyor yazar. Çünkü bulunduğumuz konumdan memnun olduğumuzda mükemmeliyetçi tavrı bırakırız.
“biraz fazla çalışarak daha başarılı olabilirdin” “arkadaşlarının yanında daha tertipli gözükebilirdin” dibi “daha”lı cümleler ruhsal olarak çocuğu yorar ve mükemmeliyeti hedefleyen anne babadan uzaklaştırır. Bu hastalığa yakalanan kişiler sürekli patinaj halinde yaşarlar. Oysa çocuğa kazandırmamız gereken en üstün özellik; içinde bulunduğu anın keyfini çıkarabilmesi, başkalarının yaptıklarına odaklanmadan kendi işinden mutmain olmasıdır.

Mükemmeliyetçiliğin bir amacı da görünmektir. Yani başkalarının gözünde değer kazanmak ve onaylanmak çabasına içine girmektir. Başkalarına göre yaşamaya başlar böyle kişiler, kıskançlık duyguları da artmaya başlar. Doyuma ulaşamaz hiçbir zaman. Yaşadığı anı değerlendiremediği için aidiyet duygusu gelişmez.

Güvensizlik; yalan aidiyetin bütün olumlu unsurlarını yıkar geçer. Çok sevsek, çok empatik davransak dahi kendisine ya da başkasına yalan söylediğimizi fark ettiğinde her olumlu davranışımız çocuğumuza yalanmış gibi gelir. Ailedeki bütün fotoğraf yalanla değişir. Çocuğumuz inatçılıkla, ısrarla, tutturmayla istediklerini yaptırmaya çalışıyorsa bize güvenmiyor demektir. Çünkü bir şey yaptırmak için yalan, kandırma, şart koşma gibi sağlıksız yöntemler kullanmışsak bir şeyin neden yapılmaması gerektiğini anlattığımızda bize güvenmeyerek ısrarını sürdürmeye devam eder. Ama güven sağlanmışsa bizi anlar, kabul eder ve ısrarından vazgeçer.

Gerçekçilik- gerçekçi olmayan beklenti; Gerçekçi beklenti içinde olmaya çalışırken iki noktaya dikkat etmeliyiz; birincisi; yaşamın gerçekçiliği, ikincisi; çocuk dünyasının gerçekçiliği. Örneğin; beş yaşındaki çocuğun babası vefat ettiğinde ona bunu ne kadar erken söyler ve hüzne ortak edersek bu süreci atlatması o kadar kolaylaşır. Buna yaşamın gerçekçiliği denir. Ancak çocuk babasının nereye gittiğini sorduğunda; babasının defin işlemine dâhil edersek bu da çocuk dünyasının gerçekçiliğine göre ona ağır gelir. Bunun gibi çocuğun bilmesi gereken her olayda bilgiler bu iki süzgeçten geçirilerek aktarılmalıdır.

Bağlanmamış olmak- varlığın onaylanması; Bağlanma ne kadar zarara uğrarsa çocuk da o kadar aidiyet duygusunu kaybeder. Aidiyeti olmayanlar güçlenmedikleri için annelerinin yanından ayrılamazlar. Sonuçta “asosyal” ya da “yabani” denilen bir yapıya bürünürler.



Ummu Ruveyda 
..devamı »

9 Kas 2014

Pedagog Adem Güneş ile; Erkek Çocuklarda Ergenlik

Henüz yorum yok!


PEDAGOG ADEM GÜNEŞ İLE; ERKEK ÇOCUKLARDA ERGENLİK

Ergenlik nedir? Bu dönem ne kadar sürer?

Literatüre göre, ergenlik dönemi, insan bünyesindeki birtakım hormonların salgılanmaya başlaması ile birlikte, çocuğun “ruhunda” ve “fizyolojisinde” hızlı değişiklikler yaşamasıdır.

Peki, “Anne-babalar ergenlik döneminden ne anlamalı?” diye soracak olursanız; ergenlik dönemi, çocuksu mâsumiyetin terk edilip, yetişkin rûhuna sahip olma aşamasının başladığı dönemdir.

Ergenlik dönemi, birdenbire başlamaz, çocuk önce bir “ön ergenlik” dönemine girer. Bu dönem, aşağı-yukarı 9-10 yaşlarına denk gelir. Çocuklar bu dönemde “Çocuksu Yetişkin”görünümüne bürünürler. Erkek çocuklarının boyu uzar, ama aklı hâlâ çocuksudur.

