Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

6 Tem 2019

Zor(lanan) ve Hassas Çocuklara Nasıl Davranalım?

Henüz yorum yok!


ZOR(LANAN VE HASSAS ÇOCUKLARA NASIL DAVRANALIM?

Zorlanan ve hassas bir çocuğun anne-babası olmak, ilk bakışta zor gibi gelse de, bu çocukların Allah'ın bize büyük bir ikramı olduğunu düşünüyorum.

Ömrümüzden geçip giden onca yıl, iyi-kötü bir dünya yaşanmışlık, hayatın keşmekeşi, geçim telaşı, imtihanlar gibi pek çok sebep, bazen farkında olmadan bizdeki pek çok iyiliği ve güzelliği kapatabiliyor. "Hassas olmak, ilişkilerimizi derinlemesine yaşamak, sevdiğimizin duygusuyla hemhal olmak, bütün kötülüklere karşı duyarlı ve sorumlu hissetmek, yavaşlamak, sakinliğe ihtiyaç duymak, kendimize çekilmek" gibi güzellikler zamanla bizi terk edip gidebiliyor.

İşte bu çocuklar yukarıda saydığım erdemleri ve daha fazlasını kazanmak için Rabbimizin bize bir lütfu. Onun için lütfen çocuğumuza sık sık şunları söyleyelim; "Sen bana Allah'ın bir ikramısın. Sen benim en değerlimsin. Seninle yavaşlamayı öğrendim, bir kuş cıvıltısına heyecanlanmayı, gözü görmeyen bir kedi için gözyaşı dökmeyi. Seninle vazgeçmemeyi öğrendim, kendimi olduğum gibi sevmeyi, duygularımdan utanmamayı. Sakın ola yapamadıklarını düşünüp de "Neden ben başkaları gibi değilim" deme. "Neden çabucak ağlıyorum, neden yoruluyorum, üzülüyorum?" diye yargılama kendini. Unutma, insanlık bir beden olsa, o bedenin kalbi sen olurdun."

Zorlanmalarını kardeşleriyle veya diğer çocuklarla kıyasladığımızda bu hassas yavrularımız "Herkes gibi değilim, demek ki bende bir sorun var. Ben hatalıyım." duygusunu içselleştirmeye çok yatkın olurlar. Bir gelişimden söz edeceksek önce buradan başlayalım; "Sen değerlisin! Eksik, yanlış veya hatalı değilsin!"

1-Çocuğumuzun zorlanmaları yazarak durum tespiti yapalım: 

Bir meseleyi çözmek, plan yapmak veya strateji belirlemek için zihnimizde dolaşan düşünceleri yazıya geçirmek kesinlikle çok faydalıdır.

Öncelikle çocuğumuzun zorlandığı hususları teker teker yazalım. Bunlar çocuğumuzun "gelişmemiş becerileri" kapsamında sıralayacağımız maddeler. "Geçişlerde zorlanıyor" gibi belirsiz ve kümelenmiş maddeler halinde değil detaylı bir halde yazalım. "Uyku saati geldiğinde yatağa geçmekte zorlanma, eve dönmekte zorlanma" gibi. Maddelere kendi yorumlarımızı katmadığımızdan emin olalım. "Paylaşmak istemediği için başka çocuklarla oynamakta zorlanma" gibi bir madde yorum içerir. Paylaşmak istemediği kısmı bizim yargımızdır ve doğru olmayabilir. Listeyi yorumsuz, net ve detaylı bir şekilde yaptığımızdan emin olalım. Bu liste, çocuğumuzu anlamamıza yardımcı olacaktır.

Sonra aynı şekilde "Çözülmemiş Sorunlar" listesi oluşturalım. Daha sonra listeyi kendi içinde numaralandırarak Örneğin a-Acil b-Gerekli c-Olmasa da olur gibi bir ayrıştırma yapalım. Hangilerini görmezden gelebiliriz? Hangileri ilk önce uğraşmamız gereken acil dosyasında? Hangileri bizim kontrolcü yada baskıcı davranışlarımız sonucu çözümsüz hale gelmiş? Listeyi yaparken bunlar üzerinde bol bol düşünmeye çalışalım.[1]

2-Çözülmemiş bir tek sorunla işe başlayalım:

Listeler hazır olduktan sonra acil etiketinden bir çözülmemiş sorunla işe başlayabiliriz. Ben oğlum 3 yaş döneminde iken bu listeyi hazırlamıştım. Benim için en acil konu tuvalet eğitimi olmuştu ki "anneliğimin en zor süreciydi" desem yeridir. Onun dışında diğer maddeleri olabildiğince esnettim. Çünkü zaten zorlanan çocuklar birdenbire pek çok şeyle baş edemezler. Listede adım adım ilerlemek gerek. Bir de dört yaşından önce kurallarda ısrarcı olmamız, zaten zorlanmaları artırır.

Örneğin yemek saatlerinde zorlandığımı fark etmiştim. Akşam yemeği dışındaki yemeklerde ona özel masa hazırladım, sevdiği şeyleri, zamanım varsa sevdiği şekiller oluşturarak, hatta sevdiği bir müzik açarak onu yemeğiyle baş başa bıraktım. İster kaşığı düz tutsun, ister tatlı ve tuzluyu birbirine karıştırsın, ister üzümleri peçete rulosunun arasından bir altgeçitle ağzına göndersin, görmemeyi tercih ettim. (Bkz. Susmak üzerine). "Doğru düzgün yemek yemeyi öğrenmeli" ısrarından zihnen vazgeçince rahatladığımı fark ettim. Bu acil bir sorun değildi. Zamana yayarak geliştirilebilirdi.

Sadece zorlanan çocuklarda değil nitekim bütün çocuklarda bir takım şeyleri binlerce defa nazikçe hatırlatmak durumundayız. Anne-baba olmak zaten bu demek; hayatı paylaşmak, eşlik etmek ve rehberlikte bulunmak.

3-Sorun çözme yöntemimiz nasıl olmalı?

Örneğin çocuğumuz parktan eve dönerken yada ekran saatinden ayrılırken sorun yaşıyor. Anne-babalar olarak maalesef bir sorun karşısında "otorite kurma" fikri bizi korkunç bir şekilde cezbediyor. "Çabuk kapat o bilgisayarı, saatin doldu!" Çocuk kapatmayacak, çünkü beyni oradan ayrılamıyor.

Zorlanan çocuklarda haliyle ebeveyn de ciddi çıkmazda olduğu için "Başlarım pedagojinize de eğitiminize de!" diye bir kriz geçirerek kendisini ödül ve cezanın eşiğinde buluyor. Bir kere vurursan diğerinde daha kolay vurursun. Bir kere nazik olmanın işe yaramadığı fikrine kapılırsan gitgide kabalaşırsın. Sonra "Güzel söyledim olmadı, kötü söyledim olmadı, dövdüm o da olmadı, hatta babası dövdü" gibi bir girdabın içinde buluverir insan kendisini.

