Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

26 Mar 2015

Çocuğun Manevi Eğitimi / Ali Çankırılı (Kitap Özeti)

Henüz yorum yok!

   
         ÇOCUĞUN MANEVİ EĞİTİMİ

Özetini yapacağımız kitap Pedagog Ali Çankırılı’ya ait. 181 sayfadan oluşuyor. Yazar kitapta çocuğun maddi-manevi gelişim evrelerini dikkate alarak doğru bir dini eğitim vermenin yollarından ve öneminden bahsediyor. Kitap üç bölüme ayrılmış; 

Birinci bölümde; çocuğun anne rahmindeki günlerinden itibaren gelişim evreleri ele alınıyor. Manevi eğitim sürecinde bu evrelerin bilinmesinin ne kadar önemli olduğunun altı çiziliyor.

İkinci bölümde; çocuğa Allah inancı nasıl verilir? Allah, en doğru şekilde nasıl anlatılır? Çocuğun Allah’la ilişkisi nasıl pekiştirilir? İşte bu soruların cevabı veriliyor. 

Üçüncü bölümde ise; çocuğun manevi eğitim alabilmesi için gerekli olan duygusal, zekayı geliştirici etkinlikler ve oyunlara yer veriliyor. Bu bölümde çocuğumuzla birlikte oynayabileceğimiz geliştirici pek çok oyun önerileri bulunuyor.

İlk olarak birinci bölümde bahsedilen çocuğun anlama, kavrama ve gelişme evrelerine bakalım; Çocuğun öğrendiklerini algılamasına, bilgileri belleğe depolayabilmesine, öğrendiği bilgiyi anlamlandırmasına, bilginin kısımları arasındaki ilişkileri tanıyabilmesine çocuğun bilişsel gelişimi deniyor. Bilişsel gelişim ise birbirini takip eden şu dönemlere ayrılıyor;

Duygusal hareket dönemi: Doğumdan ikinci yaşın sonuna kadar devam eder. Yeni doğan bebek dış dünyayı keşfetmede duygularını kullanır. Çevresinde olan biteni duyguları ile kavrayıp reflekslerle tepki verir. Örneğin acı hissettiğinde ağlar, bağırır. Sonra ise yavaş yavaş refleksten amaçlı davranışlara geçer. Ağlamak yerine acı veren şeyden kaçmaya, saklanmaya başlar.

Altı aylık bir bebek bu süreçte gözünün önünden bir eşya kaldırılıp başka bir yere götürüldüğünde o eşyanın evrenden tamamen silindiğini düşünür. Ancak dokuz aydan sonra göremese de bu eşyanın götürüldüğü yerde varlığını sürdürdüğünü anlar.  Dokuz aydan önce annesi odadan çıktığında onun yok olduğunu düşünerek ağlamaya başlar. Ama ileriki aşamalarda bunun böyle olmadığın anlar ve daha az tepki gösterir. Yani çocuk bu süreçte deneme yanılma yöntemiyle öğrenir.

İşlem öncesi dönem: İki yaşından yedi yaşına kadar olan süreçtir. “kavram öncesi evre” ve “sezgisel evre” olarak ikiye ayrılır. Birinci evre 2-4 yaşları arası, ikincisi ise 4-7 yaş arasındaki süreç. Kavram öncesinde çocuğun zihinsel kapasitesi ve kelime dağarcığı sınırlıdır. Bu nedenle simgesel düşünür. Düşünme biçimi mantık dışıdır. Örneğin, bardakta su varmış gibi içer, tahtaya at diye binip koşturur, kâğıda bir şeyler çizer, ne olduğu sorulduğunda bunun ev olduğunu söyler. O bütün bunları kendi zihninde var edip hayal gücü ile tamamlar. Sezgisel evreye geçtiğinde ise objeleri belli özelliklere göre sınıflandırmaya başlar. Örneğin küpleri renklerine göre sınıflandırmayı başarır.

Çocuğun işlem öncesi dönemde şu özelliklere sahip olacağını bilmeliyiz:

Benmerkezcidir; Çocuk kavram öncesi dönemde benmerkezcidir. Her şeyi kendi açısından değerlendirir. Empati yapamaz. Başkalarını düşünemez. Ama sezgisel döneme geçtiğinde yani dört yaşından sonra bu davranışları terk eder, arkadaşlarının da isteklerini yapmaya, çevresine uyum sağlamaya, her şeyin kendisine ait olması isteğinden sıyrılmaya başlar.

Değişmezlik; Bu dönemde çocuğun görsel izlenimleri düşüncesine etki etmez. Özellikle değişmezlik ilkesini kavramada güçlük çeker. Örneğin maddenin şekli değiştirilse de kütlesinin değişmediğini kavrayamaz. Küçük bardaktaki su büyük bardağa boşaltıldığında suyun azaldığını düşünür.

Tersine çevrilmezlik; Küçük bardaktaki su büyük bardağa boşaltıldığında suyun azaldığını düşünür ancak tekrar aynı bardağa döküldüğünde seviyenin aynı olacağını düşünemez.

Bütünleştirme; Çocuk birbiri ile ilgisi olmayan olaylar arasında bağ kurar. Örneğin "güneş neden düşmüyor" diye sorulduğunda “Sıcak olduğu için düşmüyor” diyebilir. Yedi yaşından sonra ise anlama ve akıl yürütme becerisi geliştiği için bütünleştirme de kaybolur.

Bitiştirme; Aralarında sebep sonuç ilişkisi bulunan iki olayı bu ilişkiye önem vermeden yan yana getirir. Hangisinin sebep ya da sonuç olduğunu önemsemez. Örneğin; “bisikletim kayboldu çünkü bisiklete binemiyorum” diyerek sonucu sebebin önüne alabilir.

Özelden özele akıl yürütme; Çocuk bu dönemde tümden gelim ve tüme varım akıl yürütme becerisini gösteremez. Bunun yerine doğrudan özelden özele benzetme yapar. Örneğin; güneşin canlı olup olmadığı sorulduğunda hareket ettiği için canlı olduğunu söyler ancak buradan genele gidip her hareket edenin canlı olduğunu söylemez. Mesela hareket etse dahi bulutun canlı olmadığını, onu rüzgârların devindirdiğini söyleyebilir.