Kız çocukları, görünüş itibariyle artık bir genç kız gibidir, ama hâlâ çocuksu davranışlar sergileyerek herkesi şaşırtırlar. Yani çocuklar görünüşte yetişkin, ruhlarında çocuk gibidir. Ön ergenliğin hemen ardından çocuk “türbülansa girmiş uçak gibi” sarsılmaya başlar. Duygusal çalkantılar yaşar, neyi nasıl yapacağını şaşırır… Bünyesine ilk kez damlayan hormonların her bir damlası, ergen çocuğu şaşkına çevirir.

Ergenliğin bu en sarsıcı dönemi, kız çocuklarında aşağı yukarı 10-11, erkek çocuklarda 12-13 yaşlarına denk gelir ve yaklaşık 20 yaş civarında dengeye girer.

Ergenliğin ilk yılları, daha çok kriz olarak bilindiği için ilerleyen birkaç yılda ergenlik dönemi bitti sanılsa da, ergenliğin tamamen izinin silinmiş olması 20’li yaşlara denk gelir.

Erkeklerin ergenlik problemleri nelerdir? 

Gariptir, erkek çocuklar, ergenliğe girdiği andan itibaren bir “suçluluk” psikolojisi içerisine girer. Suçlu bir insanın en belirgin tavrı nedir? Kendisini savunmasıdır değil mi?

Evet, tıpkı böyle, erkek ergen çocuğa “Gözünün üzerinde kaşın mı var senin?” diye sorsanız, hemen savunmaya geçer, anlamsız tartışmalara girer.

Bunun yanı sıra, yine erkek ergen çocuklarının çok bâriz bir problemi de babalarından kopmalarıdır. Ergenlik dönemine giren erkek çocuk, babadan uzaklaşır. Baba, çocuğunun başını okşamak için elini uzatsa, çocuk başını çeker.
“−Gel oğlum, şöyle yanıma otur!..” dese, yanına yaklaşmaz.

Bu sırada babalar ciddî panik yaşamakta ve sırf bu yüzden çocukları ile kavga etmektedirler. Hâlbuki böylesi bir durum, çocuğun babaya karşı tavrından değil, kendi bünyesindeki çalkantıdandır. Bir baba, ergenliğe giren oğlunun durumunu buna göre sabır ve anlayışla karşılamalı, bunun kısa bir süre sonra normalleşeceğini bilmelidir. 

 Ergenlik döneminde rol-model dediğimiz “örnek insanlar” önemli midir? Bu devrede anne ve babalar, erkek çocuklarına nasıl yardımcı olabilirler? 

Ergen çocuk, yeni ameliyattan çıkmış hasta gibidir. Her an mikrop kapabilir. O yüzden nasıl ki, ameliyattan çıkmış bir hastayı hijyenik bir ortamda tutmak gerekirse, ergen çocuk için de tıpkı böyle bir hijyenik ortama ihtiyacı vardır. Çünkü bu dönemde çocuk, her an mikrop kapabilir.

Siz yıllarca emek sarf edersiniz, çocuğunuza kol kanat gerersiniz, yetiştirmeye çalışırsınız… Bir de bakarsınız ki, (Allah göstermesin) ergenlik döneminde çocuk birilerinden bir hastalık bulaştırmıştır bünyesine… Örneğin bir sinema sanatçısının bir duruşuna, bir bakışına vurulur!.. Elinde bir sigara tutuyor olsa, o sigara tutuşuna vurulur. Tıpkı onun gibi durmak, tıpkı onun gibi karizmatik yürümek için kendi kılığını-kıyafetini bir anda değiştiriverir.

Ergen çocuğu olan anne-babaları bekleyen en önemli tehlike, çocuklarının karşısına çıkacak olan “örnek insan” ya da “kötü örnek olan insan”dır. Bu sebeple, ergen çocuk sahibi anne-babalar, kimlerle komşuluk yaptığına, hangi film ve dizileri izlediğine, hangi tip insanların çocukları ile muhatap olduklarına hayâtî derecede dikkat etmelidirler. Çünkü, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, bu dönem, her an mikrop kapılmaya müsait çok hassas ve özel bir dönemdir.

