Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

10 Eki 2018

Ev Okulu Günlükleri 1

Henüz yorum yok!


EV OKULU GÜNLÜKLERİ 1
Öncelikle ve her daim rahmeti ve lutfu bol Rabbimiz'in adıyla...
Salonumuzun kocaman duvarını kaplayan tahtamızın en üst köşesine arapça besmeleyi yazarken bir yandan da dilimle söyleyerek, başlatıyorum ev okulumuzu. Gözlerini kocaman kocaman açan yeğen öğrencilerimden biri, çekinerek 'ama ben böyle yazamam ki hala' diyor, besmeleyi işaret ederek.
Bir küçüğün dünyasında,  harflerin birleşerek ortaya çıkardığı görüntünün nasıl da ulaşılamaz göründüğünü düşünürken, yüzüme gülücük konduran öğrencimi rahatlatıyorum, o kelimeleri yazmayacaklarını söyleyerek.
Besmele'nin önemini, onsuz her şeyin eksik olduğunu, yemekten içmeye, oyundan derse, uyumaktan gezmeye, her işe besmeleyle başladığımızı konuşuyoruz beraber... Başka ne yaparken, daha başka, daha başka derken herkes bir şeyler söylüyor kendince...
Takip ettiğimiz bir müfredatımız yok elimde...
'Çocuklar açın kitapları, bu günkü dersimiz' diye başlamıyoruz öğrenmeye...
Şu kadar saat ders, şu kadar zamanda öğrenme diye bir sınırlamamız da yok. Anlamadan, sevmeden, yapmış olmak için yapılan bir şeyin kime ne faydası olmuş ki şimdiye kadar...
Şimdilik beş yaşındaki kızım ve iki yeğenimle, üç kişiden oluşan bir ev okulumuz var artık... Aslında hep var olan ev okulunu biraz daha elle tutulur hale getirdik belki de...
Ev okulunun ne demek olduğunu, bebeklikten büyüklüğe hayatımızda ne ifade ettiğini, sadece okul ve kurslara hasredilen (hapsedilen) eğitim ve öğretimin hayatımızda bizlere neleri yitirttiğini ve daha bir çok konuyu inşallah bu yazı dizimizin devamlarında ayrıntılıca ele almayı düşünüyorum.
Bu sene haftada iki gün üç tatlı küçükle daha özel vakit geçirmeye karar verdik. Hem kendimiz için aldığımız notlar, hem de ufak da olsa bir tecrübe paylaşımı olmasını umud ediyorum yazdıklarımızın.
 Öncelikle ev okulumuzun yapılma şartlarından kısaca bahsetmek istiyorum. Kimi zaman tam tekmil, sınırsız imkanlarla yapılabileceğinden bahsedilen veya kendilerini eğitim, ortam ve şartlar anlamında oldukça yetersiz gören anne yorumlarını gördüğüm için.
Bahçeli müstakil bir ev veya villada değiliz. Normal bir apartman dairesinde oturuyoruz. Çevremizde farklı alanlarda atölye vs. de yok. Elhamdulillah çok yakın ve geniş bir alana kurulmuş bir parkımız var ve hava yağmurlu olmadığı müddetçe soluğu orda alıyoruz...
Çok boş, boşluktan canı sıkılan bir anne değilim. İki yaşına yaklaşma telaşesiyle gece gündüz ayrılmadığımız bir küçük bebeğimiz, iki senelik bir okul arasından sonra ev okuluna devam eden bir ablamızın sorumluluğu, sabahları erkenden okula gönderdiğimiz, bununla beraber ev (hayat) okulu mantığından uzaklaştırmamaya çalıştığımız iki küçük de abimiz var. Sorumluluklarımızın dahasını siz düşünün...
Evimiz ıssız, sessiz bir ev değil; haliyle bu kadar çocukla olmaz elbette ama, misafir anlamında da öyle. Dengeli bir şekilde olduğu müddetçe, her gelen, her tanışılan güzel insandan biz büyüklerin de, çocuklarımızın da, hayata dair çok güzel şeyler biriktireceğini düşünüyorum. İşte ev okulu dediğimiz şey tam olarak burada da devreye giriyor. Hayat devam ederken, ondan ayrı düşmeden, güzel bir çabayla edinilen, öğrenilen her güzel ve faydalı şey...
Gelelim bu bitmek bilmez hayat okulunun içinde yapmaya başladığımız küçük ev okulumuza...
Okulların açılmasına az bir zaman kalmıştı. Az çok aşina olduğu 'ev okulu' kavramını daha sık gündeme getiren beş yaşındaki kızım da heyecanla kuzen arkadaşlarıyla daha sık bir araya geleceği okulumuzun başlamasını bekliyordu. Sık sık farklı ortamlarda kendisinin ev okuluna gittiğinden bahsediyor, ev okulunun ne olduğunu soranlara da -bilmediklerine şaşırmış vaziyette- bıkıp usanmadan ayrıntılı bir şekilde açıklıyordu.
Okulların ilk günü, bizim okulumuz neden başlamadı diye ufak bir hayal kırıklığı yaşarken, ona bir yandan bu günkü ev okulumuzun anneanne ziyareti ve ona yardım etmek olduğunu, bir yandan da haftada iki günü açıklamaya çalışıyordum...
Gerçekten de şu ev okulu ismi bu kadar çok zikredilince işime yaramaya başlamıştı. Kendi kıyafetlerini giyip katlamaktan, küçük kardeşiyle ilgilenip oynamaya, daha önce zorlandığı bir çok sorumluluğu yaparken, artık gülümseyerek bana bakan kızım, ' bu da ev okulu anne, değil mi?' diye göz kırpıyordu...
Ertesi gün yazımızın girişinde bahsettiğim gibi, ev okulumuz heyecanla başladı. Bu yazı dizisi aklıma geldiği için, gerektiğinde isimlerini kullanmam gerekirse diye öğrencilerime en sevdikleri isimleri sordum. Kızım 'Hanne', yeğenlerim ise 'Mert ve Akın' isimlerini söylediler.
Sohbetimiz en sevdikleri oyun, renk ve meyvelerle devam etti. Meyveler demişken sulu sulu yaz meyveleri, bol vitaminli kış meyveleri, ıııh hepsi de ne kadar güzel ve faydalı, Allah'ımız ne de güzel yaratmış diye neler konuştuk neler. Hepsi heyecanla şu meyve de var, şu dilim dilim, şunu çok severim, şunu da özledim derken bir yandan da şükrediyorduk Rabbimize.
Okullardaki ve çoğumuzun zihnindeki ders ve konu ayrımları ne kadar keskin ve hayatın dışındaydı. Oysa bir çocuğa coğrafyada denizlerden, dağlardan bahsederken, fen ve teknolojide uzayın sırlarını anlatırken, maddeden ve atomdan bahis geçerken çok doğal ve içten Rabbimiz'in büyüklüğü, kudreti, rahmeti anlatılabilirdi. Ayrıca din kültürü ve ahlak bilgisi diye bir ders adına ve ayrımına gerek duymadan, ahlaksız bir matematiğin, ahlaksız bir sosyal bilgilerin, daha da ileride tıbbın, iktisadın, mühendisliğin, öğretmenliğin vs. olamayacağını, hepsinin temelinin ahlak ve erdem olduğu yaşanılarak gösterilebilirdi.
Bu konular hem uzun, hem de hiç bitiremediğimiz konular; biz yine dönelim ev okulumuza...
Biz büyüklerin de en zorlandığı konulardan biri ile ilgili hadisimizi ben söylüyorum, küçükler tekrar ediyor bir kaç kere;
"Allah'ın en sevdiği amel, az da olsa devamlı olanıdır."
Tahtamıza bir karınca ailesi çizerek, o an aklıma gelen bir masalla anlatmaya çalışıyorum hadisimizi. Her gün azar azar yiyecek toplayan minik karınca ile azı küçümseyen arkadaşının yolları bir gün ev okulumuza düşünce, daha bir dikkatle dinliyor küçüklerim. Tahtaya -olmayan resim kabiliyetimle- çizdiğim komik resimleri şu benim şu sensin diye kıkırdayarak seçiyorlar. Bir de karıncaların yolu tahtanın diğer ucundaki bahçede minik ağacını her gün azar azar sulayan İsmail'in yanından geçiyor.
Arkadaşları ve kendileri hikayenin kahramanları olunca, daha bir gayretle yorumlar yapıyor öğrencilerim; bizim de az az öğrendiğimiz şeyler kocaman olacak değil mi? diye soruyorlar. Anlama ve kavramalarındaki hassasiyet beni daha da bir şevklendiriyor.
Sadece görüntüde olup, illaki elle tutulur çok bir şeyler olmasına gerek yok yaptıklarımızın; kimi zaman görünmese de küçük küçük kalplerine koyup biriktirdiğimiz güzellikler amacımız...
Belki büyüdüklerinde ayrıntılarıyla hatırlamayacaklar bu günleri, ama farkında olmadan yaptıkları güzel alışkanlıklarında ufak da olsa katkısı olur umudu taşıyoruz çabalarımızın...
Biraz çizgi çalışmasıyla kalem tutuş ve el becerilerine bakıyorum önce, sonra oyun hamuruyla bol bol uzun çubuklar ve diledikleri şekilleri yapmaya bırakıyorum küçükleri...
Vee sonra da eşleştirme oyunu. Diğer odada katlanmayı bekleyen çamaşırların arasından ayırdığım bir dolu küçük ve rengarenk çorap geliyor aklıma. İşte size eşleştirme oyunu... Hepsi ayrıldıktan sonra da çorapları birleştirerek katlamayı öğretirken; 'artık anneniz çamaşır katlarken çorapları siz yapabilirsiniz çocuklar' diyorum...
Birleştirilen çorapları sayarak matematiğimizi de geliştirdikten sonra, yemek ve namaz hazırlıklarım esnasında, geçen sene kış (dışarıya çıkamadığımız için) renkli fon kartonlarıyla salonumuzun bir köşesine yaptığım sek sek üzerinde zıplamaya başlıyor çocuklar. Daha önce oyunu bilenler kurallı oynarken, bilmeyenlere de kuralları öğretmeye çalışıyorlar.
Tüm bunlar olurken her şeyi gözlemleyen, kalemleri dağıtan, hamurlara el uzatan miniğimizi de unutmamak lazım. Bu süreçte onu bir ara uyutabilirsem, en azından bir iki saat daha rahat olacak sanırım... 
Sek sek oyununda tek ayak zıplama ve dengede durmada biraz zorlanıp diğerlerine katılmayarak kenara çekilen Mert'i görünce gayrete gelsin, rahat hissetsin diye salonun bir ucundan başlayarak tek ayak üzerinde zıplayarak tur atıyorum. Şimdiki dersimiz zıplamak halacığım. Haydi zıp zıp... Bu ayak yoruldu, şimdi diğeri... Ev ödevimiz tek ayak üzerinde zıplamak tamam mı? Annene eve gittiğinde söylüyorsun, bol bol zıplayacaksın...
Sek sek ve benzeri eski oyunları bilimsel olarak azıcık inceleyince, biz küçükken ne güzel oyunlar oynuyormuşuz demeden geçemiyorum içimden. Atlama zıplama, büyük motor gelişimi mi diyorlar buna, kurallı oyun, grup oyunu, sabır, sıranı beklemek, haksızlık yapmamak, mızıkçılık yapmamak, yenme ve yenilme adabını öğrenmek, dikkat vs.
Evdeki birlikteliğimizin sonunda havanın güzel olması sebebiyle, kış öncesi bu fırsat kaçmaz diyerek parka çıkmaya hazırlanıyoruz sevgili küçüklerimle. Bir yandan ihlas suresi dilimizde. Hamur oynarken de bilgisayardan dinlemiştik hiç farkında olmadan, telaffuzumuz düzgün olsun diye. Öyle ders gibi yapmıyoruz ezberi. Zaten küçüklüklerinden itibaren en azından her gece yatarken veya cemaatle kılınan namazlarda duydukları için kısa sureleri, bana sadece tekrarlatmak düşüyor aralarda. Yavaş yavaş tek başlarına okuyacaklar inşallah...
Ve park...
Her zaman bisiklet, top vs. bir çok araç olurken oyun için yanımızda, bu sefer hiç bir şey almadan çıkıyoruz. Ev okulumuz için can atan 3 yaş gurubu küçük kardeşler ve anneler de katılıyor aramıza. Önce canı sıkılıyor bazı küçüklerin bisiklet yok, top yok, başka oyuncak yok... Sonra şehir hayatının hep araçlara alışık çocukları olmaktan çıkıp, özgürce koşuyorlar çimenler üzerinde. Biraz çim yolmaca, yürüme yollarına kum atmaca, kuşların peşinde koşturmaca ve annelere çiçek toplamaca...
Onlardan daha çok ben tekrardan çocukluğumu yaşıyorum sanki...
Kendi çocuklarımla ve sevgili öğrencilerimle ders, klasik anlamda eğitim, faaliyet gibi şeyleri ne kadar beceririm bilemiyorum ama, küçüklüğümden aklımda ve yüreğimde kalan bol oyun, doya doya oyunu elimden geldiğince onlara sunmak çabasındayım inşallah... Bizim gibi tek başlarına sokağa çıkamasalar da, işlerini bir kenara bırakıp, gerektiğinde gece bulaşık, çamaşırla uğraşıp onları dışarılarda oynatan, bir anne, hala, teyze, öğretmen olarak hatırlanırız belki, çocukluk anıları arasında...
Ummu Salim