İşte çocuktaki bu evreler anne baba tarafından takip edilerek onun içinde bulunduğu şartlara göre manevi eğitim verilmelidir. Bu süreçlere göre manevi eğitim verilmediği takdir de çocuk kendisine öğretilenleri kavrayamaz. Çocuğa duygusal yönü olmayan mekanik bilgiler öğretilebilir ancak bu, o inançları içselleştirdiği anlamına gelmez.

    Ne yazık ki pek çok Müslüman aile din eğitimini çocuğun birkaç davranışı kendilerinden gördüğü gibi tekrarlamasına indirgemiş durumdalar. Klasik olarak çocuğa önce; "Seni kim yarattı?" gibi soruların cevabı ezberletilir. Ardından, “Subhaneke” den başlayarak namaz sureleri ezberletilir. Sonra da kuran öğretilmeye başlanır. Bununla birlikte namaz nasıl kılınır, abdest nasıl alınır bilgileri ezberletilir. Ancak anne babalar çocuğun sadece bunlarla manevi olarak ilerleyeceğini sanır. Hâlbuki çocuğun ruhuna hitap edilmeden verilen bilgiler bir süre sonra terk edilir.

Oysa din eğitimi denildiğinde akla gelmesi gereken yaşına göre ve kavrayabileceği bir şekilde Allah’ı anlatmak, onu sevmesini sağlamak, merhamet, sorumluluk, doğruluk, ibadetlerin değerini anlamasını, anne babasına ve çevresine güzel muamele etmesini sağlamak gibi pek çok konunun ele alındığı uzun bir süreç akla gelmelidir.

Kitabın ikinci bölümü; Çocukta Allah inancı nasıl gelişir?
Çocuklarda sanatsal bir düşünce biçimi vardır. Bu nedenle gördüğü her şeyin bir insan eli ile yapıldığını düşünür. Güneş, ay, yıldız gibi büyük şeylerin daha büyük ve güçlü bir insan eliyle yapıldığını düşünebilir. Soyut zekâsı geliştikçe de Allah'ın en büyük ve en güçlü olduğu ve her şeyi tek başına yarattığı inancını kolayca kabul eder. Ayrıca soyut zekânın işlemeye başladığı okul yaşına kadar her şeyin canlı olduğunu düşünür. Bu nedenle Allah’ı büyük bir insana benzetebilir. "Allah nerede oturuyor? Evi var mı? Neden göremiyoruz? Allahın çocukları var mı?" gibi sorular sorabilirler. Yetişkinler bu soruları anlayışla karşılamalıdırlar.

Çocukların Allah hakkında en sık sorduğu sorulardan birisi de “Allah ne kadar büyük?” sorusudur. Bunu anlatırken şu örneği verebileceğimizi söylüyor yazar; “Büyük insan” derken ne kastederiz? Boyu ve kilosunu değil de yaptığı işlerin iyi ve büyük olmasını kastederiz. İşte Allah'ın büyüklüğünden bahsederken de onun yaratmasının, bilgisinin ve merhametinin büyüklüğünü kastederiz. Bununla birlikte büyük insanlar bizden daha bilgili ve becerikli olsalar bile onlar da göğü, yıldızları, ağaçları yaratamaz. Bütün bunları, yani her şeyi yaratan Allah’tır. Yani O her şeyden büyüktür.

Çocukların sordukları başka bir soru da “Allah’ı neden göremiyoruz?” dur. Buna da şöyle bir diyalog geliştirebiliriz; 
Çocuk: Anne neden Allah’ı göremiyoruz? 
Anne: Gözlerimiz her şeyi görebilir mi? Şu evin arkasını görebiliyor muyuz? Havada bulut varken güneşi görebiliyor muyuz? Ama havada bulut varken de güneşin orada olduğunu biliyoruz değil mi? Peki içinde oturduğumuz bu ev kendi kendine olur mu? Hayır. Biz evimizi yapan adamları görmedik ama evi inşa ettiklerini biliyoruz değil mi? Bir ev bile kendi kendine olmuyorsa dağlar, ovalar, denizler nasıl kendi kendine meydana gelir?

Yazarın sık sık dile getirdiği konulardan biri de; Allah inancının sevgiye dayandırılarak verilmesi. Çocuğun asla Allah ile korkutulmaması. Çocuğumuz “Anne yaramazlık yaptığımda Allah beni sever mi?” Diye sorduğunda şöyle örneklendirmeler yapabiliriz; “Sen bir yaramazlık yaptığın zaman hoşuma gitmiyor üzülüyorum. Ama yine de seni seviyorum değil mi? İşte Allah da yaramazlık yapsalar bile çocukları sever. Sözümü dinlemeyip yaramazlık yaptığında özür diliyorsun. Bende seni affediyorum. Allah'ın hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığında da “Özür dilerim Allah’ım! Beni affet” dersen Allah seni affeder. Allah özür dileyen çocukları çok sever.”

Çocuklarımıza önce cenneti olan Allah’ı anlatmalıyız. Çocuk soyut kavramları daha iyi anlayacak zihinsel olgunluğa eriştiğinde adalet kavramı çerçevesinde cehennemi anlatabiliriz.   

Çocuk ve Dua

Çocuklara en erken dönemde dua anlayışını öğretmeliyiz. Araştırmalara göre çocukta dua anlayışı üç aşamada gelişmektedir;

5-7 yaş arasında çocukların duası taklitten ibarettir. Duanın Allah'a yapıldığını bilir ancak nasıl gerçekleşeceğini kavrayamaz. Duası kabul olmadığında bir yaramazlık yaptığı için kabul olmadığını sanabilir.

7-9 yaş arasında duanın sadece isteklerden ibaret olmadığını, verdiği nimetlerden dolayı Allah'a teşekkür etmek anlamına da geldiğini kavramaya başlar. Bu süreçte çocukların bu duyguları pekiştirilmeli ve şükretmeleri sağlanmalıdır. Diğer yandan hiç kimsenin yeteri kadar iyi kulluk yapamayacağını, bu yüzden de bazı duaların kabul olmayacağını düşünebilir.

10-12 yaş arasında duayı “Allah ile kul arasında özel bir konuşma” olarak tanımlayabilir. Bütün bu yaşların her birinde çocuk dua ile iç içe tutulmalı, her gün dua etmesi gündeme getirilmeli,  onun anlayabileceği şekilde duanın kabul olacağı anlatılmalıdır. Kabul olmaz ise de bunun hayırlı olduğu anlatılmalıdır. 