Pek çok anne-baba, çocuğunun hassas ve duyarlı bir kişiliği olduğunu bile anlayamıyor. Çocuğunu "kural tanımaz, bencil ve çileden çıkarıcı" olarak tanımlıyor. Neden? Çünkü çocuğun bütün hassasiyetleri sert otoriter tutum ve kaba kuvvetle yok ediliyor. Hassas çocuk; nihayet gergin, öfkeli, hırçın ve saldırgan oluyor. Kendisinde mevcut olan duygusal zekayı kullanma alanı bulamadığı için "mantıksal" davranamıyor, problemlere çözüm bulamıyor ve dışarıdan çözüme yanaşmıyor.   

Kendime daima hatırlatmaya çalıştığım şey şu:
"1-Neyi neden yaptığını anlamaya çalış." Onun bakış açısını bilmeden ortak bir çözüm geliştiremem.
"2-Gerçek ihtiyaçlarının farkına var." Uyumak istemeyen çocuğumun şu anki ihtiyacı ne? Bizimle yeterince zaman geçiremedi mi? Enerjisini harcayamadı mı? Hayatı kaçırmaktan mı endişe ediyor? gibi. İhtiyacını bilirsem tavrım da ona göre değişir.
"3-Duygularını kabul et." Muzun kabuğunu soyduğum için, çatalını ters yöne koyduğum için, oyuncağını rafa kaldırdığım için vs. bana göre anlamsız ve saçma pek çok şey onu üzüp ağlatabilir. "Saçma sapan bir şey için ağlayıp durma" demek yerine "Muzunu soymadan vermemi istediğini bilmiyordum. Öyle beklediğin için de üzüldün tabii" diyebilirim. Anlaşılan çocuk kendisini çaresiz ve öfkeli hissetmez.
"4-İlişkine emek ver." Ne yapabileceğimizi, bundan sonra planımızın ne olacağını çocuğumla konuşabilirim. Bu şekilde ödül yada cezaya, tehdit ve dayatmaya ihtiyacım olmayacaktır.

4-Sakin ve ritmik bir hayat yaşamaya özen göstermeliyiz:

Yaşamın öngörülebilir, planlı, sakin olması ve belirli ritüellerden oluşması genel anlamda her çocuğu rahatlatan bir durumdur. Fakat diğer çocuklar sürprizleri daha kolay karşılarken zorlanan ve hassas çocuklar "sükunet ihtiyacını" daha fazla hissederler. Sükunet sağlanmadığı takdirde gerilmeleri ve öfke atakları geçirmeleri daha sıklaşır.

Her anne-baba bilir ki, öfke ve gerginlik öyle pat diye gelişmez. Çocuk gün içinde pek çok uyarana maruz kalır. İnsanlar, sesler, ekranlar, arabalar, dar mekanlar. Kendisine ait sessiz bir zaman ve mekan dilimi bulamaz. Gün içinde hafif hafif şikayetlenme ve mızmızlanma modunda geçen gerginlik, akşam saatlerinde küçük bir sebepten patlak vererek büyük bir atağa dönüşebilir.

Herkesin gün içinde çok fazla yorulmuş olması, atak anlarında da sükunetin ve aklı selim bir davranışın olmasını engellerken eleştiri, suçlama, bıkkınlık ve bezginlik anne-baba ile çocuk arasında gider gelir.

Çocuklarımızın uyku ve dinlenme saatlerini atlamadığımız için bazen kendimi ve eşimi, çok konforlu ebeveynler gibi hissediyorum. Açıkçası bu konuda çok da eleştiri alıyorum. "Bütün hayatımı çocuklara göre yaşamak" gibi bir ithamla karşılaşıyorum. Örneğin sabah bir programım varsa öğlen arası eve dönüyor, çocukların uyku, dinlenme ve kendi kendine zaman geçirme ihtiyacına olanak sağlıyor, ikindin olan programıma sonra geçiyorum. Bir gün yoğun geçirdiysem diğer gün tamamen evde olmaya ve sakin geçirmeye çalışıyorum.

Birbirimizin ihtiyaçlarını gözetmemiz hepimize daha iyi geliyor.

5-Duygularıyla başa çıkması için yol göstermeliyiz:

Zorlanan ve hassas çocuklar, ebeveynin duygularını neredeyse bir sünger gibi emip onu kendi duygusu olarak yaşayabiliyorlar. Burada (özellikle hassas ebeveynin) korkularını, kaygılarını ve duygularını kontrol etmesi çok ciddi önem arz ediyor. Anne-baba kendisine şu ve benzeri soruları sormalı: "Zor ve baş edilmesi gereken bir durumla karşılaştığım zaman tavrım ne oluyor? Kriz çözmede hangi yöntemleri kullanıyorum? Bir soruna birden fazla çözüm üretebiliyor ve başka çözümlere esnek bakabiliyor muyum?"

Çocuğumuzla sohbet ve iletişim halinde olduğumuz takdirde, önceleri çekingen, ürkek, korkan, çözüm üretemeyen, başka çözüme ve farklılığa kapı aralamayan o "zor haller" gitgide yerini güven, cesaret, girişkenlik, çözüm üretme, farklılıklara kapı aralama gibi olumlu tavırlara bırakıyor.

Zamanla bakıyorsunuz sizin sihirli sözcükleriniz onun ruhunda tesir etmiş ve sizi bile hayrete düşürür şekilde karşınıza çıkıyor: "Denemeden bilemezsin! Azmin karşısında hiçbir şey duramaz! Bir sorunun birden fazla çözümü olabilir! İnşallah iyi olur de, belki de düşündüğün şey olmayacak" gibi her ailenin kendi sözlüğüne göre dillendirdiği cesaret ve güven içeren etkili sözler.

Bazı şeylerin matematiksel bir ölçüsü yok. Anne-babalık ve çocuklukta da duygular ve davranışlar böyle. Çoğu zaman içsel bir öngörü ve refleksle karar veriyoruz. Önemli olan o içsel öngörümüzü harekete geçiren mekanizmanın doğru kaynaklardan beslenmesi. Bu kaynak şefkat ve empati de olabilir, şiddet ve dayatma da. Şefkatin yolunu tercih ettiğimiz sürece doğru yoldayız demektir.

Çocuk kendi dünyasında önemli olan bir şey için ağladığı kimi zamanlar; "Çok haklısın, ne kadar üzücü" deyip onunla birlikte üzülmek doğru bir davranış iken, bazen de "Hayatta kimi zaman istemediğimiz şeylerle karşılaşabiliyoruz. Bu sıkıntılar karşısında güçlü durmalıyız. Sen cesur bir çocuksun, bunun üstesinden geleceğine inanıyorum" deyip onun aşırı kırılgan ve naif olmasına engel olmak doğru bir davranış olabilir. O an ve duruma göre ihtiyaç neyi gerektiriyorsa, bunu en iyi ebeveynin kendisi bilir.

6-Drama, oyun ve masalın iyileştirici gücünü kullanmalıyız:

Çocuklarımla ilişkimde en fazla imdadıma koşan şeyler, kesinlikle bu üç şey. Özellikle oğlumun pek çok zorlandığı hususu drama, oyun yada masal aracılığıyla aştık.