Burada hemen şunu da arz edeyim; günümüzde özellikle birtakım sivil toplum kuruluşları, cemaatler veya kurumlar, çocuklara bu dönemde bazı aktiviteler düzenleyerek onları bir arada tutmaya gayret sarf ediyorlar ki, bu aslında oldukça takdir edilecek bir durumdur. Çocuklar, aynı hassasiyetleri benimseyen iyi âile çocukları ile bir araya gelerek birbirlerinden güzel ahlâk kopyalarlar. Siz bu bir araya gelmelerin adına, ister “yaz okulu” deyin, ister “Kur’ân kursu” deyin… Fark etmez. Ergen çocuğu olan anne-babalara, çocuklarını böylesi iyilik üzere çalışan kurum ve kuruluşlara göndermelerini ehemmiyetle tavsiye ederim. 

Bu dönemde karşı cinse karşı bir meyil başlıyor. Özellikle âilesinden yeterli sevgi ve ilgiyi görmemiş gençler, bazen yanlış bir karar verebiliyorlar. Bu hassas dönemde anne ve babalar, erkek çocuklarına nasıl yardımcı olabilirler? 

Ergenin kimliği henüz oturmamıştır. Her an, her türlü yanlışı yapmaya müsaittir. O sebeple anne-babalar, çocuklarını, çocuksu mâsumiyet yıllarına göre değerlendirip:
“−Benim oğlum, mâşaallâh koç gibidir!.. Ona çok güvenirim, hiçbir yanlışı olmaz!..” diye düşünmemelidir.

Çünkü ergen çocuk, bir gün öyle, bir gün böyledir. Bir gün câmi duvarını görür ağlar, ertesi gün Konya kaşığını görür oynar.  

Burada bir yanlış anlaşılmayı düzeltmekte fayda var: Ergen çocuk, karşı cinse meyleder derken yanılmamak gerek… Burada çocuğun ihtiyacı olan şey cinsellik değil, aksine duygusal mahrumiyettir. Ergen çocuk, zaten cinsellikten kaçar… Ancak sevgiyi arar.

Aranılan bu sevgi, aslında çocukluk yıllarında anne-babanın doyasıya verebildiği ya da sevgisiz bıraktığı yıllarla bağlantı kurarak azalır veya çoğalır. Eğer çocuk, özellikle ilk altı yılda anne sevgisini doyasıya yaşadı ise, ergenlik döneminde sağa-sola sarkması, garip tutumlar sergilemesi ya da karşı cinste kendisine birtakım şeyler araması oldukça düşük ihtimaldir. Ancak çocuk, bu dönemde annesi ile zaten çok karşılaşmadı ise, karşılaştı da öylesine bir anne-çocuk ilişkisi yaşadı ise, yahut birçok annenin yaptığı bir yanlış gibi, evlâdına sözünü geçirip otoriter olmak isteyen anneler gibi çocuğuna sevgisini vermekte cimrilik yaptı ise, bu tür çocukların ergenlik dönemi hep bir “sevgi dilencisi” şeklinde geçmeye adaydır.

Çocuk, çocukluk yıllarında alamadığı sevgiyi, birilerinden alabilmek için çırpınır durur. Ancak burada hemen bir noktayı da belirteyim ki, çocukluk yıllarında anneden alınamayan sevginin, ilerleyen yıllarda telafisi mümkün değildir. Çocuk, ergenlik döneminde yaralı bir kuş gibi habire kendisini tedâvî edecek, içindeki yaralara merhem olacak birilerini arar. Ama o yaraların kapanması, neredeyse imkânsızdır!.. Çünkü anne sevgisi, vaktinde verilirse bir değeri vardır.

Bu arada önemli bir hususun da altını çizmek istiyorum. Erkek ergen çocuğa, cinselliğe yönelik birtakım şeyleri öğretmek için bazen babalar harekete geçmektedir ki, böylesi bir uygulama da sağlıklı değildir. Zira bir yandan kendini suçlu hisseden erkek ergen çocuk, bir de karşısında “aziz” babasının bu türlü meselelerde karşısına çıktığını görürse rûhen oldukça etkilenmekte ve ilerleyen yıllarda kontrolsüz bir cinselliğe doğru adım atabilmektedir. Bu yüzden, çocuğa eğer mahremiyet eğitimi verilecekse, baba dışında bir başka üçüncü şahıs düşünülmelidir. Bu üçüncü şahıs, çocuğun rûhu ile uyum sağlayabildiği, çocuğun sevdiği ve rahat olabildiği bir yetişkindir. Kimi zaman dayı, kimi zaman enişte ve kimi zaman da akrabalardan bir şahıstır; fakat amca veya baba değildir.