Allah İnancında Babanın Etkisi:

Baba korkusu ile büyüyen, kuralcı baskıcı aile tiplerinde yetişen çocuklarda Allah korkusunun gelişmediği görülmektedir. Çünkü çocuk nazarında Allah ve baba otoriteyi temsil eden, Kural koyan, terbiye eden, cezalandıran bir yapıya bürünür. Çocuk babasından korkup uzaklaştığı gibi Allah'tan da uzaklaşmaya başlar.

Bunun tam zıttı olarak babası tarafından her istediği yapılan çocuklarında büyüdükleri zaman Allah'ın emir ve yasaklarına karşı lakayt davrandıkları görülmektedir.

Aynı şekilde çocuğunun dindar olması için onun duygu ve gelişimini göz önünde bulundurmadan motomot ne yapması gerektiğini öğreten, bunları sürekli tekrarlayan, çocukluğunu yaşamasına izin vermeyen, gevşek davrandığında yetişkine kızar gibi kızan, dini konularda hiçbir telorans göstermeyen babaların çocukları da sırf babalarını memnun etmek için ibadet ederler. Aslında pek çok çocuk yanlış eğitimin sonucu olarak manevi nokta da babasını idare etmektedir. Hata yapmasına tahammül edemeyen babalarının yanında hiç hata yapmamaya özen gösterirler.

Ancak yaptıkları iyi davranışların amacı babalarının kızmasından korunmak olduğu için maneviyatları gelişmez. Bir süre sonra kötü davranışlar sergilemeye başlarlar. Baba ise bu değişime anlam veremez. Ancak işin aslı çocuk öncesinde de zaten güzel davranışları içselleştirmemiştir. Baba çocuğun manevi eğitimi boyunca zorlayıcı olmaktan kaçınmalı, önce onunla ilişkisini ve birlikteliğini güzel yapmalı, sonrasında ise onun yanında örnek davranışlar göstermelidir. Hata yaptığında bunun normal olduğunu söyleyerek idareyi çocuğa teslim etmelidir.

Kitabın üçüncü bölümünü ise; yazar, çocuğun manevi gelişimini sağlayan bazı uygulamalara, oyun ve etkinliklere ayırmış ve konuyu burada noktalamış.

Okuyup istifade etmeniz temennisi ile…

Allaha emanet olun.


Ummu Ruveyda
..devamı »

21 Mar 2015

Cadallah Kur'an (Hidayet Öyküsü)

1 Yorum sayısı

CADALLAH KUR'AN

Nefis bir hidayet öyküsü…

Bir Yahudi çocuğun Türk bakkaldan hırsızlığı ile başlar hikaye;

İbrahim amca,  Fransa’da yaşıyan bir Türk, Mütevazı bir bakkal dükkânı işletiyor…

Dükkânının çevresinde kendisinden alışveriş yapan bir hayli site sakini var. Her milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insan. İşte bu evlerden biri de Yahudi bir aileye aittir.

Olayımızın kahramanı Cad, henüz 7 yaşındadır ve bu Yahudi ailenin çocuğudur.

Cad, her gün gelir ve İbrahim amca’dan alışveriş yapar, her gelişinde de ona çaktırmadan (!) bir çikolatayı cebine indiriverir. Bu aylarca böyle devam eder.

Bir gün yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata çalmayı unutur, çıkar…
İbrahim amca, arkasından merhamet dolu bir eda ile seslenir;

“Cad! Bugün çikolatanı almadın!” Ve uzatır ona her zaman aldığı çikolatayı..

Çocuk şaşırır ve; “Biliyor muydun?” der hayret içerisinde.

İbrahim amca, Cad’ın başını okşar ve; “Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir suçtur. Başkasının hakkına tecavüzdür! Bundan böyle bir daha kimseden çalmayacağına dair söz alır. Buraya geldiğinde yine al çikolatanı, ama benden hediye olarak.” diye ekler şefkatle..

Bundan sonra Cad ile arkadaş; hatta dost olurlar.

İbrahim amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında bir çocuktur. Aradan yıllar geçer. İbrahim amca bu Yahudi çocuğa hem arkadaş hem baba gibi davranır. Ne zaman Cad’ın bir sıkıntısı olsa, doğru İbrahim amca’sına koşar. O’nun şefkatli kollarına sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla hâsılı tüm sorunlarını anlatır dostu İbrahim amcaya. Gerek nasihatlerini, gerek çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular.

Ne zaman sıkıntılı bir durum ile karşılaşsa İbrahim amcasına koşar. İbrahim amcası çekmecesinden bir kitap çıkarır ve Cad’a vererek;

“Hadi aç bir yeri” der, sonra Cad’ın açtığı yüzdeki iki sayfayı okur, anlatır ve böylece sorununu birlikte çözüme kavuştururlar. Her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur! Dükkândan sıkıntıları bitmiş olarak ayrılır hep. Böylelikle tam 17 yıl geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim amca da ötelere doğru adım atan bir fanidir artık… Ama dostlukları hep bu minval üzere devam etmiştir. Bir gün emr-i Hakk vaki olur ve İbrahim amca, Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim amca’nın:

“İçerideki küçük sandık kendisinden hediye olarak bu Yahudi gence verilecektir.”

Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır. Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden yüreğinden tutan, sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı dert ortağı yoktur.

Vasiyet üzerine sandık Cad’a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak bile istemez.

İleriki zamanlarda yine büyük bir sorunla baş başa kalacak ve içinden çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit, aklına İbrahim amcası gelecektir. Gözleri dolar, aklına sandık gelir. Koşar sandığı açar. Bir de bakar ki sandığın içinde, İbrahim amca’sının eline verip açtırdığı ve okuduğu böylelikle sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap vardır. Kitabı okuyamaz, anlıyamaz çünkü Arapça’dır.

Koşarak, okutmak için Tunuslu arkadaşına gider. Her zamanki gibi arkadaşından iki sayfa okumasını ve açıklamasını ister. Sorun yine o Kitap sayesinde çözüme kavuşmuştur. Merak ederek sorar;

“Bu Kitabın adı nedir?”

Tercüme eden Tunuslu arkadaşı;

Bu kitap Müslümanların kutsal kibaı ‘Kur’an-ı Kerim’dir,

Cad çok şaşırır, şoktadır!