Örneğin çözülmesi gereken meselelerimizden birisi, kendi yatağında ve odasında uyuyabilmek, bazı oyunları kendi başına oynayabilmek, kısacası anne-baba olmadan da yapabilmekti.

Ben çocuk oldum, o anne yada baba. Ayrılık korkularını defalarca canlandırdık. Hayvan figürleri üzerinden oyunlar oynadık. Birlikte masallar uydurduk. "Bir toplulukta annemi bulamazsam ne yaparım?" üzerine bir dolu ihtimal düşündük, hepsinin oyununu oynadık. Hiçbir ayrılık travması olmadığı halde bulunduğu odanın kapısının kapalı olmasını kabul etmez, bir oyun başında iken bile sürekli beni kontrol ederdi. Elhamdulillah sağlıklı bir süreçte hepsi son buldu. Şimdi 6 yaşında, ekmeğimizi, sütümüzü almak için görüş alanımızın dışına çıkıyor ve dönüyor. Saatlerce bahçede kalabiliyor. Kendi kendisine zaman geçirebiliyor.

(Anneden ayrılmakta zorlanan çocukların 3-4 yaş gibi erken dönemde okula gönderilmesine çok üzülüyorum. Her çocuğun kendi hızında ve kendi sürecinde gelişen beceriler, dışarıdan bir elle ve maalesef zorlamayla edindirilmeye çalışılıyor. Çocuğumuzun her sabah ağlayarak bizden ayrılması ve saatlerce bizden uzakta olması, onlara güven ve kendi kendisine ayakta kalabilme becerisi kazandırmayacak. Aksine bu hayatta sevdiği kimselere karşı güvenmemesi ve kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğu gerçeğini kabullenmesini sağlayacak.)

Geçişlerde zorlanan çocuğumuz için bir geçiş şarkısı yada oyunu belirlemek, aramızda anlaştığımız bir el işaretini devreye sokmak gibi oyunlu davetler, kesinlikle daha çok işe yarıyor.

Çözüm bulmakta zorlanan yada farklı görüşlere karşı esnek olmakta zorlanan çocuklarımız "ucu açık masallarla" ilerleme kaydedebilir. "Sence tavşan ne yapmalı? Hadi aslanın sorunu için bir çözüm üretelim" gibi.

Zorlanan çocuklarımızın saçma oyunlarla (garip ses, mimik, fıkra, şaka) bol bol gülmesine olanak sağlamak onların aşırı duygularını dengelemeye yardımcı olur.

Son olarak kendimize her gün şu soruları sormaya çalışalım:

Çocuğum yeterince güldü mü? (Gülmek, duyguları ve vücudu esnetir.)
Yeterince ağladı mı? (Ağlamak çok faydalı bir duygusal sağaltımdır.)
Yeterince oyun oynadı mı? (Yapılandırılmamış ve özgür oyunlar)
Yeterince boş zaman geçirdi mi? (Boş zaman duyguları düzenler.)
Yeterince su ve toprağa temas etti mi? (Su ve toprak fazla enerjiyi alır.)
Yeterince enerjisini atıp terledi mi? (Terlemek de çok yararlı bir toksin atıcıdır.)

Ve daima sevgi, sevgi, sevgi.
Zorlanan çocuklara da, zorlanan anne-babalara da en güzel şifadır.

Ummu Reyhane



  















x

[1] Bu liste önerisini Prof. Dr. Ross W. Greene'den alıntıladım. "Zor Çocukları Anlamak" isimli kitabı, dileyenler için yol gösterici olabilir.
..devamı »

ZOR(LANAN) VE HASSAS EBEVEYNLER

Henüz yorum yok!


ZOR(LANAN VE HASSAS EBEVEYNLER

Kendimizi yeterince iyi ve başarılı hissetmek için bir takım becerilere sahip olmamız gerektiği direkt veya dolaylı yollarla bize dikte edilir. "Çok enerjik olmalısın. 
Geniş bir sosyal çevreye sahip olmalısın.
O programdan bu programa koşturan takvimi dolu bir insan olmalısın. 
İnsanları idare etmeyi bilmelisin.
İstikrarla yaptığın işe eğilmelisin." vb.. 


Diğer çocuklar gibi olamadığımız için muhtemelen ailemiz, okulumuz veya çevremiz tarafından "sorunlu, uyumsuz, içine kapanık, melankolik, özgüvensiz, maymun iştahlı" gibi bir takım rencide edici etiketlere maruz kalmışızdır. 
x


Bu durum hassas bir çocuk için, "Bende ters giden bir şeyler var. Ben eksiğim, diğer herkes tam, ben daima sorunluyum" gibi "kendisiyle barışık olamama" durumunu ortaya çıkarır. 

Ağladığı için gözyaşlarına hoyrat bir şekilde engel olmaya çalışan ve yanaklarına vurarak "Defolsana gözyaşı. Ağlamak istemiyorum" diyen çocuklar gördüm. Bu çocuklar ağlamanın "kabul edilmemek ve güçsüzlük" olduğunu belki de defalarca deneyimlemişlerdi. 

Fakat "Ebeveynlerimizi yanlış davrandıkları için suçlamanın da bir son kullanma tarihi vardır. Dümene geçecek yaşta olduğun an, sorumluluk sana aittir." (J.K. Rowling)

Dünyanın yükünü taşıyacak kadar yürekli olabiliriz. Bu yanlış değil. Ama bana göre hayattaki en ağır yük, kendi yaşamımızın sorumluluğunu alabilmektir. Bize verilen can emanetini, nefes sayısını o sorumluluk bilinciyle yaşayabilmemizdir.

İyileşmenin ilk adımı, kişinin kendisini negatif olduğu kadar pozitif yönleriyle de tanıması ve kabul etmesinden geçer. Kendimizi sevme ve kişilik yapımızla barışık olma sorumluluğu artık bize ait.

Hassas bir yetişkinseniz diğer insanlarda nadir bulunan pek çok özelliğiniz vardır. 
Hassas kişiler Jung'a göre, maddi dünyadan çok manevi yaşantı ile ilgilenirler. 
Yani şekle değil öze önem verirler. 
Zengin bir maneviyatları vardır. 
Felsefeyle ilgilenir derin düşünürler.
Bir yada birkaç sanat dalında yeteneklidirler.
Sınırsız bir hayal gücüne sahiptirler.
Küçük şeylerden ilham alırlar. 
İnsanları çok iyi tanırlar, algıları hassastır, sahteliğe kanmazlar.Temkinli oldukları için sık hata yapmazlar.
Yalnızken sıkılmazlar.
Başkalarının kendisini oyalamasına ihtiyaç duymazlar.
Sevdikleri şeyleri istikrarla yapabilirler.
Bir filmi defalarca izleyip, sadece bir müziği akşama kadar başa alıp dinleyebilirler.
Kitapla ilişkileri derinlemesinedir.
Bilgiyle ve nesnelerle olağanüstü bir bağ kurarlar.