..devamı »

29 Eyl 2018

Midemle Hasbihal

Henüz yorum yok!



MİDEMLE HASBİHAL

Sosyal hayatımızda bizi en çok meşgul eden gündemlerimizden birisi sağlık sorunudur. Hepimiz sıhhat ve afiyet içinde yaşamak isteriz. Bu konuda hazırlanmış pek çok bilgiler edinmeye çalışırız. Doktorları, uzmanları, büyüklerimizin tecrübelerini, bizimle aynı sorunu yaşayan insanların önerilerini dinleriz.

Ama bitmez sorunlar, hastalıklara hastalıklar eklenir. İlaçlar alırız avuçlar dolusu, tedaviler yıllar sürer. Arzu ettiğimiz sıhhati yakalamak sanki hayallere karışır ve hastalıklar kronikleşir…

Bu kadar zor mudur sağlıklı yaşamak? Bu kadar zor mudur sağlığımızı korumak? Bu kadar kolay mıdır hastalığa yakalanmak?

Ne dersiniz bir de beden dilimizi dinleyelim mi? Beden bizim, mide bizim, kalp bizim ve diğer organlar bizim. Bakalım bize neler söyleyecekler, bizden neler isteyecekler. Aaa organ konuşur mu demeyin, her şeyin kendine mahsus bir dilinin olduğunu unutmayalım. İsterseniz mide ile başlayalım konuşmaya, mide:

Ben mide, şimdiye kadar hakkımda çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. Çeşit çeşit öneriler yapıldı ama bir de beni benden dinleyin.

Bildiğiniz gibi, insan bedeninin en önemli organlarından birisiyim. Hayatta her şeyin bir prensibi olduğu gibi benimde prensiplerim var. Seninle konuşurken sana sahibim demek istiyorum, çünkü ben sendeyim, sen de bana sahipsin. Güzel sahibim! İnsanlar genellikle yemek yerken benim için söyle bir sıralama yaparlar.

   Önce çorba salata vb.
   Sonra et yoğurt vb.
   Sonra tatlı meyve vb.
   Bu benim çalışma sistemime uygun değil, sen öyle yapma! Ben tatlı ve meyveyi daha önce sindiririm. Öncesinde aldığımız yemekleri sindirilmeden, tatlıyı sindirmeye başlarım bütün yenilen yemekler çürümeye başlar ve toksin olarak sana döner. Yediklerinin vitaminini alamazsın sonra doktora gidip: Midem yanıyor, midemde ekşime var, yediklerim ağzıma geliyor sanki diye şikâyet edersin. Hâlbuki ben sana hizmet için yaratıldım seni de beni de yaratan Rabbimiz “Yiyin için israf etmeyin”[1] buyurmuyor mu?

   Benim sana en güzel en verimli bir şekilde hizmet etmemi ister misin? Bu soruya “tabii ki isterim” cevabını duyar gibiyim. O halde benim de senden bazı taleplerim var. Basit, masrafsız, uygulanabilir, ne dersin sıralamaya başlayalım mı?

    1- Beni aşırı doldurma!
3/1 yemek, 3/1 su, 3/1 nefes almak için boş bırak. Çamaşır makinesini düşün! Çamaşır makinesini tıka basa doldurunca güzel, temiz çamaşır yıkayabiliyor mu? Bu basit misali zihninde canlı tut!

    2- Benim çok çeşitli yemeği ihtiyacım yok. Kendine birbiriyle uyumlu birkaç yemek seç, ben de sana düzenli hizmet edeyim. Yine yukarıdaki misale dönersek, beyazlar ayrı renkliler ayrı tüller ayrı koyu renkliler ayrı yıkanınca sonuç daha iyi alınır değil mi?