Hiç tereddüt etmeden sorar:

Müslüman olmak için ne yapmalıyım?

Tunuslu arkadaşı gerekeni söyler, yönlendirir ve nihayetinde Cad Müslüman olur.

Cadallah-il Kur’an adını alır. Cadallah Kur’an, bu yolda öyle ilerleme kateder ve kendini yetiştirir ki, sadece Avrupa’da yaptığı davet çalışmasıyla yaklaşık 6000 Hristiyan ve Yahudi’nin Müslüman olmasına vesile olur.

Hidayetine vesile olduğu kişilerin sayısı her geçen gün artmaktadır…

İbrahim amcanın miraz olarak bıraktığı Kur’anı incelerken arkasında Afrika’nın işaretlediği bir harita görür. İbrahim amca Afrika’yı işaretlediği yerin hemen yanına şu ayeti not etmiştir: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davette bulun.”  Bunu kendine yönelik bir işaret olduğunu düşünerek davetçi olarak Afrika’ya gider. Önce Kenya’ya, sonra Güney Sudan’a oradan Uganda’ya ve komşu ülkelere. Bölgeyi 30 yıla yakın dolaşır. Afrika’nın bölgesini sıkıntıları bitmemektedir. Ancak Allah’ın izniyle onbinlerce kişinin İslamla tanışmasına vesile olur. Ancak Afrika’da hastalanır ve 54 yaşında 2003 yılında Allah’a davet yolunda vefat eder.

Cad’ın annesi koyu Yahudi’dir ve üniversitede hocadır. O da ileriki yıllarda Müslüman olacaktır. 2005’te yani oğlunun ölümünden iki yıl sonra, yetmiş yaşında olmasına rağmen oğlunu Yahudiliğe döndürmek ikna etmek için otuz yıl uğraşmış, bütün tecrübesini bilgisini ve gücünü kullanmış ama kalbi İslam’a tümüyle bağlı olan o büyük Müslümana ulaşmaya muvaffak olamamıştı… İşte hakiki din anlayışı budur.

Allah bu dinde annesinin de ayağını sabit kılsın ve onu korusun.

Cad hemen Müslüman olmayı neden hemen kabul etmişti?

Kendi ifadesiye bu soruya şöyle açıklık getiriyordu. “İbrahim amca 17 yıl boyunca bir kere bile bana “Yahudi” ya da “kafir” demedi. Hatta İslam’ı kabul et dahi demedi. Ama bir çocuğun kalbinin nasıl Kur’ana bağlanacağını iyi biliyordu.”

Arapça yayın yapan bir televizyon kanalında Kur’ana, sımsıkı sarılmayı ve O’nunla amel etmenin gerekliliğini anlatan Mısırlı davetçi Prof. Dr. Saffet Hicazi konuşmasının sonunu onun kıssasına ayırmıştı. Gözyaşları içinde İbrahim amcanın bu kısasını anlattı. Hele zerafetle, hiç örselemeden yetiştirdiği fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, ab-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi?

Prof. Dr. Saffet Hicazi, Cadullah’la bizzat tanışır ve hikayesini bizzat kendisinde dinler. Elinden hiç bırakmadığı hayli yıpranmış Kur’an’ı sorduğunda Cadullah:

“Ammu İbrahim (İbrahim amca)’nın Kur’an’ı işte bu!” der, o Kur’anı sürekli yanında gezdirmektedir.

Londra’da, Darfur’a destek ve oradaki müslümanların sorunlarıyla ilgili bir toplantı sırasında Hıristiyanlaştırılmak istenen Zulu kabilesinin reisiyle karşılaşan Prof. Dr. Saffet Hicazi kabile reisine: ”Sen; Cadullah Kur’anî’yi tanıyor musun?” diye sorar.

Bunu soru karşısında, adam çok şaşırır ve heyecanla: “Evet!” der “Sen nerden tanıyorsun, yoksa O’nu gördün mü, konuştun mu O’nunla?” Peş peşe sıralar sorularını. “Evet” der Saffet Hicazi, “onunla İsviçre’de karşılaşmıştım.”

Bunu söyleyince Saffet hocanın ellerine sarılır, gözyaşları içinde elini, yüzünü öper, Saffet Hicazi sorar: “Sen de onun etkisiyle mi İslam’a girdin?

Evet! “Ben O’nun sayesinde Müslüman olan birinin yardımıyla Müslüman oldum. Madem senin ellerin O’nun elini tuttu, madem bu gözler O’nu gördü, ben sanki O’nu öpüyorum”.

Allah Cadullah Kur’anî’ye rahmet etsin. Rabbim İbrahim amca’ya da rahmet etsin, Onların emsallerini arttırsın. Onların eliyle kimler İslam’a girdi Allah bilir. Kapanmayacak bir amel defteri ile Allah’a kavuştu Cadullah ve onun İslam’a girmesine sebep olan İbrahim amca.Onlarınki büyük bir fedakarlık. Hele bu asırda! Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin “ben, ben!” dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda…




(davetmektebi.com sitesinden alıntılanmıştır.)

..devamı »

19 Mar 2015

Bebeğimle Adım Adım / 3. Bölüm

2 Yorum sayısı

BEBEĞİMLE ADIM ADIM
(Hamilelik Günlüğü 3. Bölüm)


Değerli anne adayları...

Artık ikinci üç aylık döneme girmiş bulunuyormuşuz, haydi hayırlısı… Her yerde artık pek çok tehlikeyi atlattığımız ve bundan sonra annenin de bebeğin de daha rahat olacağı yazıyor. Ben de gerçekten rahat bir nefes aldım. Psikolojik mi bilmiyorum, bedenen de ruhen de daha huzurlu hissediyorum.