Pek çok usta şairin, ressamın, ve yönetmenin "zorlanan ve hassas" bir kişilik yapısında olduğuna inanıyorum. Çünkü sanat, hüzünden beslenir. Ruhsal tekamül, hüzün aracılığıyla mümkün olur.
Doğu ve İslam medeniyeti, hüznün huzurla birlikte varolabileceğine inanır ve bunu hiçbir zaman patolojik bir hastalık olarak algılamaz.

Batı ve seküler dünya düzeni ise hazdan beslenir. Bütün üretim, tüketim haz ve mutluluk ekseninde devam eder.

Sanatkar ruhlu bütün insanlar "anlayışsızlarla" dolu bu dünyada yorgundurlar, basit yaşama ayak uyduramazlar. Fiziksel olarak da hastalığa daha yatkındırlar. Hüzünle birlikte içlerinde varolan manevi neşe ve sanatsal coşku, ötekilere hep anlamsız ve saçma gelir.

İşte bu sebepten böyle insanlar, daima negatif yönleriyle yani uyumsuzluklarıyla anılarak kendilerine karşı düşman olmaya mahkum olurlar. 
İçindeki manevi neşeye bir dön, sen buna diğerlerinden daha ehilsin. 
Dudak büyülüyor diye vazgeçme coşkularından.

Hayatında kendine yani o nadir bulunan yanlarına bir yer aç. Senin için en önemli şeylerden biri, mola verebilmek, zamanında durabilmek, yavaşlayabilmek. 

Seni sürümek istiyorlar, kendinden vazgeçme, sınır koymasını bil. "Hayır" dersen bir kez, en yakınların bile sana düşman olabilir. Gerçek yakınlarını diğer faydacılardan ayırmak için bu riski almaya değmez mi?

Herkese, her şeye yetmen gerekmiyor. "Bu günlük insan görme limitim doldu" de. 
Yorgunluklarından utanç duyar ve yetersizlik hissiyatıyla çokça açıklama yapma gereği duyarsan, insanların taleplerine de sitemlerine de yetişemezsin. 

Kendinle barışıp negatif gibi görünen taraflarını hayrına dönüştürdüğünde işte o zaman saygı görürsün. Sonra "Falanca çok prensipli. Evine misafir kabul ederken saati baştan anlaşıyor. Çocukları yahut okuma planı için taviz vermiyor" gibi övgüyle söz edilir hakkında. "Yahu ben anlayış beklerken neden takdir edilmedim?" dersin sonra, çünkü takdir ve anlayış artık beklenildiğinde kazanılan değil zorla alınan bir şeye dönüştü. 


Zorlanan ve hassas bir ebeveynsen, seni yoran ekrandan, haber takip etmekten, bir dünya dolusu fenomenle hemhâl olmaktan koru beynini ve algılarını. Ötekinin aklındaki hemen geçer, senin yorgunluğun, öfken, takıntın seni ve aileni yordukça yorar.

Kendine zaman ayır. 
Sessiz saatlerin olsun.
Kitapların, filmlerin, şiirlerin, mum ışığının, sevdiğin küçük hatıraların peşini bırakma.

Senin kıymetli ruhunu anlayacak, seni olduğun halinle sevecek birileri var illa ki. Dua et. 

Allah için yaşa, hayırda yorul, kendinde dinlen. 
Hassas, duyarlı ve nazik ruhundan vazgeçme. Çünkü sen insanlığın kalbisin.

Ummu Reyhane
..devamı »

ZOR(LANAN) VE HASSAS ÇOCUKLAR

Henüz yorum yok!

ZOR(LANAN) VE HASSAS ÇOCUKLAR

Bazı çocuklar bir "yaşam şarkısı" tutturmuş giderken, bazıları "yaşam sancısı" çekerler, inceden inceye.

Bu, belki varoluşsal bir sancı. 
Belki "sazlıktan koparılan ney" metaforu gibi, bir yuvadan kopuşun dinmeyen sızısı. 
Kimbilir. 

Ama "Annesi öyle davrandı, babası şöyleydi, bilmem neydi" gibi basit bir denklemden çok daha ötesi. 
Bizim yuvada da var bu iki çeşitten. 
Hayatı güle oynaya karşılayan yavrulara eşlik etmek kolay elbet. 
Peki ya "zor" dediğimiz, aslında "zorlanan" yavrulara eşlik etmek o kadar da kolay mı? 

Diğerlerine göre daha hassas, kırılgan, duyarlı, anlaşılmadığında ise haddinden fazla öfkeli bu çocukları yeterince tanıyıp ayırabiliyor muyuz diğerlerinden? 

Ortada bir "zorluk" varsa, hiç şüphesiz "zorlanan" iki taraf da var. 
Her bir zorlukla vadedilen iki kolaylık da var, inanıyoruz.


Anne-babalar olarak bizi birazcık zorlayan çocuklarımızı "Zor Çocuk" olarak etiketlemeye meyilliyiz. 

  • Mizaçları neşeden çok hüzne yatkın olan bu çocuklar, bir başkasının duygusal yükünü almaya çok müsaittirler. Özellikle anne-babalarının. Hiçbir zaman vurdumduymaz, pervasız ve kendi gemisini yürütmenin peşinde olamazlar. 
  • Negatif havayı sünger gibi çekip içselleştirebilirler. Acı, kaygı, korku gibi duyguları tetikleyen anları, defalarca aynı hissiyatla yaşayabilirler. Örneğin, asansörden korkan bir ebeveynin korkusunu alıp her asansöre binerken tekrarlayabilirler. 
  • Geçişlerde haddinden fazla zorlanırlar. Eve girmek, evden çıkmak, bezi bırakmak, odayı ayırmak gibi pek çok rutin, onlar için hayli zordur. Alışkanlıklarını devam ettirme hususunda aşırı kuralcı olabilirler. 
  • Diğer çocuklara nazaran çok daha şematik düşünürler. "Ahmet, park, kek" şemasına "mutluluk" duygusu yükler, "Ahmet, park, poğaça" diye şema bozulunca, yani beklenmedik bir sürpriz çıkınca "Neden kek yok?" diyerek bütün günü kendilerine zehir edebilirler. 
  • Küçük şeylere takılmaları, genel mutluluk tablosunu ıskalamalarına neden olabilir. Plansız gelişen durumları "Bu da böyle olsun" şeklinde tolere etmeleri bir hayli zordur. Yavaş, planlı, öngörülebilir ve sakin bir yaşam isterler. 
  • Ortamın genel kurallarına karşı fazlaca sorgulayıcı olabilirler. "Neden böyle olması gereksin ki?" sorgulamaları, "Neden uyumak zorundayız ki, keşke gece olmasaydı" meselesine kadar varabilir. 
  • Genelde bebeklikten itibaren uykuya geçişleri ve uykuda uzun kalmaları zordur. Bu tabii hepsi için geçerli değil. Anlaşılmayan bebek, bazen kendisini uykuyla kapatıyor da olabilir. Bu bebekler genelde doğumdan sonraki günlerde sebepsiz ağlamaları yoğun olan bebeklerdir. Çoğuna "kolik" teşhisi konulur. Çocukların ağlama aracılığı ile duygusal yaralarını iyileştirdikleri bir gerçektir. 
  • Sevgi ve fedakarlık hususunda fazla yeteneklidirler. Anlatılmayan dertleri bile fark eder, her derde deva bulmak için kendilerini paralarlar. Toplumsal sorumluluk duyguları fazlaca gelişmiştir. "Daima veren, hep veren" olma potansiyelleri vardır. 
  • Desteklenmeye, onaylanmaya, dolayısıyla ilgi ve sevgiye ihtiyaçları daha fazladır.
x


Örneğin 2 yaş sürecinin her çocuk için zor olduğunu bilmeyen bir anne, çocuğuyla inatlaşıp sürtüşerek onu zor bir çocuk haline getirebilir. 