   Güzel sahibim! Birbirine zıt yiyecekleri bende bir anda toplama! Örneğin etli ekmek, lahmacun, et yemeği beraberinde, yoğurt veya ayran alma. Sen lezzetli yediğini zannederken ben onları tabiri caizse çürütürüm, toksin olacak olarak sana döner unutma...
   3- Benim öyle sık sık meşgul edilmeye hiç ihtiyacım yok. Günde iki öğün en idealim. Ama mutlaka yiyeceksen iki öğün arası en az 5-6 saat olsun, öncesinde kapımı çalma. Çamaşır makinesine ikide bir çamaşır atarsan ne olur, ya da çamaşırların bir kısmı yıkanıp son işlemleri yaklaştığında makineye yeni çamaşır koyarsan ne olur? Arzu ettiğin temizliğe ulaşamazsın değil mi? Sık sık yemelisin diyenlere bakıp aldanmayasın. Önceki hekimlere hastalık nedir diye sorulunca “Yediğini sindirmeden ikinci bir yemek yemektir” diye cevap vermişlerdir.

   4- Şunu da unutmayasın güzel sahibim. Ben mideyim ve dişlerim yok, yemeyi bana göndermeden iyice çiğnemelisin. Ağzına aldığın bir lokmayı en az 15 defa çiğne. 20-30 defa çiğneyebilirsen sonuç bakımından daha güzel.

   5- Doğal yiyecekler benim dostumdur. Biz bütün organlar tabi olan şeylere göre ayarlanmışız o halde birtakım yeni lezzetlerinin, hobilerin peşinde koşma! Hele paketlenmiş içinde kimyasalı, koruyucusu, renklendiricisi vs. olan şeyler benim için gıda bile değildir. Ne olur beni çöplüğe çevirme, fıtratıma uygun değil.

   6- Güzel sahibim, uyumadan 3 saat evvel yemeyi bırak. Tabiri caizse ağzına fermuar çek. Uyuyacağın zaman da mümkün olduğunca sağ tarafına yatarak uyu, beni rahat ettir…

   7- Benim için çok önem arz eden bir şeyi daha söyleyeyim mi? Asitli içecekler ile beni doldurma! Benim içime giren her şeyi eritecek, bana bahşedilen doğal sindirme özelliğim var. Asitli içecekler öncelikle öğütücü bir değirmen olan dişlerinin çürütür düşünsene önceki zamanlarda yaşayan insanlar bugünkü gibi diş problemi yaşamışlar mı? Sonra da asitli içecekler benim düzenli çalışmama engel olur. Bu arada bir de çocuklarını çok sevdiğini söyleyen, ama yeterince bilince sahip olmadığından onların her istediklerini alan anne-babalara da bir tembihim olsun, çocuklarınızı asitli içeceklerden ve paketli şeylerden elinizden geldiğince uzak tutun. Paketli gıda demiyorum çünkü bu şeyler benim için gıda bile değil…

   8- Benim güzel sahibim! İçinin arzulamadığı bir şeyi yeme! Belki de şu yaşadığınız dönem önceki zamanlara göre en zor dönemlerden birisi. Neden mi? Hiçbir besin değeri olmayan, yarısından çoğu kimyasal maddelerle dolu olan yiyeceklerin, içine konulan MSG (Monosodyom Glumat) lezzet artırıcısı, seni ve senin gibi birçoklarını aldatıyor. Memleketimizde kullanımı serbest olan bu maddenin birçok ülkede kullanımı sınırlıdır ya da yasaktır. Ve bu madde katıldığı ürünü tüketen insanlarda bağımlılık yapar. Sahte lezzetlere kanma! Bunlar sana hastalık olarak döner. Tıp dilinde MSG (Çin Lokantası Sendromu) denir. Kanserojendir, beyin hücrelerine zarar verir, kalp çarpıntısı, boyun krampları, karın ağrısı, migren ve daha birçok rahatsızlığa sebebiyet verir. Hazır çorba, cips, sucuk, salam, çerez, pizza, çiğ köfte, bisküvi, kek, pasta, çocuk ürünleri, hazır yemekler, lokantalar, diyet ürünleri MSG den nasibini alır. Lezzet artırıcı özelliği olduğundan katıldığı şeyler size tatlı ve güzel gelir. Sakın aldanmayasın aslı belli olmayan şeyleri elinden geldiğince benden uzak tut. Atalarımızın şu sözü zihninde canlı kalsın “Bilinmeyen aş ya karın ağrıtır ya baş.”

   9- Sana bir dost tavsiyesi daha vereyim güzel sahibim! Kendi yaşadığın bölgede yetişen ürünlerle beni besle, çünkü seni de beni de yaratan, hikmetiyle yaşadığı bölgenin insanlarının yararlanacağı ürünleri bahşetmiştir. Bu meyveleri ve sebzeleri yersen sağlık ve afiyetin korunur.

   10- Güzel sahibim!
    Yukarıdaki isteklerimi dikkate alırsan, midenizin nerede olduğunu hissetmeden huzurlu yaşarsınız. Ama insanoğlu unutkandır, hatalıdır hatalı olanın en hayırlısı da hatasından çabuk dönendir. Hatalı dedik ya… Zaman zaman senden şu sözleri duyar gibiyim. “Yemeği çok karıştırdım, galiba çok kaçırdım.” Öncelikle söyleyeyim böyle şeylerin olmaması lazım. Eğer olursa ben de sana hazımsızlık, geğirme, ekşime ve bir ağırlık hissi ile geri dönerim. Peki, bu nahoş durumda ne yapabilirsin, benim için ve kendin için. Söyleyeyim mi?

   – Beni boşalt. Galiba siz istifra diyorsunuz bu eyleme. Ayda 1-2 defa kusmak benim kaslarımı zinde bırakır. Ayrıca diğer komşu kardeşlerim (Safra kesesi, karaciğer; böbrekler) temizlenir ve kuvveti olur. İstifra etmeyi nasıl becereceğim dersen, al sana basit bir formül: 1 çorba kaşığı zeytinyağı + 200 gr ılık su ile su ile karıştırıp iç, yeterlidir diyorum. İstifra etmekte zorlananlardan isen o zamanda, mide üzerine ılık su torbası koyarak, iki parmağını boğazına daldırabilirsin. Böylece kusma hissi uyanır ve çıkarabilirsin. Yine de başaramadıysan 4-5 saat sonra bir müshil (Sinameki veya magnezyum sülfat) kullanarak rahatlayabilirsin.

   Benim güzel sahibim! İşte benim sana söyleyeceklerim şimdilik bunlar, seni seviyorum, sana düzenli hizmet etmek istiyorum. Söylediklerimi dikkate almanı temenni ediyorum, sağlık ve huzur içinde kal. 😊

Ummu Yasir

[1] Araf, 31.

..devamı »

25 Eyl 2018

Kitap Okumaktan Nasıl Vazgeçtiğimin Hikayesi

Henüz yorum yok!


KİTAP OKUMAKTAN NASIL VAZGEÇTİĞİMİN HİKAYESİ

Kitap okumanın bir de "anne hâli" var ki, bundan söz etmezsem hikâye yarım kalacak.

Uzun yıllar süren fikrî sancılarım tam da duruldu ve ruhum dinginliğe doğru yol alıyor derken, anne olduğumda kendimi başka bir girdabın içinde buluverdim.

Müsned'in tercümesine çalıştığım günlerdi o zaman.. Masanın üzerini, sağı solu, yeri göğü kitapla doldurup saatlerce kendimi kaybettiğim çalışma hâlleri..

Tabii bebeklerle ilgili bir takım ön fikirlerim var. Uyurdu, dururdu falan gibi.. Ah annemin o saatlerce uyuyan bebekleri :) Bütün yanılgım, onlar yüzünden.

Teorilerimin çöktüğü, kucağımda birkaç dakikalık uykuya dalan, benimle bitişik bir bebekle başbaşayım artık.

Bütün akrabalarımızdan uzakta, kimseyi tanımadığımız yepyeni bir yerdeyiz. İnsanlara ihtiyacım olabileceğini hayatımda ilk defa idrak ediyorum.

Yusuf benim için bir medrese. Ben o medresenin acemi öğrencisiyim.

Okumaya ihtiyacım var sanıyorum. Hâlbuki değil. Çalışmaya, yazmaya, üretmeye. Bunları yapabilirsem iyi hissedeceğimi düşünüyorum. Oysa değil.

Yavaşladım sanıyordum ama bebeğin yavaşlığına çok uzaktayım. Odaklandığımı zannediyordum ama ona göre hâlâ çok dağınığım.