İlk doktor muayenemize gittik. Kalp atışlarını duymak, hareketlerini görmek çok farklı oluyormuş. İnsan birkaç gün geçince tekrar izlemek istiyor. Zararlı olmasa da şöyle canımız istedikçe görebilsek.J Elhamdülillah bir sıkıntı yokmuş, bebeğin gelişimi normal, her şey yolundaymış. Epey pozitif döndük evimize…

Folik asit takviyesini bıraktık. Doktor başka bir vitamin ve balık yağı hapı kullanmamı önerdi. Vitamini kullanmaya başladım ama balık yağı konusunda araştırma yaparken üzücü haberlerle karşılaştım; dışında bulunan kapsülün domuzdan elde edildiğine dair şüpheler varmış.. Biz de elimizden geldiği ölçüde balık tüketerek bu açığı kapatmaya çalışacağız inşallah. Çok üzüldüm, çünkü küçükken iştah açsın diye annelerimizin bize bunlardan verdiğini hatta birbirlerine tavsiye ettiklerini hatırlıyorum. Ne kadar dikkat etsek de bir yerlerden yakalanıyoruz. Bu noktada yine duaya sığınıp Allah’tan, bilmeyerek düştüğümüz hatalarımızdan dolayı da mağfiret diliyoruz.

Sevgili anne adayları, doktorumuzun önerdiği ilaçları lütfen gözü kapalı kullanmayalım. İslami hassasiyeti ve duyarlılığı olan uzmanlarla görüşelim, elimizden geldiğince sorup soruşturalım.. Allah, bizi ve nesillerimizi korusun... (Amin)

Lokman suresinin son ayetinde geçen “Rahimlerdekini ancak Allah bilir” (Lokman 34) kısmını, ultrason cihazını delil göstererek inkar eden zavallılara bir kez daha güldüm ve ayeti daha iyi anladım. Doktorumuz görebildiği her şeyi söyledi; boyunu, kilosunu, organlarının gelişim sürecinin seyrini vs. cinsiyetini de bir ay sonra söyleyecekmiş ama gayb sadece bunlar mı? Bunlar benim merak ettiklerimin yarısı bile değil. Öncelikle hangi testleri yaptırırsan yaptır; sağlıklı olup olmadığı hakkında doğmadan net bilgi veremiyorlar. Karakteri, şahsiyeti, görünüşünün keyfiyetini söylemiyorum bile…

Hep konuşulur ya insanın oluşumunun ne kadar mucizevi bir olay olduğu. Yeni doğan bebekleri severken “Allah nasıl da yaratmış” dediğini duyarız herkesin. Ama buna bizzat, yakinen şahit olmak bambaşkaymış. Anladım ki; sağlam akılla düşünüldüğü zaman başlı başına iman sebebi. İnsan hiç bir şey bilmese bile bir bebeğe bakıp yaratılışındaki kudreti anlayabilir. Bundandır ki Rabbimiz Kur’an’da pek çok yerde insanın yaratılışına ve aşamalarına dikkat çekmiştir.

İnsanı yaratan Allah, sevgisini de yaratıyor tabi. Daha kendisi yokken kalplerde o minicik yeri var oluyor. İnsan görmediği, duymadığı bir şeyi nasıl sevebilir? Neden sever? Daha dokunmadığım şeye nasıl bu kadar şefkat duyabiliyorum? Bunların, Allah’ın “Vedud” isminin tecellisinden başka bir şey olduğunu düşünmüyorum ve hamd ediyorum bir kez daha..Ve teşekkür ediyorum O’na, hem kendim hem de bize gönderdiği emaneti adına..J

Bir konuya da değinmek istiyorum bu yazıda.. Sitenin editörü Ümmü Aişe abla bana bu günlüğü teklif ettiğinde onu kırmak istemedim ama çok da tedirgin ve isteksiz kabul ettim. Çünkü hamilelik günlüğü deyince belli bir öngörüye sahibim, muhtemelen siz de öyle… Bilirsiniz, sitelerdeki hamilelik günlüklerinde her ay vücutlarındaki değişiklikleri fotoğraflayıp yayınlayanlar, bizim doktorlarla bile zarureten konuşmak zorunda olup da yine de hayâ ederek sorduğumuz hususlarda gayet rahat, ulu orta her şeyi yazanlar, yersiz ayrıntılar paylaşanlar vs… Ne yazık ki çok da takip ediliyorlar. Nitekim bunları yazanlardaki rahatlık, bir süre sonra bizim çevremize de yansıyor..

Gerçi sadece bloglar değil, son zamanlardaki müslüman kadın yazarların bu konulardaki pervasızlığı, bazı muhterem hocaların aslında günümüzde öğrenilmesi artık pek de zor olmayan şeyleri çekinmeden konuşmaları…

Bakıyoruz hiç ummadığımız, öncesinde dillerinden bu tür şeyleri hiç duymadığımız kardeşler, hamileliklerinden ya da doğumlarından sonra bu hassasiyeti yitirivermişler. Bir de bunu tecrübe paylaşmak adına gayet doğal karşılıyorlar. Mahremiyet hususunda biz müslüman bayanlar dikkat etmeyeceksek kim dikkat edecek?

Eskiden annelerimiz doğum yaptığında arkadaşları, komşuları şaşırırlarmış, “Ne zaman oldu, hiç bilmiyorduk” diye, o kadar edepli ve dikkatli davranırlarmış ki evdeki çocuklar bile kardeşlerinin olacağını son zamanlara kadar anlamazlarmış. Şimdi gelin görün ki hamilelerin, durumlarını bir camiden anons ettirmedikleri bir de gazetede yayınlamadıkları kalıyor. Onlar da artık çağın iletişim araçlarından çok geri planda kaldıkları için olmalı.. Daha hızlıları varken!.

Ümmet olarak bu tutarsızlıktan bir an evvel silkinip kurtulmamız gerekiyor. Neden bizim mahrem bir durumumuzu, mahremimiz olmayanlar, hatta hem cinsimiz bile olsa daha ilk vakitlerden itibaren bilmesine gerek olmayanlar bilsinler ki? Daha çok insan bilince daha mı çabuk doğacak?

Bir de daha evlenir evlenmez “Var mı bi şey?” şeklinde sorulara boğan, gözlerinden en ufak bir hal değişikliği kaçmayan tontiş teyzelerimiz var ki, onlar şu an konumuz dışında… J Güldüğüme bakmayın, az çektirmiyorlar millete… Ayıpları boyunlarına…

Günlüğü yazarken en çok bu konuda dikkat etmeye çalışıyorum... Allah ayaklarımızı kaydırmasın..

Son olarak 13 haftalık bebeğin boyu yaklaşık 7 cm, ağırlığı 20 gr kadarmış. Bu hafta bebeğin yüzü şekilleniyor, normal insan yüzüne benzemeye başlıyormuş.