Ergen, neden bu dönemde ailesiyle anlaşamaz? 

Uçak türbülansa girdiğinde neden herkes panik içine girer? İşte bunun gibi ergen çocuk da gerek ruhunda ve gerekse fizyolojinde oluşan hızlı değişimlerin seyrine dalmışken, anne-babası, çocuğun bu dünyasından uzak bir şeyler istiyor olması ergeni sinirlendirir. Zaten panik içinde olan ergen, bir de anne-babasının kendisini anlamadığını fark ederse, işte o zaman sıkıntıların biri biter, diğeri başlar.

Aslında ergen çocuk, anne-baba ile anlaşamaz durumda değildir de, genelde anne-babalar, ergen çocukları ile anlaşamazlar!.. Anne-baba, çocuklarının girdiği bu yeni dönemin hakkı olan “statü”yü çocuklarına vermekte zorluk çekerler. Çocuk, artık çocuk değildir, bir ergendir… Bir adım sonra yetişkin olacak bir delikanlıdır ve bu delikanlıya çocuk muâmelesi yapılmamalıdır. Ona hak ettiği “efendilik” statüsünü, “beyefendi” statüsünü verebilme olgunluğunu aileler sergilemelidir.
Bunun yanı sıra, erkek ergen çocuk, cinsel duygularının uyandığını hissetmesi ile birlikte bir “utanma” ve “suçlanma” hissi ile belli bir dönem geçirir. Bu dönemde çocuğun üzerine çok gitmek anlamsızdır!.. Çocuk, kendi dünyasında serbest bırakılmalıdır ki, iç dengelerini yeniden kurabilsin.

Ergenliğin kişilik üzerindeki tesirleri nelerdir? 

Aslında ergenlik dönemi, kendi başına bir problem dönemi değildir. Tıpkı şeker hastalığı gibi… Şeker hastalığı, aslında tek başına, somut bir hastalık değildir, ancak hastalık oluşması için müsait bir zemindir. Eğer birtakım şeylere dikkat edilmez ise, vücudun değişik yerlerinde problemler oluşturmaya başlar. Tıpkı bunun gibi, ergenlik dönemi tek başına bir problem dönemi değildir. Ama dikkat edilmez ise, çocuğun kimliği ve kişiliği üzerinde birtakım derin izler bırakabilir.

Normalde ergenlik döneminde edinilen davranışlar, geçicidir. Ancak anne-babanın yanlış tutumları sebebi ile, çocuk, yanlış olan davranışı savunmaya kalkarsa, onu benimserse ve yanlış davranışlar etrafında birikmiş bir grup arkadaşları ile de desteklenir ise, işte o zaman problem başlar!.. Yoksa ergenlik, kendi başına bir problem değildir… Bu sebeple anne-babalar, çocuklarının bu döneminde dışarıdan kapacakları mikrobik rahatsızlıklara karşı oldukça dikkat etmeli, çocuğun benimsediği birtakım davranış bozukluklarının aslında gelip geçici olduğunu düşünmelidirler. Böylesi kötü davranışlar edinmiş bir çocuğun, o davranışlardan vazgeçmesinin yolu, asla baskı ve yıldırma değildir!..

Bu geçiş döneminde çevrenin ve sosyo-ekonomik şartların ne gibi tesirleri vardır? 

Az önce de arz ettiğim gibi, ergen çocuk için önemli olan şey, ameliyattan yeni çıkmış bir hasta gibi bulunduğu ortamın uygun olmasıdır. Eğer çocuk, çevre itibari ile anormal bir sosyal çevrede yaşıyorsa, bu çocuğun oradan edineceği şeyler ile daha bilinçli bir çevrede edineceği tecrübeler birbirinden oldukça farklıdır.