Yusuf önce bomboş yaptı zihnimi. Sonra yepyeni şeyler öğretti bana. Yağmurda ıslanmayı, rüzgar yüzüne değince heyecanlanmayı, gökyüzünü izlemeyi, bir karıncanın peşinden gitmeyi ve yasama dair pek çok ince detayı..

Önceleri ısrar ettim, naz ettim, inat ettim. Okumadan geçen her saatimi beyhude hissettim. "Her dönemin imtihanı, ânın adamı, ibnu'l-vakt" önermeleri bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor tabii.

Yusuf vazgeçmedi ve varlığımın hiçbir şeyden dolayı değil bizatihi kendisinden dolayı "değerli" olduğuna ikna etti beni. Her bebeğin yaptığı gibi dünyadaki tek gerçek benmişim gibi aşkla baktı gözlerime. Sevilmek ve takdir edilmek için hiçbir dış etkene ihtiyaç duymadığıma inandırdı beni.

Bu, basit gibi görünen ama muhteşem bir devrimdi benim hikayemde. Pek çoğumuzun hikayesinde olduğu gibi aslında. "Okumak, yazmak, bilgiyi canlı tutmak, üretmek, ulaştırmak" gibi eylemler içsel olduğu kadar "dışarıdan" da destekli çünkü. Ve bu çizgiler bazen o kadar naif bir şekilde birbirine giriyor ki.

İnsan yolda terbiye olunuyor. Lakin kaide; kendini yolcu bilmekte. Süreç, ne kadar sancılı, ağrılı olursa, o kadar öğretici oluyor.

Annelik ve kitaplarla olan yolculuğumda, en nihayetinde yaşamayı tercih ettim. Çoğu zaman plansız, spontane. O gün ne çıkarsa bahtıma, hakkını vererek yaşamak.

Yaşam en büyük felsefedir ve bunu hiçbir zaman kitaplardan öğrenemeyecektim. Yavaşlayarak, odaklanarak, tefekkür ederek elde edeceğim kazanımlar, bilgi ile kıyaslanamaz.

Çok değer verdiğim hocalarımızdan İhsan Fazlıoğlu, (eşimden rivayetle) bir görüşmelerinde şöyle demiş: "Çocuklarım bir şey sorduklarında yada anlattıklarında elimdeki kitabı bir kenara bırakarak onları dinledim. Çalışma odamın kapısını hiçbir zaman kilitlemedim."

Kitaplar konusunda benden bin beter olan eşime çok iyi geldi bu tecrübe. Daha sonra Allah başka örnekler de çıkardı karşımıza. Çok okumaya karşılık yaşamayı seçen..

Düşündüğümde, çok az kitabı olan ama deniz derya olan pek çok âlimin hikayesini, hangi ara es geçtiğimizi hatırlayamadım.

Kapitalizm, okuma sevdamıza da dişlerini geçirmişti. Her gün bir yenisi basılan kitaplar, kurulan yayınevleri, türeyen yazarlar, hangi amaca hizmet ediyordu. Tekasür (çokluk) olayına neden kitaplar cihetinden bakamamıştık hiç?

Şimdilerde "az kitabı çok defa, dura dura, düşe kalka ve tefekkürle okumak" üzerine bir felsefe oturdu hayatımıza. Ki elhamdülillah çok daha huzur ve dinginlik kattığını söylemeliyim. İhya ve Medaricu's-Sâlikin bu eserlerden bazıları.

Kitap okumadan gün geçirmek artık rahatsız etmiyor beni. Zaten biraz karmaşık hissettiğim günlerde, ekrandan uzak durduğum gibi özellikle kitaptan da uzak duruyorum.

Çiçeklerin toprağını değiştirdim bugün, balığın akvaryumunu karbonatla ovdum, gökyüzüne baktım biraz, martılara ekmek doğradım, Yusuf mektup yazmış, ona zarf yaptım, çorbaya un kavurdum, çorbayı karıştırırken akşam Ay'ı hangi pencereden görebiliriz diye düşündüm, eksik hissetmedim.

Sahi iyi bir kul, iyi bir insan, iyi bir eş ve iyi bir anne-baba olabilmek için bilmediğimiz ne vardı?
Bilmek kendi başına ne işe yarardı?


Ummu Reyhane
..devamı »

23 Eyl 2018

Kitap Okumayı Nasıl Sorguladığımın Hikayesi

Henüz yorum yok!


KİTAP OKUMAYI NASIL SORGULADIĞIMIN HİKAYESİ

Anne-babası 70-80'li yıllarda islamcı olmuş her çocuğun evinde, birbirine yakın eserler bulunur.
Çoğu Arap dünyasından tercüme eserlerdir bunlar. Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Mevdudi, Hasan el-Benna, Ali Şeriati, Fethi Yeken, Abdulkadir Udeh ve daha niceleri.

Genel itibariyle "İslam devleti, halkın cehaleti, davet yöntemi, kafirlere karşı tavır, cihad, şehadet, direniş, mücadele vb." konular içerir. Söylemler bi hayli serttir. O dönem herkes serttir zaten. Doğrular tektir. Farklılıklar makbul değildir.

Bir yanda geçmiş İslam alimlerinin eserleri, diğer yanda Arap dünyasının tercüme eserleri, içimdeki o boşluğu gitgide derinleştirir. Onca şey yapsak da hepsi boş gibi, hayatı Allah için yaşamak buralarda mümkün değil gibi, Arap dünyasında onca alim-ulema varken bu ülke kupkuru bir çöl gibi.

Bu sadece benim çıkmazım değil. Ciddi olarak okuyan ve düşünen birkaç arkadaşım da aynı çıkmazda.

Araplar, (sözümü mazur görün) kıytırık bir hocaları için bile isminden önce "Faziletli şeyh allame fakih muhaddis" falan filan diye iki paragraflık övgü düzerken, bizde kaç tanesini yıllarca okutacak hocalar, sakalsız, nursuz, uğursuz bir "akademisyen" oldu sadece.
Cumhuriyetin attığı kazıklardan biri elbet, bizdeki "âlim" profilini öldürmesi.
Peki aynı cumhuriyetin en baskıcı olduğu devirlerde, tercüme faaliyetlerinin hızla ivme kazanmasını ne ile açıklamalıyız?

Babam çok faal bir hocaydı. Evimize her bölgeden müslümanlar misafir olurdu. Biz pek çok yere seyahat ederdik. Bi dünya hoca efendinin dersine katıldık. Ama ben o dönem Osmanlıyı hayırla yâd eden birine rastlamadım. Sözü geçtiğinde daima dudak bükülür, hatalardan bahsedilirdi.

Elmalılı'yı anlamaktan âciz insanlar, Kuran'ı "Tefhim" ve "Fi Zilal" söyleminden ibaret sanıyorlardı.

İbni Kemal Paşa Zade'ler, Birgivi'ler, Ebu's-Suud Efendi'ler, Babanzade Ahmed Naim'ler ve daha niceleri.

Sahi neden kimse söz etmedi, bana ait değerlerden? Neden bu isimleri bulmam, yıllarımı aldı?

Neden gençliğim; "burada" yaşayamayacağımı düşündüğüm İslam ve "burada" elde edemeyeceğime inandığım ilim özlemiyle oradan oraya savruldu?

İdeolojik İslamcılıktan kıl payı kurtulmam, öncelikle Rabbimin yol göstermesi sonra da Zühd ve tasavvuf kitaplarının vesilesiyle olmuştur.

Çok sevdiğim İbni Kayyım'ın eserlerini de anmasam olmaz burada. Cennetteki Hayat, Kalbin İlacı, Sabredenler ve Şükredenler" liste başı o günler. "Medaricu's-Sâlikin'e ulaşamama ise hâlâ çok var.

16 yaşımdan sonra başucumdan bu eserler hiç eksik olmadı hamdolsun. Ve hayatıma ışık tutan o zahidlere vefa olarak 18 yaşımda iken "Zühd ve Ahlâk" isimli derleme çalışmam yayınlandı.

O dönemden sonra fikir kitaplarıyla uzun soluklu bir temasım olmadı. Edebiyat, şiir ve psikoloji okuyordum daha çok.

Ham maddeyi düşünebileceğime dair bir umut belirmişti içimde. Fikir kitapları zaman zaman ufuk açıcı olabilir, bunu inkar edecek değilim. Ama beni çekip çevirecek, o kulvardan bu kulvara sürükleyecek bir mahiyette olmamalıydı.