Bana çok ilginç gelen bilgilerden birini de sizinle paylaşayım; bu süreçte annenin koku alması ve işitme duyusu çok daha hassaslaşırmış. Bu da doğum sonrası annenin, bebeğini tehlikelerden (Allah’ın izniyle) daha iyi korumasını sağlarmış… Özellikle uykusu ağır olduğu için, bebeği ağlayınca duyamamak gibi bir tedirginliğe sahip anne adaylarına bu haber, bir müjde niteliğinde olabilir. J

Gelecek ay yine farklı heyecanlarla görüşmek üzere… Allah’a emanet olun.. Esen kalın.. :)

Zeynep Tarık


..devamı »

18 Mar 2015

Bir Zamanlar Biz

Henüz yorum yok!

BİR ZAMANLAR BİZ

Bir zamanlar gençtik.. Heyecanlıydık.. Sevdalıydık..Can verirken tebessüm edenlerin sevdasına sevdalanmıştık. Dualarımızda birleşen ve bizi biz eden bu sevdamızdı. Umutlarımız vardı.. Hayallerimiz vardı..                     

Samimiydik, hatalar yapardık ve bu hataları yaparken bile samimiydik.. Çünkü yüreğimizi acıtan her ne ise hangi tarafımızdan yaralanmış ise ona merhem sürmek için çabalar dururduk...Düşerken tekrar ayağa kalkmak için dünyadan Rahman'a kaçardık.. Ve her kaçışta yeni bir solukla dünyaya tekrar dönerdik.. Uykumuzu  en tatlı yerinden bölüp her kıyamla, her secdeyle hayatın en değerli, en anlamlı anlarını yaşarken yüreğimize taze kan pompalardık..                                                  

Dualarımız vardı içten, yürekten... Cennet soluklu dualarımız... Cennette buluşma dualarımız.. Kardeştik ve kardeşliği daha bir içten yaşarken ve de sevdamızı dillendiren ezgileri dinlerken daha bir samimiydik... Salih eşler  isterken Rahman'dan, kaçıp durduğumuz dünyalıkları katmadık dualarımıza...
                                            
Sonra ne mi oldu?                      
Değiştik... Değişenlere inat değişmeyenler olsa da... Ne olmuştu da değişmiştik? Ne olmuştu da hedefimizden şaşmıştık?...                                      

Çağa ayak uydurmalıydık... Bu zamanda okumadan olur mu hiç? "Çalışmasan da diploman elinde olsun. Yarın ne olacağı belli olur mu?" gibi tevekkülsüz sözlerle değiştik.

Başörtülerimizden taviz verdik önce. Okuduk, okumanın gerçek anlamını yitirdiği okullarda. Oysa tesettürümüzü korumak için değil miydi anlamaya çalıştığımız onca ayet ve hadis?.. Karışık ortamlar demedik okuduk.. Okudukça Rabbimizden uzaklaştık. Uzaklaştıkça kendimize yabancılaştık. Artık ne yaptığını bilmeyen kişilerdik ama bunun da farkında değildik.
                                        
Okuyan ve tesettüründen kırıntı kalmayan bizler "Eee boşuna mı okuduk onca sene?" dedik ve çalışma hayatına atıldık. Ya da evlenirken bu şartı öne sürük. Unuttuk, unutturuldu bize kimliğimiz, kadınlığımız, yerimiz...

Karışık ortamlarda okumak, çalışmak yetmezmiş gibi düğünlerimizi, derneklerimizi de karışık yapar olduk ve unuttuk eş seçerken bir zamanlar ettiğimiz dualarımızı... Bir uyarıcı, Allah için uyardığında bahaneler bulan, gerekçeler bulan kişiler olduk çıktık...

Bunları yapan bizdik... Tevhidi Müslüman olduğunu  söyleyen, dersten derse koşan, ahireti öncelediğini söyleyen bizlerdik. Oysa ki kendimizi kandırmaktaydık. Oysa dünyayı elimizin tersiyle itmekle başlamıştık bu yolculuğa.


Ve elinin tersiyle itenlerle dost olmaya... Şimdi ise dünya  avuçlarımızın içindeydi de biz bunu anlayamadık.. Dünya ile birlikte dualarımızı kaybettik, ruhumuzu kaybettik, sevdamızı kaybettik ama bunu anlayamadık...

Misafir Kalem: Ummu Nesibe


                                                                                                          
.
..devamı »

14 Mar 2015

Sabiha Ateş Alpat ile Genç Kızların Eğitimi Üzerine (Özel Röportaj)

4 Yorum sayısı

SABİHA ATEŞ ALPAT İLE GENÇ KIZLARIN EĞİTİMİ ÜZERİNE
(özel röportaj)


Selamun aleykum..

Değerli Hocam, öncelikle yoğun çalışma temponuzun arasında bize vakit ayırıp kırmadığınız için çok teşekkür ederiz. "Eğitimci" vasfınızı göz önünde bulundurarak sizinle genç kızların eğitimi hakkında konuşmak istiyoruz.

Eğitim faaliyetlerinizi kaç yıldan beri ve hangi alanlarda devam ettiriyorsunuz?

Aleykum selam.
Eğitim çalışmalarımız yirmi yılı aşkındır kendi çapında devam ediyor İnşaAllah.  Bir Mümine kadının ihtiyaç duyduğu her konu ile ilgilenmesi zaruridir. Lakin bizler her şeye güç yetiremediğimizden daha çok Tevhid yani akide, fıkıh, siyer, ahlak, tefsir okumaları gibi  İslami ilimlerde gayret etmeye çalışıyoruz.

İslami eğitim veren hocalarımız, her yıl öğrencilerin çok daha sorunlu ve ulaşılması zor olduğunu ifade ediyorlar. Sizin bu konudaki gözlemleriniz nelerdir?

Bu tespite katılıyorum.Gençlik ciddi bir manevi boşluk içerisinde. Fıtratın sesine kulak verilmiyor. Günü gün etme telaşında ama bir türlü gençlik mutmain olamıyor. Çünkü  yaşanılan hayat öğretilen öğreti,kurulan çevre,medya  fıtrata değil nefsani isteklere  hizmet eder durumda. Allah "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" ( Rad 28) diye buyuruyor ayeti kerimede. Çocukların istediği her şeyi  temin etmek, çocuğun  mutluluğu zannediliyor fakat sonuç itibari ile doyumsuz bir gençlikle  karşı karşıya bırakıyor. Çözüm  fıtratın öğretisine dönmektir. Müminler olarak seküler algılarla hayatı okumaktan vazgeçmeliyiz...