Bunun yanı sıra ergen çocuk, çevresindeki arkadaşları ile sürekli etkileşim içinde olduğu için, arkadaşında gördüğü bir yüzük, bir ceket, bir künyenin kendisinde de olmasını isteyebilir. Ve bu ihtiyaçları karşılanmaz ise veya çocukta vicdânî bir anlaşma sağlanamamışsa, çocuk arkadaşlarına özenecek, özendikçe ezilecek ve ezildikçe de bu duyguları ile uzun yıllar yaşayacaktır… 

Ergenlik dönemi, fizyolojik açıdan hormon savaşlarının; psikolojik açıdan kişilik savaşlarının verildiği bir dönem… Bu dönemin sağlıklı geçirilmesi nelere bağlıdır? 

Bu dönemin sağlıklı geçirilebilmesi için ilk ve temel şart, ailenin bilinçli olmasıdır. Ergenliği yaşamış bir anne-baba olarak çocuklarının bu dönemde neler yaşadığını ve hissettiğini az-çok bilmesi gerekir.
Meselâ, bu dönemde ergen çocuk, akıl almaktan hoşlanmaz, akıl vermeyi sever. Anne-babalar, çocuklarında görmek istedikleri özellikleri, çocukların kendilerine öğretmesini, başka bir ifadeyle çocuğun kendilerine “akıl vermesini” isteyebilirler.

Ya da bütün anne-babaların, ergen çocuk ile mücâdeleye girmemesi gerektiğini çok iyi bilmesi gerekir. Çünkü ergen çocuk ile mücâdeleye girmiş olup da galibiyetle çıkan anne-baba yoktur!.. Zira çocuk, anne-babasına yenilse de bunun acısını başka bir zaman, başka bir konuda çıkartmaya hazır hâle gelecektir.

Başka bir misal daha vermek gerekirse, ergen çocuğun düşüncesi gururdur!.. Ergenin konuşmaları ne kadar dengesiz de olsa, anne-baba, onun söylediklerini ciddiye almalıdırlar. Zaten anne-baba, ergeni ciddiye almaz ise, bir süre sonra ergen çocuk da anne-babasını ciddiye almayacaktır.

İşte bu ve benzeri sebeplerle, anne-babalar ergenlik dönemi hakkında sağlıklı bilgiler almalıdırlar. Kendilerini, bu garip sürece önceden hazırlamalıdırlar. 

Ergenlikle birlikte, bizim “çocuk” gözüyle baktığımız fert, aynı zamanda artık Allah katında her türlü mükellefiyetin başladığı bir döneme girmiş bulunuyor. Başka bir ifadeyle o genç, artık “mükellef: sorumlu” bir kul oluyor. Bu dönemde ergene, kulluk bilinci ve sorumluluğu nasıl yüklenmelidir? 

Aslında ergenlik dönemi, o güne kadar ne yapıldı ise, onun mahsulünün alındığı bir dönemdir. Bu dönemde çocuklardan fazla bir istekte bulunulmaz. Ancak artık kurallı bir yaşantının başladığını çocuk idrak etmelidir.

Bir zamanlar komşu hanımların kucaklarına alıp sevdikleri yaramaz çocuk, artık ergen olmakla birlikte komşu hanımların kendilerini sakındıkları bir fert olmaya başlamıştır. Çocuk, işte bu değişiklikleri yaşadıkça, yetişkinliğin kurallarını da öğrenmelidir. Bu kurallar içinde en önemlisi de şüphesiz “namaz”dır…

Ergen çocuğa, belki de ilk söylenecek söz, “haydi namaza”dır… Çünkü ergen çocuk, bu sayede birtakım kötü alışkanlıklardan da uzak duracaktır. Ancak az önce de arz ettiğim gibi, böylesi bir istek, önceki yıllarda zemini hazırlanarak gelirse kolay olur. Yoksa çocukluk yılları boş geçmişse, bir ergenin, tam da ergenlik döneminde anne-babasını memnun edecek birtakım davranışlar sergilemesi oldukça zordur.

Şunu da ifade etmekte fayda var ki, ergen çocuk, anne ve babasında ne görüyorsa onu yaşar. Eğer anne-baba, çocuklarının namaz kılmasını istiyor, fakat kendileri sabah namazına kalkamıyorsa, ergen çocuk, bunun acısını, anne-babadan çok ağır bir şekilde alabilir. O hâlde evlerinde bir ergen çocuk varsa, anne ve babalar kendi oturup kalkmalarına, konuşup gülmelerine dahî dikkat etmelidirler.