Çünkü fikirler değişir, kapıldığımız akım uğruna yıllarımız heba olur. Ama asıllar değişmez. Gerçek ilim, asıl olandır. Fikir ise sensin, benim, o. Birbirimizi yüreklendiriyor muyuz, yoksa ideolojilere, fikirlere mahkum mu ediyoruz, bu mühim.

Fikirler bir zaman sonra asıl olan ilmin önüne geçiyor ve yerinde saymanın en aldatıcı yollarından biri haline geliyor.

Seyyid Kutup'un tefsirini baştan sona okuyabiliyor pek çoğumuz. Ama Razi'yi, Elmalılı'yı kimsenin gözü yemiyor. Cehaletimizin de farkında değiliz "Bi dünya gereksiz şey var o tefsirlerde." Ne gibi güzel kardeşim? "İşte felsefe, bilim, metafizik, astronomi vs" Aferin sana! İşte böyle böyle yerimizde sayıyoruz.

Kitap okuyarak aptallaşıyoruz. Hep aynı şeyleri okumak bize hiçbir şey katmıyor. "Allah'a kul olalım, Peygambere ümmet olalım, Allah'ımız ne güzel yaratmış." Çiçek böcek formatında ve vaaz tadında devam ediyor tefsir anlayışımız.
Olmasın mı, o da olsun. Ama sen ilim talebesi isen bu gidişatla bir yere varamayacaksın.

Okumaya devam ediyorum ama artık acıkır gibi, susar gibi değil. Duruluyorum belki de.

Usül okuyorum, kelam, akaid, sosyoloji, felsefe vs. Ama hep dönüp dolaşıp Zühd kitaplarıma varıyorum. İçimde gizli bir sufi var. İnanıyorum, inanmak beni rahatlatıyor, çalkantılarıma iyi geliyor. Kitaplarım kadar seccademi, tesbihimi de seviyorum artık. Evet yaşanabilir bir şeyler var. Uzakta değil burada, yanıbaşımda.

Yok hikayenin sonunu bir tekkede bitirmeyeceğim.
"Önceleri tasavvufun adı yoktu, kendisi vardı. Şimdi ise adı var, kendisi yok" sözüne tüm kalbimle inanıyorum. Ama nefsi tezkiye, kalbi tasfiye, riyazet vs nasıl inkar edebilirim ki bunca hakikati? Onlar olmadan nasıl "ol"abilirim?

Kahrolası şiirler, aşka inandırdı beni. Ve dinden düşünceye, hayattan memata her şeyde bir "aşk" arar oldum.
Artık İslamcılar arasında pek de makbul biri değilim.

Bir gün bir hoca efendi evimize misafir oldu. Biraz sohbet muhabbetten sonra kitaplığa bakıp "Kavga etmiyorlar mı birbirleriyle?" dedi.
Çünkü hadisler, tefsirler, usuller bir tarafta, tasavvuf, felsefe, sanat, edebiyat ve benzeri eserler tam karşılarındaydı.

"Yok" dedim. Zira kitaplar kavga etmezler, kavgayı çıkaran biziz.

Tek tip bir kitaplığı, dahası tek tip bir aklı anlamakta daima zorluk çektim. Bu, belki biraz da yol göstericilerle ilgili. Malum İslâmî camianın büyükleri, tebealarına daima "onayladıkları kitapları" tavsiye ediyorlar. Başlangıç için bu belki anlaşılabilir bir durum. Ama 30 yıl geçse de adamın hayatına yeni bir fikrin, karşıt bir düşüncenin girmesinden korkuyor pek çoğu.

Oysa "akıl ve sağduyu" o kadar da yabana atılacak şeyler değil. Bir görüşü okumakla dinden çıkmazsın, sapık olmazsın. Asıl düşünceni sağlam kılmak istiyorsan, onu önce bozup parçalamayı, sonra her parçayı yeniden yerli yerine koyabilmeyi denemelisin. Bir motoru dağıtıp toplar gibi. Bakalım şimdi de aynı şekilde çalıştırabilecek misin? Zira sorgulanmamış hiçbir düşünce, sana ait değildir.

Bir kimsenin fikri yapısıyla ilgili malumata ihtiyacım varsa, ilk önce kitaplığına bakarım. Çünkü insanlar genelde kitaplığı aşamazlar.

"Sapık kitapları alt dolaba koyuyoruz" diyeni de gördüm. Hiç eve almayıp ateşe vereni de.

Sahi İbni Arabi ile İbni Teymiyye'nin yanyana durması neden rahatsız eder bir insanı? "Ama İbni Teymiyye, İbni Arabî'yi tekfir etmiş."
Etsin, banane? Bu benim kavgam değil ki.

İbni Teymiyye'ye sapık diyenler var diye onu da mı harcamalıyım şimdi? Peki böyle böyle elimizde kim kalacak, ne kalacak?

Bütün İslami meseleleri, alimleri ve hatta ashabı, siyeri, "yönlendirilmiş" olarak okuyoruz, farkında mısınız? Sen bir selefi isen, hep o cepheden bakıyorsun müktesebata. Senin âlimlerin, sahabelerin hep "selefi".
Sen bir sufi isen, sana göre de bütün övülen şahsiyetler "sufi".

Falanca sevdiğim alimi neden seviyorum, biliyor musunuz? "Benim gibi" düşündüğünü "sandığım" için. Oysa cahilin tekiyim. Onun tek yönünü görüyorum. Dahası kendimden başka bir şey görmüyorum onda. Es kaza farklılıklarından haberdar olsam, ya o şahsiyeti defterden siliyor yada ona ait rivayeti inkar yoluna gidiyorum.

Sahabenin aynı düşündüğünü sanıyorum. "İhtilaf" deyince Cemel ve Sıffin'den öteye gitmiyor aklım. Oysa sahabe ihtilaf etti. Hem de her şeyde. Kuran'da, hadislerde, akaidde, fıkıhta, siyasette. Allah hepsinden de razı olsun.

Ehl-i Sünnet için Mu'tezile'den daha güzel bir nimet olabilir mi? Adamların fikre ve düşünceye verdikleri emek ortada. Sövüp saymayı da tercih edebilirsin, sana olan katkısını dönüştürmeyi de. Tercih senin.

Okuduğun "farklı kitabı" insanların görmesinden korkuyorsun, korkma.
Fikirlerini toparlayamamaktan korkuyorsun, korkma.
Zira ilim ancak cesurların altından kalkabileceği bir ağırlıktadır.

Hep aynı görüşleri okumaktansa, hiç okumamak evladır.

Aklın, tefekkürün ve karşılaştırmanın eşlik etmediği bir okuma, sahibine ancak "katılık, yobazlık ve bağnazlık" katar.

Bize de "o" lazım değil.

"Eleştirel okuma" diye bir şey var ve bu yaşamın çok erken yıllarında kazanılan bir meleke.

Ben, annemin yada babamın alimlerden bir âlimi, hocalardan bir hocayı, kitaplardan bir kitabı, -diğerlerini tamamen diskalifiye edecek şekilde- övdüklerini ve yücelttiklerini, onu hatadan muaf kabul ettiklerini görmedim.

Bu durum bizi, karşılaştığımız farklı yada yeni kitaplar, fikirler ve insanlarla ilgili "korumacı ve savunmacı" bir refleksten kısmen alıkoydu. Büyüdükçe gelişen bir merak ve araştırma hissi ailemiz tarafından kabul görmüştü.

Şimdi çocuklarımla kitap okurken, bir şey izlerken onlara da bu "eleştirel ve esnek" bakış açısını kazandırmaya gayret ediyorum. "Kahramanı çok sevdik ama sence bu yaptığı doğru mu? Sen olsan başka bir yol bulur muydun? gibi sorularla, onları düşünmeye teşvik ediyorum. Ve hayatta "katıksız kötü yada katıksız iyi" diye bir şey olmadığını, her kötünün iyilik ve her iyinin de kötülük potansiyeli olduğunu anlatıyorum.

Bunların ötesinde "farklılık" denilen bir şey de var. Doğrular çeşit çeşit olabilir ama senin hayat hikayene uygun değildir mesela, senin aile ortamına, çevrene, yapı ve karakterine. O halde o bir tek doğru için tepinmeye lüzum var mı? Sana uygun doğruyu hiç de kompleks yapmadan bulabilirsin.

Eleştirel okumayı "çamur atmakla" karıştıranlar var. Gördüğü her farklılığa hiç tanımadan, bilmeden leke sürmeyi dinine ve geleneğine bağlılık zannedenler var. Bana göre cahillik ve yobazlıktan başka bir şey değil bu.