On yıl öncesiyle bugünü kıyaslayacak olursak, verimsizliğin nedeni değişen şartlar mı, aileler mi, eğitimciler mi, eğitim sistemi mi? Sorunun çözümü için nereye odaklanmalıyız?

Sorun tek taraflı değil kesinlikle. Bir insanın sağlıklı bir birey olması için üç önemli faktör vardır
Aile
Çevre
Okul...  
İlk önce ailelerimizde düştü sancak. Tevhid temeli üzerine bina edilemeyen ailelerimiz, çocukları kulluk bilinci ile yetiştirmekte yetersiz kalıyor. Diyelim ki aile elini sıkı tutuyor o zaman çevreye bakıyoruz. Çevremizin salih, sadık ve muttaki kimselerden oluşması önemli. Bunu da atlatıyorsunuz bu defa okul devreye giriyor. Okullardaki  öğretim ve eğitim birlikte verilmeli ve bu da fıtrata aykırı olmamalıydı. Sorumluluk ailede, eğitimcilerde, eğitim sisteminde. Herkese bu sorundan pay düşmektedir. Sorunun çözümünde  sorunlu olan bütün etkenlerin düzeltilmesine  yönelinmelidir diye düşünüyorum.. Öncelikle ailede  anne ve baba üzerine düşeni titizlikle yerine getirmeli. Kur'an'da babanın evladına öğreteceği ilk ilmin  ne olduğu beyan edilmiştir:

"Lokman, oğluna öğüt vererek demiş ki: -Yavrucuğum, Allah’a şirk koşma, çünkü şirk çok büyük bir zulümdür."(Lokman 13) 

Bu ayetler, mü'minlere aile eğitiminde yol göstermektedir.

"İnsana anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu sıkıntıdan sıkıntıya düşerek karnında taşıdı. Sütten kesilmesi de iki yılı buldu. Şükret bana ve anne ve babana. Bana’dır dönüş!

Eğer seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi, bana ortak koşman için zorlarlarsa sakın onlara itaat etme, onlarla dünyada hoşca geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz yine banadır. Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.

(Lokman:) -Yavrucuğum, bir hardal tanesi ağırlığınca bir şey yapsan, büyük bir kayanın içinde veya göklerde veya yerin dibinde bile olsa, Allah onu ortaya çıkarır. Allah’ın lütfu boldur, her şeyden haberdardır. 

Yavrucuğum, namazını kıl, iyiliği emret, kötülüğü engelle, başına gelene sabırlı ol. Çünkü bunlar, yapılması gereken işlerdir.

Halktan yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek çalımlı yürüme! Çünkü Allah, övünen ve büyükleneni sevmez. 

Yürüyüşünde tabii ol.. Sesini kıs, çünkü seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır." 
(Lokman 14-19)

Ayetler dikkatle incelendiğinde babanın gözetiminde çocuklara iman, amel, ahlak ve sosyal bilgiler verilmektedir. Bu nesil bu zorluktan ancak böyle çıkar. Çünkü Kur’an karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gelmiştir. 

"Elif lâm râ! Bu, İnsanları Rabb’lerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Aziz ve Hamîd olanın dosdoğru yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz Kitaptır."(İbrahim.1-2).

Müslüman ailelerde büyüyen gençlerin pek çoğu hedefsiz, heyecansız, davasız ve mücadelesiz bir yaşam sürüyorlar. Gençleri harekete geçirmek ve onları davaya kazandırmak için önceliklerimiz neler olmalıdır?.

Kulluk bilinci ve hayatın bu eksende bir imtihan olduğunu unutarak yaşamının sonucu maalesef. Bu nedenle "Ikra" ya geri dönmeli, hayatı "Ikra" çerçevesinden önce kendimiz okumalı sonra da çocuklarımızı bu bilinci aşılamalıyız. Kur’an ışığında şu sorulara cevap aramak zorundayız;

-Biz Niçin yaratıldık?

-Bir Mümin niçin evlat sahibi olur?

-Evlatlarıma karşı sorumluluklarımız neler?. Bu ve benzeri sorulara vahyin ışığında cevap bularak gereken yapılmalıdır.

Müslüman ailelerde çocuk, okul yaşıyla birlikte yuvadan ayrılıyor.. Maalesef İslamî ve ahlakî yozlaşma da okulla birlikte başlıyor. Kimi kardeşlerimiz -malum endişelerle- özellikle kız çocuklarını okula göndermeme konusunda şartlarını zorlarken, kimi kardeşlerimiz de çocuğun psikolojik ve sosyal gelişimi açısından okulun olmazsa olmazlığını savunuyor. Sizin bu konudaki tavsiyeleriniz nelerdir?.

Bu konu cidden zor bir soru. Okul olmazsa olmaz ama eğitim ve öğretimin birlikte verildiği okul olmazsa olmazdır. Bugün suç oranında suça bulaşanlar arasında üniversite mezunları da oldukça yekun yer tutuyor.

Okul eğitimi almış genç kızlarla, alternatif eğitim kurumlarında "ev merkezli" yetişmiş kızlar arasında ileriki dönemde çok bariz farklılıklar var mı/oluyor mu?...

Aslında psikolojik formasyona uygun verilen eğitimlerde fark olmayacağını düşünüyorum. Hz. Ali'ye atfedilen bir söz var "Çocuklarınızı çağın gereklerine göre yetiştirin" diye buyurmuş. Böyle olunca daha avantajlı olabilir çünkü fıtratı bozulmuş olmaz. Ama acı bir gerçek var ki psikolojik formasyondan uzak kurumlar, bahsettiğiniz farklılıklara sebebiyet veriyor.

Çocuklarını alternatif eğitim sistemleriyle yetiştirmek isteyen aileler, aradıkları kurumlarda nelere dikkat etmeliler? Bir eğitim merkezi veya eğitimcide aranacak "olmazsa olmaz" şartlar nelerdir?