Bu yazı dizisinde bahsedeceğim çocuklar, ailesinin eksik bilgi ve yanlış davranışları sonucu, zorlaşmış çocuklar değil. Bunun altını kalın çizgilerle çizmeliyim. Konumuz; zorlanan ve hassas olan çocuklar. 


Peki zorlanan ve hassas çocuklar neden böyle?

Araştırmalar bunun beyinle doğrudan ilişkili olduğunu söylüyor. Yani, bu çocukların beyinleri uyaranlara karşı daha hassas ve açık. Beş duyu organları, normalden daha fazla veriyi detaylı ve derinlemesine alıp beyne iletiyor. 
Örneğin, acı çeken insan resimlerine baktıklarında, FMRI cihazı, ayna nöronlarının daha aktif olduğunu gözlemliyor. 
Temel felsefe şu; "Çocuklar eğer yapabiliyorlarsa bir şeyin en iyisini yaparlar." Yani herkes gibi gülüp geçemiyorlarsa, takılıp kalıyorlarsa burada "farklı" bir durum var.

Prof. Dr. Ross W. Greene'a göre, "Bu çocuklarda bazı beceriler gelişmemiş." Yani beynin stresi tolere etme, zorluklarla mücadele etme, problem çözme vb. bir takım becerileri diğerlerine göre daha "gelişmemiş." Gelişebilir mi? Tabii ki. Ama daha zor ve uzun bir süreçte.

Zor(lanan) ve Hassas oğlum için bunları öğrenmek, benim için çok ufuk açıcı oldu. "Ben neyi eksik yapıyorum, neden çocuğuma yetemiyorum?" yakınmalarım son buldu. 

Oğlum diğerlerine göre daha farklı. Beynindeki farklılık onun yaşama uyumunu zorlaştırıyor. Bunu kabul etmem ilk adımdı. Çünkü bunu kabullenmek, otomatik olarak diğer bütün tezlerin çürümesi demekti. Hani bilirsiniz şu "Bize inat mı yapıyor, neden damarıma basıyor, neden bu kadar bencilce kendi isteklerini tutturuyor?" tezlerini. Ve sadece zorlayıcı davranışa odaklandığımız "Saatlerdir uyumadı, ağladı, susmadı, unutmadı" dediğimiz o kriz anlarını. "Çocuğumun benim yardımıma ihtiyacı var" demek, onu anlamaya ve hayatı hepimiz için kolaylaştırmaya dair ilk adımımız oldu.💕 

Gözlemlerime göre zor(lanan) ve hassas çocukların ebeveynlerinden en az biri çocuğuyla aynı özellikte. Yani bir çeşit "gen aktarımı." "Hep annesinin/babasının yüzünden" demek için bilimsel sebeplerimiz de var yani. 😉

Bu aslında iyi bir durum, çünkü hassas ebeveyn kendisine benzeyen çocuğunu daha kolay anlayabiliyor. 
Kötü haber ise, hassas ebeveyn kendisiyle barışık değilse hassas çocuğuna karşı daha öfkeli ve toleranssız olabiliyor. Kendisine olan kızgınlığını, çocuğu üzerinden devam ettirebiliyor.

O zaman önce zorlanan ve hassas ebeveynleri konuşalım.


Ummu Reyhane
..devamı »

10 Eki 2018

Ev Okulu Günlükleri 1

Henüz yorum yok!