Çocuklarım bugün "Allah'ın (hâşâ) tuvalete gidip gitmediğini" sorduklarında onlara gülümseyerek cevap verebiliyorum elhamdülillah. Yarın din ve hayat algımla ilgili başka bir uç görüşü dile getirdiklerinde de cin çarpmışa dönmemeyi, bunu araştırmayı ve konuşmayı önerebilmeyi bütün kalbimle diliyorum.

Benim konuşamayacağım ve masaya yatıramayacağım hiçbir düşüncem yok.
İmam Malik (rh.)'in de söylediği gibi "Şu kabrin sahibi olan Rasulullah'ın dışında herkesin görüşü kabul edilir yahut reddedilir."

Kaldı ki Kuran'ın yorumunda veya sahih hadisin anlaşılmasında dahi ihtilaflar yaşıyoruz. Bunlar güzelliktir, genişliktir, rahmettir.

Sözlerimin gönlüne dokunduğu bir kardeşim varsa, Allah için rica ediyorum; kardeşlerimizi yorum ve anlayış farklılıklarından dolayı ötekileştirmeyelim.

Yahu el-alemin gavurundan, kafirinden bahsetmiyoruz. Allah için alnı secdeye varan kardeşlerimizden bahsediyoruz.

Gönlümüz bu kadar mı dar?

Allah'ın rahmeti elimizde olsa "bizden" gayrısına koklatmayacak kadar çorak mı kalplerimiz?

Ummu Reyhane

..devamı »

19 Eyl 2018

Kitap Okumakla Nasıl Kafayı Bozduğumun Hikayesi

Henüz yorum yok!



KİTAP OKUMAKLA NASIL KAFAYI BOZDUĞUMUN HİKAYESİ

Aslında böyle kitaplık resimleri paylaşmayı sevmiyorum. Bana biraz görgüsüzlük geliyor. Ama bu sefer bir şey anlatacağım. Bu anlattıklarımın hiçbiri de kitap okumaya ve biriktirmeye övgü olmayacak.

Evinde pek çok kitap bulunan ve sürekli okuyan bir anne-babanın çocuğu olarak, kitaplarla yakınlığımız çok erken başladı diyebilirim. Fakat delirdiğim çağlar, sanırım on yaşımdan sonraya tekabül ediyor.

Gittiğim her yerden emanet kitap taşıyorum. İnsanların yıllar önce kitap istifledikleri dolaplara, çatı katlarına merdiven dayıyorum. Bodrum katlarında rutubet almış kitapların tozunu siliyorum. Annem benimle anlaşmalar yapıyor, “Sadece bir kitap al yanına, diğerleri bende kalsın, sonra veririm” falan. Odaya gizli saklı kitap taşımalar. E hani bizimkiler kitap sever bi aileydi? Vehametimin farkında değilim tabii, varsa yoksa onları suçluyorum. Kitap okumayayım da ne yapayım?

Gece ışık açmak bir dert. Dört kardeş kış günü aynı odadayız. Masa lambası kullanmak mümkün değil. Büyüklere yakalanıyorum. Kapının camına seccade asıyorum, anahtar deliğine pamuk tıkıyorum. Yok, yemiyor. Mum yaksam, söndürünce kokudan anlaşılıyor. Bizimkiler de gece gece ne hikmetse, saat başı bir biri, bir diğeri devriye geziyor.

O zamanlar gece benim için soba, mandalina ve kitap.

Evren kitap dolu, her yerde ne kadar çok bilgi var ve ben küçük bir çocuğum, hiçbir şey bilmeyen bir cahil. Tek hissettiğim bu.

Kitap okumayan insanların da gözümde bir ottan farksız olduğumu söylememe hacet yok sanırım.


"Kitap okuyanın arkadaşı, çok okuyanın da ailesi olmazmış."

Doğru. Tek tük arkadaşım var. Sık bir araya gelmiyoruz. Aşırı kendimleyim, zaten kimseyle iki kelam etmiyorum.

Tolstoy anlıyorum ama annemi anlamıyorum.

Okudukça insanlarla ve hayatla aramdaki uçurum artıyor.

İlkbahar gelmiş, bütün ağaçlar bembeyaz tomurcuk. Seviniyorum elbet ama bahçeye çıkarken bile kolumun altında kitaplar.

Küçük kardeşim yürümeye başlamış, yüzünde sevinç, gurur, yaşam, hayat. Benim önümde kitaplar.

Odaklanamıyorum, dikkat eksikliği. Neden? Oysa o kadar naif kitaplar okuyorum ki, edebiyat harikası eserler. Orada okurken hayran olduğum bir mevsime, âna, çiçeğe, böceğe neden burada bigane kalıyorum?

Bir kitabı anlamak için onca emek veriyorum. Aslı yetmezse şerhini okuyorum ama babaanneme anlam veremediğimde sallıyorum gitsin.

Komşu teyzenin hikayesi, Anna Karenina'dan daha mı önemsiz ki, onun neler yaşadığını hiç merak etmiyorum.

Ali Şeriati'nin, Kutup kardeşlerin söyledikleri, babamın söylediklerinden öncelikli. Yarın bu İbni Teymiyye olur, Gazali, İbni Sina, Eflatun, Kant, Aristo.
Onlar hep bir adım önde. Babamın bana karşı şansı yok.

Neden şişede durduğu gibi değil hiçbir şey? Kitapta durduğu gibi değil?

Al sana anlam karmaşası.

Okumak ve yaşamak arasında ince bir çizgi var.
Beni çizginin yaşam tarafına çeken annem ve babam.

Evde çok yoğun bir hayat var.

Arkadaşlarım okul okuyor, kurs okuyor ve "dersi olmak" gibi bir bahane dolayısı ile hayattan muaflar bir döneme kadar. Ama bizde öyle değil.

İyi ki öyle değil, bunu zamanla anlayacağım.

Evin en büyük ablasıyım. Biz dört büyükten sonra üç de küçük var sonradan gelen.
Bebekli, küçük çocuklu, bol misafirli bir hayat, götürmeye çalıştığımız.

Ramazanlarda 60'ar kişilik çocuk grupları ağırlıyoruz iftarda. Kendimi aşçı ve bulaşıkçı gibi hissediyorum. O ara sesli kitap dinliyorum.
Ekmek evde yapılıyor, turşu, salça, kışlık, yazlık ne varsa. Kayısılar olgunlaşınca hayat duruyor, arkasından hemen vişne ekleniyor. Ağaç dalında küçüklere ezber çalıştırıyorum, bir yandan sepetlere meyve topluyoruz. Yıka, doğra, reçel, komposto. Taşı, dağıt böyle geçiyor bir sezon.

Hayır, bu rutin öğleden sonra. Her sabah 7'de kalkıp yatakları topluyor, rahleleri diziyoruz. 8'de yaz kursu başlıyor. Çocukluğum boyunca yazın evde yaz kursu, kışın hafta sonu okulu devam ediyor. Annem artık bize devrediyor eğitimi. Dersler, okumalar, gruplar, ekipler bitmiyor.

Akşam odama çıktığımda, sanki uzun zamandır özlediğim bir dosta sarılır gibi sarılıyorum kitaplarıma. Gün arası kitapları, akşam üzeri kitapları birbirinden farklı. Çerez kitaplar, tezgah üstü çorba karıştırırken de okunabiliyor ama bazılarına eğilmeden olmuyor.

Bir şey eksik ama.
Bir şey.
O kitaplarda yazmayan, şiirlerde geçmeyen bir şey.
Kafam başka yerlerde, darmadağınığım..

Ummu Reyhane

..devamı »

1 Eyl 2018

Çocuğum Hafız Olsa

Henüz yorum yok!


ÇOCUĞUM HAFIZ OLSA

Ben eğer çocuğunun hafız olmasını isteyen bir anne olsaydım, öncelikle bu isteğimin nedenlerini ve niyetimi derinlemesine sorgulardım. Çocuğum da olsa en nihayetinde bir başkasının hayatı hakkında böylesine ağır hedefler belirlemenin ileride ne kadar zorlayıcı ve hayal kırıklıklarına sebep olan bir şey olduğunu kendime telkin ederdim.

Sonra çocuğuma kitabını sevdirmek ve onu öğrenmesi için olanaklar hazırlamak için Rabbime gece gündüz niyaz ederdim.
Daha doğmadan benim hayatıma eşlik ettiğini bildiğim yavruma, bol bol Kur’an okumaya ve dinletmeye gayret ederdim. Bebek de olsa her akşam uyutmadan önce ona mutlaka Ayete’l-Kürsi, Amenerrasulü, Fatiha, İhlas, Felak, Nas surelerini ayrıca sünnette öğretilen duaları okurdum. Gün içinde oyun oynamaya dalmışken –süreki değil bazen- kısık bir sesle Kur’an tilavetini dinlemesini sağlardım.