Kız çocuk annede, erkek çocuk da babada ne görüyorsa onu yaşar. Bu açıdan bakıldığında anne-baba, çocuklarından ne istiyorsa, onun iki katı kadarını kendileri yaşamalıdırlar. İşte böylesi bir aileye de biz “çocuktan terbiye olan aile” diyoruz… Yani aslında çocuk yanlış yola sapmasın diye anne-baba kendi dînî hassasiyetlerini ve hayat prensiplerini bir daha gözden geçirmelidirler ki, bu şekli ile kendilerini de düzenli bir hayata sokmuş olsunlar. Bu açıdan bakıldığında, samimi anne-babaların yola gelmesi için ergen çocuk oldukça büyük bir nimettir. 

 Bu dönemde dînî vazifelerini severek îfâ edebilmesi için çocuklarımızı daha önceden nasıl bir hazırlık devresinden geçirmeliyiz? Gerçi Peygamber Efendimiz’in, çocukları namaz ve oruca küçük yaşlarda başlatmayı tavsiye eden nasihatleri bulunuyor. Bu tavsiyelere riâyet edenlerin ergenlik döneminde işleri biraz daha kolaylaşıyor mu? 

Maalesef günümüzde anne-babalar, korku ve panik içinde, çocuklarına erken yaşlarda ve çocuk rûhunun hazır olmadığı çağlarda birtakım dini eğitim vermekteler. Çocuğun gelişim dönemleri hesap edilmeden verilen dînî bilgiler, çocukta aşırı dozda ilaç alan kişinin zehirlenmesi gibi, dine karşı zehirlenme baş gösterebilir. Ki bugün dindar anne-babaların en büyük problemi, dine soğuk çocukları olmasıdır. Böyle anne-babalar, çocuklarından utanmakta, sıkılmakta ve onların bu hallerinin su yüzüne çıkmamasına gayret sarf etmektedirler.

Bu yüzden anne-babalar, çocuklarının hangi yaş döneminde, hangi hassasiyetleri yaşadığını çok iyi bilmelidirler!..

Pratik bir misâl verecek olursak, bazı hassas anne-babalar, çocukların daha 4 yaşında ya da 5 yaşında Kur’ân-ı Kerim’i öğrensin diye Elifbâ’ya başlatmaktalar… Hâlbuki çocukların bir harf sembolünü öğrenebilecek kapasiteye gelmesi için en az 6 yaşına gelmesi gerekmektedir. Çok erken başlamış böylesi bir eğitimin acısı, daha sonraki yıllarda ortaya çıkmaktadır. Hatta çocuk, yıllar sonra bile bir türlü öğrenemediği Kur’ân’a karşı önyargı beslemeye başlamaktadır…

“−Ben, hayatta Kur’ân okumasının beceremem!..” ya da:
“−Kur’ân okumak kadar zor bir şey yok!..” diyebilmektedir.

Hâlbuki çocukların 3 ile 5 yaş aralığında en kolay yapabileceği şey, ezber yapabilme kabiliyetidir. Eğer bir anne-baba, çocuklarının kendilerinden daha iyi bir din temsilcisi olmasını istiyorlarsa, bu yaşlarda Kur’ân ezberletebilirler… Duâlar, kısa kısa sûreler ezberlettirilebilir ki, ileride Kur’ân okuması da kolay olsun.

Bu arada bir şey daha ilâve etmek istiyorum. Özellikle yaz aylarında anne-babalar, çocuklarına “cezâ” vermek için Kur’an kurslarına göndermekteler ki, bu, o aile için hayâtî bir hata olur. Cezâ için Kur’ân öğrenme yapılamaz!.. Böyle bir şey, nihayetinde sakat bir mantık sahibi insan yetiştirir!..

Anne-babaların bu husustaki en doğru tutumu, çocuklarının dini direkt olarak sevmesini sağlamak yerine dini, dolaylı yollarla sevdirmeye çalışmak olmalıdır. Başka bir ifadeyle, çocuk, önce içinde bulunduğu atmosferi sevmelidir. Kur’an öğrenecekse öğreteni sevmelidir.