EV OKULU GÜNLÜKLERİ 1
Öncelikle ve her daim rahmeti ve lutfu bol Rabbimiz'in adıyla...
Salonumuzun kocaman duvarını kaplayan tahtamızın en üst köşesine arapça besmeleyi yazarken bir yandan da dilimle söyleyerek, başlatıyorum ev okulumuzu. Gözlerini kocaman kocaman açan yeğen öğrencilerimden biri, çekinerek 'ama ben böyle yazamam ki hala' diyor, besmeleyi işaret ederek.
Bir küçüğün dünyasında,  harflerin birleşerek ortaya çıkardığı görüntünün nasıl da ulaşılamaz göründüğünü düşünürken, yüzüme gülücük konduran öğrencimi rahatlatıyorum, o kelimeleri yazmayacaklarını söyleyerek.
Besmele'nin önemini, onsuz her şeyin eksik olduğunu, yemekten içmeye, oyundan derse, uyumaktan gezmeye, her işe besmeleyle başladığımızı konuşuyoruz beraber... Başka ne yaparken, daha başka, daha başka derken herkes bir şeyler söylüyor kendince...
Takip ettiğimiz bir müfredatımız yok elimde...
'Çocuklar açın kitapları, bu günkü dersimiz' diye başlamıyoruz öğrenmeye...
Şu kadar saat ders, şu kadar zamanda öğrenme diye bir sınırlamamız da yok. Anlamadan, sevmeden, yapmış olmak için yapılan bir şeyin kime ne faydası olmuş ki şimdiye kadar...
Şimdilik beş yaşındaki kızım ve iki yeğenimle, üç kişiden oluşan bir ev okulumuz var artık... Aslında hep var olan ev okulunu biraz daha elle tutulur hale getirdik belki de...
Ev okulunun ne demek olduğunu, bebeklikten büyüklüğe hayatımızda ne ifade ettiğini, sadece okul ve kurslara hasredilen (hapsedilen) eğitim ve öğretimin hayatımızda bizlere neleri yitirttiğini ve daha bir çok konuyu inşallah bu yazı dizimizin devamlarında ayrıntılıca ele almayı düşünüyorum.
Bu sene haftada iki gün üç tatlı küçükle daha özel vakit geçirmeye karar verdik. Hem kendimiz için aldığımız notlar, hem de ufak da olsa bir tecrübe paylaşımı olmasını umud ediyorum yazdıklarımızın.
 Öncelikle ev okulumuzun yapılma şartlarından kısaca bahsetmek istiyorum. Kimi zaman tam tekmil, sınırsız imkanlarla yapılabileceğinden bahsedilen veya kendilerini eğitim, ortam ve şartlar anlamında oldukça yetersiz gören anne yorumlarını gördüğüm için.
Bahçeli müstakil bir ev veya villada değiliz. Normal bir apartman dairesinde oturuyoruz. Çevremizde farklı alanlarda atölye vs. de yok. Elhamdulillah çok yakın ve geniş bir alana kurulmuş bir parkımız var ve hava yağmurlu olmadığı müddetçe soluğu orda alıyoruz...
Çok boş, boşluktan canı sıkılan bir anne değilim. İki yaşına yaklaşma telaşesiyle gece gündüz ayrılmadığımız bir küçük bebeğimiz, iki senelik bir okul arasından sonra ev okuluna devam eden bir ablamızın sorumluluğu, sabahları erkenden okula gönderdiğimiz, bununla beraber ev (hayat) okulu mantığından uzaklaştırmamaya çalıştığımız iki küçük de abimiz var. Sorumluluklarımızın dahasını siz düşünün...
Evimiz ıssız, sessiz bir ev değil; haliyle bu kadar çocukla olmaz elbette ama, misafir anlamında da öyle. Dengeli bir şekilde olduğu müddetçe, her gelen, her tanışılan güzel insandan biz büyüklerin de, çocuklarımızın da, hayata dair çok güzel şeyler biriktireceğini düşünüyorum. İşte ev okulu dediğimiz şey tam olarak burada da devreye giriyor. Hayat devam ederken, ondan ayrı düşmeden, güzel bir çabayla edinilen, öğrenilen her güzel ve faydalı şey...
Gelelim bu bitmek bilmez hayat okulunun içinde yapmaya başladığımız küçük ev okulumuza...
Okulların açılmasına az bir zaman kalmıştı. Az çok aşina olduğu 'ev okulu' kavramını daha sık gündeme getiren beş yaşındaki kızım da heyecanla kuzen arkadaşlarıyla daha sık bir araya geleceği okulumuzun başlamasını bekliyordu. Sık sık farklı ortamlarda kendisinin ev okuluna gittiğinden bahsediyor, ev okulunun ne olduğunu soranlara da -bilmediklerine şaşırmış vaziyette- bıkıp usanmadan ayrıntılı bir şekilde açıklıyordu.
Okulların ilk günü, bizim okulumuz neden başlamadı diye ufak bir hayal kırıklığı yaşarken, ona bir yandan bu günkü ev okulumuzun anneanne ziyareti ve ona yardım etmek olduğunu, bir yandan da haftada iki günü açıklamaya çalışıyordum...
Gerçekten de şu ev okulu ismi bu kadar çok zikredilince işime yaramaya başlamıştı. Kendi kıyafetlerini giyip katlamaktan, küçük kardeşiyle ilgilenip oynamaya, daha önce zorlandığı bir çok sorumluluğu yaparken, artık gülümseyerek bana bakan kızım, ' bu da ev okulu anne, değil mi?' diye göz kırpıyordu...
Ertesi gün yazımızın girişinde bahsettiğim gibi, ev okulumuz heyecanla başladı. Bu yazı dizisi aklıma geldiği için, gerektiğinde isimlerini kullanmam gerekirse diye öğrencilerime en sevdikleri isimleri sordum. Kızım 'Hanne', yeğenlerim ise 'Mert ve Akın' isimlerini söylediler.
Sohbetimiz en sevdikleri oyun, renk ve meyvelerle devam etti. Meyveler demişken sulu sulu yaz meyveleri, bol vitaminli kış meyveleri, ıııh hepsi de ne kadar güzel ve faydalı, Allah'ımız ne de güzel yaratmış diye neler konuştuk neler. Hepsi heyecanla şu meyve de var, şu dilim dilim, şunu çok severim, şunu da özledim derken bir yandan da şükrediyorduk Rabbimize.
Okullardaki ve çoğumuzun zihnindeki ders ve konu ayrımları ne kadar keskin ve hayatın dışındaydı. Oysa bir çocuğa coğrafyada denizlerden, dağlardan bahsederken, fen ve teknolojide uzayın sırlarını anlatırken, maddeden ve atomdan bahis geçerken çok doğal ve içten Rabbimiz'in büyüklüğü, kudreti, rahmeti anlatılabilirdi. Ayrıca din kültürü ve ahlak bilgisi diye bir ders adına ve ayrımına gerek duymadan, ahlaksız bir matematiğin, ahlaksız bir sosyal bilgilerin, daha da ileride tıbbın, iktisadın, mühendisliğin, öğretmenliğin vs. olamayacağını, hepsinin temelinin ahlak ve erdem olduğu yaşanılarak gösterilebilirdi.
Bu konular hem uzun, hem de hiç bitiremediğimiz konular; biz yine dönelim ev okulumuza...
Biz büyüklerin de en zorlandığı konulardan biri ile ilgili hadisimizi ben söylüyorum, küçükler tekrar ediyor bir kaç kere;
"Allah'ın en sevdiği amel, az da olsa devamlı olanıdır."
Tahtamıza bir karınca ailesi çizerek, o an aklıma gelen bir masalla anlatmaya çalışıyorum hadisimizi. Her gün azar azar yiyecek toplayan minik karınca ile azı küçümseyen arkadaşının yolları bir gün ev okulumuza düşünce, daha bir dikkatle dinliyor küçüklerim. Tahtaya -olmayan resim kabiliyetimle- çizdiğim komik resimleri şu benim şu sensin diye kıkırdayarak seçiyorlar. Bir de karıncaların yolu tahtanın diğer ucundaki bahçede minik ağacını her gün azar azar sulayan İsmail'in yanından geçiyor.
Arkadaşları ve kendileri hikayenin kahramanları olunca, daha bir gayretle yorumlar yapıyor öğrencilerim; bizim de az az öğrendiğimiz şeyler kocaman olacak değil mi? diye soruyorlar. Anlama ve kavramalarındaki hassasiyet beni daha da bir şevklendiriyor.
Sadece görüntüde olup, illaki elle tutulur çok bir şeyler olmasına gerek yok yaptıklarımızın; kimi zaman görünmese de küçük küçük kalplerine koyup biriktirdiğimiz güzellikler amacımız...
Belki büyüdüklerinde ayrıntılarıyla hatırlamayacaklar bu günleri, ama farkında olmadan yaptıkları güzel alışkanlıklarında ufak da olsa katkısı olur umudu taşıyoruz çabalarımızın...
Biraz çizgi çalışmasıyla kalem tutuş ve el becerilerine bakıyorum önce, sonra oyun hamuruyla bol bol uzun çubuklar ve diledikleri şekilleri yapmaya bırakıyorum küçükleri...
Vee sonra da eşleştirme oyunu. Diğer odada katlanmayı bekleyen çamaşırların arasından ayırdığım bir dolu küçük ve rengarenk çorap geliyor aklıma. İşte size eşleştirme oyunu... Hepsi ayrıldıktan sonra da çorapları birleştirerek katlamayı öğretirken; 'artık anneniz çamaşır katlarken çorapları siz yapabilirsiniz çocuklar' diyorum...
Birleştirilen çorapları sayarak matematiğimizi de geliştirdikten sonra, yemek ve namaz hazırlıklarım esnasında, geçen sene kış (dışarıya çıkamadığımız için) renkli fon kartonlarıyla salonumuzun bir köşesine yaptığım sek sek üzerinde zıplamaya başlıyor çocuklar. Daha önce oyunu bilenler kurallı oynarken, bilmeyenlere de kuralları öğretmeye çalışıyorlar.
Tüm bunlar olurken her şeyi gözlemleyen, kalemleri dağıtan, hamurlara el uzatan miniğimizi de unutmamak lazım. Bu süreçte onu bir ara uyutabilirsem, en azından bir iki saat daha rahat olacak sanırım... 
Sek sek oyununda tek ayak zıplama ve dengede durmada biraz zorlanıp diğerlerine katılmayarak kenara çekilen Mert'i görünce gayrete gelsin, rahat hissetsin diye salonun bir ucundan başlayarak tek ayak üzerinde zıplayarak tur atıyorum. Şimdiki dersimiz zıplamak halacığım. Haydi zıp zıp... Bu ayak yoruldu, şimdi diğeri... Ev ödevimiz tek ayak üzerinde zıplamak tamam mı? Annene eve gittiğinde söylüyorsun, bol bol zıplayacaksın...
Sek sek ve benzeri eski oyunları bilimsel olarak azıcık inceleyince, biz küçükken ne güzel oyunlar oynuyormuşuz demeden geçemiyorum içimden. Atlama zıplama, büyük motor gelişimi mi diyorlar buna, kurallı oyun, grup oyunu, sabır, sıranı beklemek, haksızlık yapmamak, mızıkçılık yapmamak, yenme ve yenilme adabını öğrenmek, dikkat vs.
Evdeki birlikteliğimizin sonunda havanın güzel olması sebebiyle, kış öncesi bu fırsat kaçmaz diyerek parka çıkmaya hazırlanıyoruz sevgili küçüklerimle. Bir yandan ihlas suresi dilimizde. Hamur oynarken de bilgisayardan dinlemiştik hiç farkında olmadan, telaffuzumuz düzgün olsun diye. Öyle ders gibi yapmıyoruz ezberi. Zaten küçüklüklerinden itibaren en azından her gece yatarken veya cemaatle kılınan namazlarda duydukları için kısa sureleri, bana sadece tekrarlatmak düşüyor aralarda. Yavaş yavaş tek başlarına okuyacaklar inşallah...
Ve park...
Her zaman bisiklet, top vs. bir çok araç olurken oyun için yanımızda, bu sefer hiç bir şey almadan çıkıyoruz. Ev okulumuz için can atan 3 yaş gurubu küçük kardeşler ve anneler de katılıyor aramıza. Önce canı sıkılıyor bazı küçüklerin bisiklet yok, top yok, başka oyuncak yok... Sonra şehir hayatının hep araçlara alışık çocukları olmaktan çıkıp, özgürce koşuyorlar çimenler üzerinde. Biraz çim yolmaca, yürüme yollarına kum atmaca, kuşların peşinde koşturmaca ve annelere çiçek toplamaca...
Onlardan daha çok ben tekrardan çocukluğumu yaşıyorum sanki...
Kendi çocuklarımla ve sevgili öğrencilerimle ders, klasik anlamda eğitim, faaliyet gibi şeyleri ne kadar beceririm bilemiyorum ama, küçüklüğümden aklımda ve yüreğimde kalan bol oyun, doya doya oyunu elimden geldiğince onlara sunmak çabasındayım inşallah... Bizim gibi tek başlarına sokağa çıkamasalar da, işlerini bir kenara bırakıp, gerektiğinde gece bulaşık, çamaşırla uğraşıp onları dışarılarda oynatan, bir anne, hala, teyze, öğretmen olarak hatırlanırız belki, çocukluk anıları arasında...
Ummu Salim