Salıncakta sallarken, birbirimize top atarken, dışarıda yürüyüş yaparken “Hadi suremizi okuyalım mı?” diyerek ona kısa kısa sureler tekrar ettirirdim. “Okumamız lazım, ezberlememiz gerek, bugün bu yetişmeli, al sana gülen yüz, olmadı ağlayan surat” gibi gereksiz şeylere hiç girmezdim. İsterse okurdum, istemezse gönül koymazdım.

Her gün kitabımı elime alırken öpüp başıma koymayı, yüzümde tebessümle okumayı, araya girdiğinde onu azarlamamayı, “Şimdi Kur’an okuyorum dinleyemem” sözleriyle Kitabımı çocuğuma engel kılmamayı şiar edinirdim.

Onunla Kur’an üzerine sohbetler ederdim. Sorduğu soruların cevabını Kur’an’dan bulur gösterirdim. “Allah’ın bize hediyesi bu, herkese özel mektubu. Biz Kur’an aracılığıyla Allah’la konuşuruz” derdim. “Allah okuyanı sever, okumayanı sevmez, çok okuyana şunu verir” gibi şeylerden bahsetmezdim.

4-5 yaş sonrasında gözü alışsın, aşinalığı artsın diye bir dolabın üzerine Arapça alfabeyi asardım. Kenara köşeye eğlenceli-resimli birkaç tane Elif-Ba koyardım. (Tercihen bunu öncelikle Türkçe alfabe için yapardım. İkisinin birbirine karışmaması için de Arapça alfabeyi Türkçe okuma-yazmayı öğrendikten sonraya bırakırdım.)

Arkadaşlarımın çocuklarının üç-dört yaşlarında hatim inmelerine özenmez, çocuğumu bir an evvel maratona yetiştirmek için zorlamazdım. Şaşalı Kur'an'a geçme yahut hatmetme törenlerine çocuğumla birlikte katılmaz, onun dış kaynaklı bir özenti içine girmesine yahut kendisini eksik hissetmesine engel olmaya çalışırdım.

Yedi yaşına geldikten sonra daha uzun sureleri dinletmeye, okumaya gayret ederdim. Satır satır ezberlemesini önemsemezdim. Şayet sabırlı olursam bir dönem sonra devamlı olarak dinlediği bir cüzün neredeyse yarısını ezberlemiş olduğunu hayretle görürdüm. Tek tek değil bütün bir şekilde öğrendiğini anlardım.

Kız olsun erkek olsun çocuğumun imamlığında (sonradan iade kaydıyla) namaz kılardım. Namazda yeni öğrendiği sureleri okuması için teşvik ederdim. "Senden Kur'an dinlemeyi çok seviyorum" derdim.

"Sureni ezberlemeyi bitirirsen, Kur'an'ın tamamını ezberlemeyi başarırsan beni çok mutlu edersin" gibi duygu aktarımlarından zinhar kaçınırdım. Çünkü bir çocuğun anne-babasını mutlu etmek için ne denli ağır yüklerin altına girebileceğini tahmin bile edemezdim. Sonra da çocuğumun yapay isteğini, gerçek bir içsel motivasyon zannetme yanılgısına düşmeyi istemezdim.

Çocuğumun başarılarını, kolay ve sağlam bir şekilde ezberlemesini abartmazdım. Etrafta bunu dile getirmezdim. Onu tebrik ederken doğal ve samimi olmaya dikkat ederdim. Sohbetlerimizde daima Kur'an ahlakını vurgulardım. Kur'an'ın yaşanması uğruna mücadele eden örnek şahsiyetlerin kıssalarından söz ederdim. Böyle kişileri mümkünse ziyaret etmeye, vefat etmişlerse mezarlarına çocuğumla gitmeye gayret ederdim.

Çocuğum "gerçekten" istediği sürece ilk hedefim; Mufassal (Hucurat-Nas arası) surelerin ezberlenmesi olurdu. Sahabe-i Kiram'ın da bu bölümü öğretmeyi öncelediğini bildiğim için oraya odaklanırdım. Sure sure teklif ederdim çocuğuma. "Kur'an'ın tamamı, hafızlık, cüz başları, dönüş sistemi" falan demezdim kesinlikle.

Tıpkı babamın bana yaptığı gibi. Önce son cüzleri ezberlemiştim. Sonra "Bakara-Aliimran iki çiçek" dedi babam. "İstersen orayı da ezberleyiver." Ezberledim. Yasin Kur'an'ın kalbi imiş. Oradan Hucurat'a indim. Tekrar başa döndüm. Nisa, Maide, En'am, Araf. "Ooo" dedi babam, "Bütün uzun sureler bitti. Son taraf da. En zoru gitti. Boşluğu da kapatıver istersen." Kapattım elhamdülillah. On bir yaşımda üstelik de sekiz ayda, hiçbir şekilde zorlanmadan, ne olup bittiğini anlamadan ezberleyivermiştim bütün Kur'an'ı. Hafız olacağımı bilmezdim önceden, kimse söylememişti. Öyle bir hedef de konmamıştı önüme. Hiç unutmuyorum, son sayfayı ezberlediğim gün, ezberleyecek sayfam kalmadı diye üzülmüştüm.

Babam gibi yapardım işte. Eğer bir gün ezbere devam etmek istemezse çocuğum, elinde parça parça cüz sayfaları kalmasındansa, tastamam sureler, cüzler kalsın isterdim. (Bunca sene yarım bıraktığı cüz parçalarını sağlayan birini hiç görmedim. Ama tam cüzü yahut sureyi sağlayan, onu unutmamaya gayret edene çok rastladım.)

Kur'an'a muhabbet duymasını, onu hem gönlüne hem de zihnine almasını istediğim çocuğuma ilk iş olarak bir okul, kurs, hoca aramazdım. Bu işin uzun soluklu bir şekilde pekala evde de olabileceğini düşünürdüm. Televizyonu kaldıran, telefonu elinden bırakan, herkesin doğal sürecinde bir şeyler öğrendiği, elinden kitabı eksik etmediği bir evin kolaylıkla mektebe/medreseye dönüşeceğini bilirdim.

Eğer çocuğum bu işin evde olması konusunda benimle aynı görüşte değilse, etrafımda haftada birkaç gün çocuğumla beraber olacak birileri var mı, ona göz atardım. Aradığım Yönder'in hafız olmasını tabii ki isterdim ama Kur'an'ı iyi bilmesi de benim için yeterli olurdu. Bunlardan daha önemlisi çocuğumun ruhuna hitap edebilecek birisi olmasına özen gösterirdim. Kur'an hocalarının kötü ahlaklarının ve sert bakışlarının çocukta Kur'an'la nasıl özdeşleştirildiğini ve bunun ileride açacağı tahribatı göz önünde bulundururdum.

Şayet etrafımda bu konuda yardım alabileceğim birileri yoksa (şartlarım başka türlüsüne olanak vermiyorsa) ve çocuğum kendi arzusuyla ezber konusunda ilerlemek istiyorsa, son çare olarak bir kurs arayışına girerdim. Aradığım kursun (bu konudaki çok olumsuz örneklerinden dolayı) bir tarikat/cemaat kursu olmamasına dikkat ederdim. Cemaat ve tarikat olmayan, resmi de olmayan, işinin ehli, küçük bir yapıyı, onu da bulamazsam resmî kurumları tercih ederdim. Dünyanın en iyi öğretmenini ve kursunu da bulsam, çocuğumu yatılı bir kursa göndermekle imtihan olunmamayı dualarımda hep dile getirirdim. Gündüzlü ve mümkün olduğunca kısa bir süre kursta bulunması için elimden geleni yapardım. Çünkü hiçbir resmi ve gayri resmi kurumun, bir çocuğa saatlerce vereceği hiçbir şeyin olmadığını bilirdim.

Sonrasında benim için ayrı bir mücadele başlamış olurdu. Çocuğumun başkalarıyla kıyaslanmaması, yarıştırılmaması ve incitilmemesi konusunda yeni bir mücadele alanı. Öğretmenlere hak verdiğim de olurdu. Kimseyi suçlamamaya gayret ederdim. Ki ben bu kuruma mecbur kaldıysam, onlar da bir şeylere mecbur kalıyorlardı. En güzeli iş birliği içinde neyi, nasıl iyileştireceğimize bakmak olurdu. Çokça çaresiz hissetsem de yeniden toparlanma konusunda ümidimi yitirmezdim.