Ailelere buradan bir ricada bulunmak istiyorum ki, eli sopalı ve suratı asık bir hocanın yanına çocuğu gönderip Kur’an öğretmeye çalışmak yerine, evde yarım yanlış bilen anne-babadan Kur’an öğrenmesi daha güzeldir… Çocuk, içinde bulunduğu atmosferi sevdikçe dini sevecektir; asık suratlı bir din temsilcisi, hiçbir çocuğa dini sevdiremez!.. 

Ergenin arkadaşlarına büyük tutkuyla bağlanmasının sebepleri nelerdir? Bu bağlılık, nasıl müspete çevrilebilir? 

Anne-babalar, çocuklarının, çocukluk yıllarından itibaren kabiliyetlerini kırmış, duygularını yaşamasına izin vermemiş, çocuğun dünyası ile özellikle anne bir bağ kuramamışsa, çocuk, içinde hissettiği bu bağı kurmak üzere dışarıda arkadaş arayacaktır… Ve bulacaktır da… Bugüne kadar hiçbir ergen, açıkta kalmamıştır. Hepsini kapan bir kaplan mutlaka çıkar ortaya… O yüzden anne-babalar, çocuklarını sevebildikleri kadar sevsin, insan yerine koyabildikçe koysunlar. Zira bu dönemde anne-baba, çocuklarına sahip çıkamaz ise, bundan sonraki yıllarda bunu yapmak daha da zor olur.

Bunun yanı sıra, yukarıda da arz ettiğim gibi, ergenlik dönemine giren bir çocuğa, anne-babası hak ettiği statüyü vermelidir. Onu, aile grubu içinde tutmak için birtakım tedbirler almalıdır. Bunların başında, çocuğun “insan” yerine konulması gelir. Eğer çocuk, aile içinde insan yerine konulmuyor, tersleniyor ve azarlanıyorsa, çocuk, kendisini daha rahat hissedeceği bir grubun içine dâhil olmaya çalışır.

Bu açıdan bakıldığında, şu satırlarımın altını çizeyim ki; bir kız çocuğunun hayranlık duyduğu kişi annesi, erkek çocuğunun da kendi rûhunda karşılığını bulduğu kişi babası olmalıdır. Eğer böyle olursa, çocuk, aile bütünlüğünü korur.

Tabiî, bu arada evinde ergen bulunan bir ailenin, her hafta, belli bir saatte “istişâre”yapması şarttır. İstişâresiz bir ev, ölüm demektir… Ve ötesinde, evinde ergen bulunan bir ev, gerektiğinde istişâre yapmıyorsa, o çocuktan çok bir şey beklememek de gerekir.

Ergenlik döneminde okul başarısı genellikle düşüyor. Bunun sebebi ve telâfisi nedir? 

Ergenlik döneminin ilk aylarında çocuklar, kendi ruh ve bedenlerine odaklandıkları için dışarıda hiçbir şey onlara cazip gelmeyebilir. Bu sebeple ergeni, kendi rûhunu ve bedenine yoğunlaştırmamak gerekir. Meselâ:
“−Kızım, senin burnun da amma büyüyor!..” demek bir ergen için felakettir… Ya da:
“−Oğlum, senin boyun kısa mı kalacak ne?” demek, çocuğun zihninin altına çok uzun süre kalacak bir saatli bombayı yerleştirmekle eşdeğerdir.

Bir de “erken ergenlik dönemi” var. Bunun hakkında da kısa bir bilgi verebilir misiniz? Sebepleri nelerdir? 

Sıcak bölgelerde yaşayan çocuklar, soğuk bölgelerde yaşayanlara göre daha erken yaşta ergenliğe girebiliyorlar. Ancak bunun da ötesinde, özellikle son yıllarda, 5-6 yaşlarda ergenliğe adım atan çocuklar olabiliyor. Bu, oldukça mahzurlu bir durumdur.

Zira çocuk, rûhen ergenliği yaşayamayacağı bir yaşta ergen olursa, bu, o çocuk için oldukça ağır bir yük olur. Bunun sebepleri yoğunlaştırılmış cinsel veriler içeren reklam ve filmler, âile içi konuşmalar veya sınırları belli olmayan sohbetler, çocuğun erken yaşta ergen olmasına sebep olabilir.

alıntıdır
..devamı »