..devamı »

29 Eyl 2018

Midemle Hasbihal

Henüz yorum yok!



MİDEMLE HASBİHAL

Sosyal hayatımızda bizi en çok meşgul eden gündemlerimizden birisi sağlık sorunudur. Hepimiz sıhhat ve afiyet içinde yaşamak isteriz. Bu konuda hazırlanmış pek çok bilgiler edinmeye çalışırız. Doktorları, uzmanları, büyüklerimizin tecrübelerini, bizimle aynı sorunu yaşayan insanların önerilerini dinleriz.

Ama bitmez sorunlar, hastalıklara hastalıklar eklenir. İlaçlar alırız avuçlar dolusu, tedaviler yıllar sürer. Arzu ettiğimiz sıhhati yakalamak sanki hayallere karışır ve hastalıklar kronikleşir…

Bu kadar zor mudur sağlıklı yaşamak? Bu kadar zor mudur sağlığımızı korumak? Bu kadar kolay mıdır hastalığa yakalanmak?

Ne dersiniz bir de beden dilimizi dinleyelim mi? Beden bizim, mide bizim, kalp bizim ve diğer organlar bizim. Bakalım bize neler söyleyecekler, bizden neler isteyecekler. Aaa organ konuşur mu demeyin, her şeyin kendine mahsus bir dilinin olduğunu unutmayalım. İsterseniz mide ile başlayalım konuşmaya, mide:

Ben mide, şimdiye kadar hakkımda çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. Çeşit çeşit öneriler yapıldı ama bir de beni benden dinleyin.

Bildiğiniz gibi, insan bedeninin en önemli organlarından birisiyim. Hayatta her şeyin bir prensibi olduğu gibi benimde prensiplerim var. Seninle konuşurken sana sahibim demek istiyorum, çünkü ben sendeyim, sen de bana sahipsin. Güzel sahibim! İnsanlar genellikle yemek yerken benim için söyle bir sıralama yaparlar.

   Önce çorba salata vb.
   Sonra et yoğurt vb.
   Sonra tatlı meyve vb.
   Bu benim çalışma sistemime uygun değil, sen öyle yapma! Ben tatlı ve meyveyi daha önce sindiririm. Öncesinde aldığımız yemekleri sindirilmeden, tatlıyı sindirmeye başlarım bütün yenilen yemekler çürümeye başlar ve toksin olarak sana döner. Yediklerinin vitaminini alamazsın sonra doktora gidip: Midem yanıyor, midemde ekşime var, yediklerim ağzıma geliyor sanki diye şikâyet edersin. Hâlbuki ben sana hizmet için yaratıldım seni de beni de yaratan Rabbimiz “Yiyin için israf etmeyin”[1] buyurmuyor mu?

   Benim sana en güzel en verimli bir şekilde hizmet etmemi ister misin? Bu soruya “tabii ki isterim” cevabını duyar gibiyim. O halde benim de senden bazı taleplerim var. Basit, masrafsız, uygulanabilir, ne dersin sıralamaya başlayalım mı?

    1- Beni aşırı doldurma!
3/1 yemek, 3/1 su, 3/1 nefes almak için boş bırak. Çamaşır makinesini düşün! Çamaşır makinesini tıka basa doldurunca güzel, temiz çamaşır yıkayabiliyor mu? Bu basit misali zihninde canlı tut!