Kursa başlayan çocuğumla sık sık sohbet etmeye, onu dinleyip anlamaya özen gösterirdim. Dersini yapmak istemediğini ve bıkkınlığını fark ettiğim zaman ısrarda lüzum görmezdim. Öğretmenlerinin ve bizim sürekli konuşarak ite kaka ilerletmeye çalıştığımız durumu, daha fazla kötüye gitmeden sonlandırırdım.

Çocuğumun kendisini suçlu, eksik ve yetersiz hissetmemesi için elimden geleni yapardım. "Gerçekte neye ilgili/meraklı olduğunu ben fark edemedim. Bu konuda bana çok yol göstermen gerek." derdim. Yeni ilgi alanları, öğrenim alanları bulmak için onunla omuz omuza verirdim.

Eğer çocuğum kolaylıkla ilerler ve zorlanmadan bitirirse, bunun Allah'ın en büyük lütuflarından biri olduğunu bilir, bol bol hamd eder, şükrederdim. Bundan sonraki çabam da; zihnindeki Kur'an'a layık bir müslüman olması ve ezberini unutmaması için elimden geleni yapmak olurdu.

Bütün bunları yazmanın ne kadar kolay olduğunu, asıl meselenin zamanı geldiğinde "yapabilmek" olduğunu hiçbir zaman unutmazdım.

O Merhametlilerin En Merhametlisi'nin inayeti olmadan zorluklara asla tahammül gösteremeyeceğimi, ne kadar aciz bir kul olduğumu, duayı ve zikri dilimden/hayatımdan eksik etmemenin ancak O'nunla mümkün olacağını bilirdim.

Ummu Reyhane

..devamı »

Hafızlık Hikayem

Henüz yorum yok!



HAFIZLIK HİKAYEM

Küçük yaşta hafızlık yapan pek çok çocuk gördüm. Ve hayatımın pek çok döneminde hafızların derslerini dinledim, onlarla sürekli bir arada bulundum.

Buna rağmen ruhsal dengesi bozulmamış olanına çok az rastladım. "Keşke hafız olmasaydım da falanca gibi her gün kekeleye kekeleye ama muhabbetle Kuran okuyabilseydim" diyenlerin pişmanlıklarına şahit oldum.

Yıllardır pek çok anne bana hafızlıkla ilgili soruyor. Anlıyorum, hak veriyorum. Çünkü müslüman her anne-baba, çocuğunun küçük yaşta ilimle hemhâl olmasını arzu ediyor. Örnek aldığı alimlere benzemesini istiyor.

Bunun için çocuğun yeterliliği, kapasitesi pek de hesaba katılmadan, üstelik neredeyse tamamı pedagojik formasyondan mahrum eğitimciler (!) elinde yavrular heba ediliyor.

Ne yazık ki bizim hafıza ihtiyacımız yok. Sübyan mekteplerinde 4-5 yaşında çocuklara tehditle, ceza ile Kuran ezberletilen bir eğitime de. Bizim Kuran'ı sevecek ve sevdirecek gönüllere ihtiyacımız var.

Bundan yıllar önce… Ben 10 yaşındayım, abim 11. Okula gitmiyorum zaten. Abim de bir yıl ara vermiş, birlikte hafızlık yapıyoruz. Babam, her sabah namazından sonra ezberimizi yapmamız için başımızda oturuyor. Annem minicik avuçlarımıza “Yiyin yavrum, zihninizi açar” diyerek kuru üzüm koyuyor. Uyku bastıracak olsa, babam; “Hadi bahçede iki tur atıp gelelim” diyor. Mutfaktan ekmek kokusu geliyor.

Benim için her şey çok güzel. Ezber yapmak, hayatımın neredeyse en kolay işi. Akşam üç kez dinliyorum Şureym’den. Sabah birkaç defa yüzüne bakıyorum, tamam. Hafızlık sendromu denilen şeylerden, hafızların bozulan psikolojilerinden, evde bir hafızlık öğrencisi varsa bütün ailenin hayatının zindan olmasından haberim yok tabii ki o zamanlar. Hayatımın hiçbir bölümü ders yüzünden kısıtlanmıyor. Akşama kadar oyun oynuyorum, kitap okuyorum, anneme yardım ediyorum, hiçbir şeyden geri kalmıyorum.

Cephenin abim tarafında ise durumlar hiç iç açıcı değil. Abim, bir sayfayı –abartmıyorum- 100 kez okuyor, yine de bazen ezberleyemiyor. Abim, artık sabah namazından da önce kalkmaya başlıyor ders çalışmaya. İster istemez bir bana bakıyor, bir kendisine. İşler iyiye gitmiyor, babamın da hevesi kaçıyor. Artık evde soğuk bir rüzgar.

Ben Kuran’ın başında oyalanmaya başlıyorum. “Abimden önce ezber vermem ne kadar büyük düşüncesizlik” diyorum. İçimden “Ne olur ezberlesin Allah’ım!” diye dualar ediyorum. Abimin yapamadığını görüyorum. Başkaları çalışmadığını, gözünün derste olmadığını söylüyor. Doğru değil, halbuki abim çok çalışıyor.

Sonra “Evde olmayacak bu iş” deniliyor, abim bir kursa başlıyor. Gündüzlü, sabah gidip öğlen geliyor. Boyu kadar bir hücrede ders çalışıyor. Allah’tan dayak falan yok gittiği kursta. Yani en azından.

Sonra bir gün abim kurstan döndüğünde elindeki Kur’an’ı kaldırıp “Siz benim bu kitabı sonunda alıp yere çarpmamı mı istiyorsunuz?” diyor annemle babama. Yüzü allak bullak, sesi ağlamaklı.

Sonra bir gün abim kurstan döndüğünde elindeki Kur’an’ı kaldırıp “Siz benim bu kitabı sonunda alıp yere çarpmamı mı istiyorsunuz?” diyor annemle babama. Yüzü allak bullak, sesi ağlamaklı.

Annem, babam; “Hayır” diyor ve mesele orada kapanıyor. Benim için “hafızlık bırakabilme” konusunda en büyük kahramandır abim. Kur’an’a olan hürmeti ve kendisini böylesine ifade edebilmesi, şahit olduğum büyük cesaret anlarından biridir.

Hafızlığım sekiz ay sürüyor. Hayatım boyunca “Allah’ın en büyük lütfu” olarak andığım bir güzellik daima bana eşlik ediyor. Hiç pişman olmadığım, keşke demediğim bir baş tacı. Anneme, babama teşvikleri için sonsuz şükran duyduğum.

Bizim evde artık “Her çocuğun kapasitesi” gibi şeyler konuşulmaya başlanıyor. Abim ise “hafızlık yüzünden” ara verdiği hayatına geri dönüyor. Yine sabah namazında kalkıyor, mahallenin çocuklarını tek tek evlerinden toplayıp camiye götürüyor. Evde birlikte hazırladığımız davet broşürlerini okulda dağıtmaya başlıyor. İdare ile çatışıyor, okuldan uzaklaştırmalar, disiplin cezaları.

Abim Kur’an’ı savunuyor her yerde. Arkasında bi dolu genç, sınıflarda namaz kılıyor. Hafta sonları dağa çıkıyor yürüyerek. Bazen yalnız, bazen bir-iki arkadaşıyla kamplar kuruyor. Bulduğu sahipsiz bir atı besliyor. Sürü köpeklerine karşı korunmanın yollarını keşfediyor. Dağda nasıl yaşandığını tecrübe ediyor. Abim hayatını istediği gibi yaşıyor. Sırt çantasından minik mealli Kur’an’ı hiç eksik olmuyor.

Ve en son 2007 yılında, abim 21'inde Afganistan cihadında şehid oluyor.

Arkasından beni en çok mutlu eden şey; iyi ki Kur’an ezberlemeye mahkum olmadı, mecbur olmadı. O zaman belki de bu hikaye, “Şimdilerde psikopat bir Kur’an kursu hocası” diye neticelenebilirdi. Allah korudu.

Kur’an’ı yaşamaya azmetti hayatı boyunca. Verdiği canı yine O’nun uğruna feda etti. Tek kusuru, yarıyı geçmişti lakin hafızlığını bitiremedi.

Oysa Kur’an’a hafız olmak bir yerde zor değil. Aile baskısı, hoca baskısı, bir şekilde olunabilir. Asıl mesele; Kur’an’a muhafız olmakta.

Zira hiçbir çocuk muhabbet olmadan Kur’an’a muhafız olamaz. Ve varsın hangi alanda muhafız olacağını çocuk
seçiversin, sahi ne kaybederiz?

Ummu Reyhane
..devamı »