    2- Benim çok çeşitli yemeği ihtiyacım yok. Kendine birbiriyle uyumlu birkaç yemek seç, ben de sana düzenli hizmet edeyim. Yine yukarıdaki misale dönersek, beyazlar ayrı renkliler ayrı tüller ayrı koyu renkliler ayrı yıkanınca sonuç daha iyi alınır değil mi?

   Güzel sahibim! Birbirine zıt yiyecekleri bende bir anda toplama! Örneğin etli ekmek, lahmacun, et yemeği beraberinde, yoğurt veya ayran alma. Sen lezzetli yediğini zannederken ben onları tabiri caizse çürütürüm, toksin olacak olarak sana döner unutma...
   3- Benim öyle sık sık meşgul edilmeye hiç ihtiyacım yok. Günde iki öğün en idealim. Ama mutlaka yiyeceksen iki öğün arası en az 5-6 saat olsun, öncesinde kapımı çalma. Çamaşır makinesine ikide bir çamaşır atarsan ne olur, ya da çamaşırların bir kısmı yıkanıp son işlemleri yaklaştığında makineye yeni çamaşır koyarsan ne olur? Arzu ettiğin temizliğe ulaşamazsın değil mi? Sık sık yemelisin diyenlere bakıp aldanmayasın. Önceki hekimlere hastalık nedir diye sorulunca “Yediğini sindirmeden ikinci bir yemek yemektir” diye cevap vermişlerdir.

   4- Şunu da unutmayasın güzel sahibim. Ben mideyim ve dişlerim yok, yemeyi bana göndermeden iyice çiğnemelisin. Ağzına aldığın bir lokmayı en az 15 defa çiğne. 20-30 defa çiğneyebilirsen sonuç bakımından daha güzel.

   5- Doğal yiyecekler benim dostumdur. Biz bütün organlar tabi olan şeylere göre ayarlanmışız o halde birtakım yeni lezzetlerinin, hobilerin peşinde koşma! Hele paketlenmiş içinde kimyasalı, koruyucusu, renklendiricisi vs. olan şeyler benim için gıda bile değildir. Ne olur beni çöplüğe çevirme, fıtratıma uygun değil.

   6- Güzel sahibim, uyumadan 3 saat evvel yemeyi bırak. Tabiri caizse ağzına fermuar çek. Uyuyacağın zaman da mümkün olduğunca sağ tarafına yatarak uyu, beni rahat ettir…

   7- Benim için çok önem arz eden bir şeyi daha söyleyeyim mi? Asitli içecekler ile beni doldurma! Benim içime giren her şeyi eritecek, bana bahşedilen doğal sindirme özelliğim var. Asitli içecekler öncelikle öğütücü bir değirmen olan dişlerinin çürütür düşünsene önceki zamanlarda yaşayan insanlar bugünkü gibi diş problemi yaşamışlar mı? Sonra da asitli içecekler benim düzenli çalışmama engel olur. Bu arada bir de çocuklarını çok sevdiğini söyleyen, ama yeterince bilince sahip olmadığından onların her istediklerini alan anne-babalara da bir tembihim olsun, çocuklarınızı asitli içeceklerden ve paketli şeylerden elinizden geldiğince uzak tutun. Paketli gıda demiyorum çünkü bu şeyler benim için gıda bile değil…

   8- Benim güzel sahibim! İçinin arzulamadığı bir şeyi yeme! Belki de şu yaşadığınız dönem önceki zamanlara göre en zor dönemlerden birisi. Neden mi? Hiçbir besin değeri olmayan, yarısından çoğu kimyasal maddelerle dolu olan yiyeceklerin, içine konulan MSG (Monosodyom Glumat) lezzet artırıcısı, seni ve senin gibi birçoklarını aldatıyor. Memleketimizde kullanımı serbest olan bu maddenin birçok ülkede kullanımı sınırlıdır ya da yasaktır. Ve bu madde katıldığı ürünü tüketen insanlarda bağımlılık yapar. Sahte lezzetlere kanma! Bunlar sana hastalık olarak döner. Tıp dilinde MSG (Çin Lokantası Sendromu) denir. Kanserojendir, beyin hücrelerine zarar verir, kalp çarpıntısı, boyun krampları, karın ağrısı, migren ve daha birçok rahatsızlığa sebebiyet verir. Hazır çorba, cips, sucuk, salam, çerez, pizza, çiğ köfte, bisküvi, kek, pasta, çocuk ürünleri, hazır yemekler, lokantalar, diyet ürünleri MSG den nasibini alır. Lezzet artırıcı özelliği olduğundan katıldığı şeyler size tatlı ve güzel gelir. Sakın aldanmayasın aslı belli olmayan şeyleri elinden geldiğince benden uzak tut. Atalarımızın şu sözü zihninde canlı kalsın “Bilinmeyen aş ya karın ağrıtır ya baş.”

   9- Sana bir dost tavsiyesi daha vereyim güzel sahibim! Kendi yaşadığın bölgede yetişen ürünlerle beni besle, çünkü seni de beni de yaratan, hikmetiyle yaşadığı bölgenin insanlarının yararlanacağı ürünleri bahşetmiştir. Bu meyveleri ve sebzeleri yersen sağlık ve afiyetin korunur.

   10- Güzel sahibim!
    Yukarıdaki isteklerimi dikkate alırsan, midenizin nerede olduğunu hissetmeden huzurlu yaşarsınız. Ama insanoğlu unutkandır, hatalıdır hatalı olanın en hayırlısı da hatasından çabuk dönendir. Hatalı dedik ya… Zaman zaman senden şu sözleri duyar gibiyim. “Yemeği çok karıştırdım, galiba çok kaçırdım.” Öncelikle söyleyeyim böyle şeylerin olmaması lazım. Eğer olursa ben de sana hazımsızlık, geğirme, ekşime ve bir ağırlık hissi ile geri dönerim. Peki, bu nahoş durumda ne yapabilirsin, benim için ve kendin için. Söyleyeyim mi?

   – Beni boşalt. Galiba siz istifra diyorsunuz bu eyleme. Ayda 1-2 defa kusmak benim kaslarımı zinde bırakır. Ayrıca diğer komşu kardeşlerim (Safra kesesi, karaciğer; böbrekler) temizlenir ve kuvveti olur. İstifra etmeyi nasıl becereceğim dersen, al sana basit bir formül: 1 çorba kaşığı zeytinyağı + 200 gr ılık su ile su ile karıştırıp iç, yeterlidir diyorum. İstifra etmekte zorlananlardan isen o zamanda, mide üzerine ılık su torbası koyarak, iki parmağını boğazına daldırabilirsin. Böylece kusma hissi uyanır ve çıkarabilirsin. Yine de başaramadıysan 4-5 saat sonra bir müshil (Sinameki veya magnezyum sülfat) kullanarak rahatlayabilirsin.

   Benim güzel sahibim! İşte benim sana söyleyeceklerim şimdilik bunlar, seni seviyorum, sana düzenli hizmet etmek istiyorum. Söylediklerimi dikkate almanı temenni ediyorum, sağlık ve huzur içinde kal. 😊

Ummu Yasir

[1] Araf, 31.

..devamı »