Eğitimci çok çok önemli bir faktördür. Bu nedenle çocukların teslim edilecekleri kurumda eğitimcilerin söz ve eylem bütünlüğüne sahip olup olmadıklarına bakılmalı. Eğitimcilik vasfı ve tecrübe çok önemli. Ayrıca eğitim müfredatı incelenmeli. Ve eğitim yerlerinin sağlıklı olup olmadığı gözden geçirilmelidir.

Okullarda Müslümanların işlerine yarayacak bazı yasakların kaldırılması (başörtüsü vb.) ve müfredatta değişiklikler yapılması (din dersleri vb.) kızlarımızın İslam'ı daha iyi yaşamaları konusunda teşvik edici mi? Yoksa gidişattan duyulan memnuniyet ve rahatlık, ailelerde ve gençlerde gevşekliğe neden oluyor mu?

Mesele baş örtüsü olsaydı "iyi" diyebilirdik. Ama mesele tesettür meselesidir. Ve tesettür de bir kimliğin dışa vurumudur. Konuşmayı, yürümeyi, bakmayı ve giyinmeyi içine alan bir bütündür. Gidişattan hiç kimsenin memnun olmadığı ortadadır. Zira baş örtüsünün içi boşaltıldı. Baş örtülü, makyajlı, flörtlü, pantolonlu  kızların sayısında ziyadesiyle artış oldu. Hatta baş örtüsü estetik olduğunda zevk aracı olarak örtenler bile var.

Kızlarımız diploma/etiket sahibi olmadan sözlerinin tesir etmeyeceğini ve İslam'a faydalı bir davetçi olamayacaklarını düşünüyorlar. "İlahiyat bitirirsem sözümün kıymeti olur" gibi bir düşünce mevcut. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Yazının dili olsaydı tebessüm ederdim..

İslami davada aktif rol alan pek çok genç kız, evlilik ve çocuktan sonra -kısmen de olsa- şevk ve gayretlerini kaybediyorlar. Eşlik ve annelik rolleriyle birlikte İslamî sorumlulukların da devam ettirilebilmesi için kızlarımız hangi hususlara dikkat etmeliler?

Evlilik mühim ibadetlerden biridir. Bir müminin Rabbine, kendisine, ailesine ve topluma karşı sorumlulukları vardır. Taksimatı yapmak zorundayız. Ama ne ki kadının önünde bir takım engeller var diye düşünüyorum. Öncelikle kendisi engel daha sonra da toplumun ataerkil kurallarından doğan algılar vb... Tüm soruların çözüm noktasında yatan eğitim sorunumuz var. Hayatın iman ve cihaddan ibaret olduğu bilinemeyince. Oysa ki Allah yolunda cihad edenlerle etmeyenler elbette bir olmayacaktır. Eş seçiminde yapılan hatalar da bahsi geçen duruma engel olabiliyor.

Henüz yolun çok başında olan genç annelere, özellikle kız annelerine neler tavsiye etmek istersiniz?

Önce kendileri evlilik ilmini, çocuk eğitimi ilmini almalılar. Sonra eş seçimini Kur'an ve sünnetin tavsiyesine göre yapmalı ve ailelerini tevhid temeli üzerine kurmalılar.

Sevgili Hocam, vermiş olduğunuz değerli bilgiler ve tavsiyeler için çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun.. Çalışmalarınızda başarılar dileriz..

Ben teşekkür ederim...

Ummu Aişe



SABİHA ATEŞ ALPAT KİMDİR? 

1964 yılında Doğunun en ucra köşesi olan Kars'ın  Digor ilçesinde  dünyaya geldi.
1980 Askeri darbesinden bir iki yıl önce var olan terörizm sebeplerinden dolayı  Kocaeli'ne göç etti. Kendisinin  kısa bir çalışma hayatı oldu. Evli olan Sabiha Ateş Alpat, Müslümanlığının farkına vardıktan sonra bu uğurda anlam bulmak, hayatı anlamlaştırmak için bir yol haritası çizdi. Donanımlı bir mümin olmak için elinden gelen çabayı sarf etti-ediyor. Bu yolda, gençlerin ve ulaşabildiklerinin hidayete ermesine vesile olabilmek için kaleme aldığı Beka Yayınlarından çıkan 14 adet kitabı mevcuttur:
Ana Yüreği, Ölüm Çiçekleri, Zamanın Zeynebi, Sarsılmadan Uyanmak, Kardeş Kurşunu, Yozlaşmış Duygular, Güneş Doğudan Doğar, Evladımı Geri Verin, Modernizmin Kurbanları, Sılâya Hasret, Kûr’ân’ın Gölgesinde, Zûlüm Yağdı – Burası Irak, Tevhid Ekseni, Sevda Uğruna
Hali hazırda Zamanın Zeynebi Derneğinin kurucu başkanlığını yapan Sabiha Ateş Alpat hayatını ''En önemli meselem'' dediği, müminlerin çocuklarını yetiştirmeye adamıştır. Haftada bir gün yerel bir radyo da Kur'an ve Hayat programını da yapıp sunmakta olan Hoca Hanım, aylık çıkarılan  Misak dergisinde yazılar yazmaktadır.

..devamı »

11 Mar 2015

"Subliminal Mesajlar" İsimli Konferanstan Haberler

7 Yorum sayısı


"SUBLİMİNAL MESAJLAR" İSİMLİ KONFERANSTAN HABERLER

Selamun Aleykum..

Sevgili Müslüman Anneler..

Müslüman Anneler ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin ortak organizasyonuyla hazırlanan "Subliminal Mesajlar" konulu konferansımız dün (10 Mart 2015) gerçekleştirildi.

Program, Kur'an tilavetiyle başladı.. Ardından "Subliminal Mesajlar" konusu görüntüler eşliğinde Ummu Reyhane tarafından sunuldu..

Üniversite öğrencilerinin yanı sıra pek çok annenin katılımıyla gerçekleşen programımız yoğun ilgiyle karşılandı..

Program'da emeği geçen tüm kardeşlerimize teşekkür eder, hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederiz.


Müslüman Anneler



..devamı »

8 Mar 2015

Bir Dakika Sevgi Molası

Henüz yorum yok!

BİR DAKİKA SEVGİ MOLASI

 Akşam olup, dinlenmeye çekilince yorgun evin, gün boyu çocuk sesi çınlayan odaları, dinlenmeye çekilince yorgun bir anne, kısık sesler yükselir içinde…

 Yarım kalan masallar…

 Yapamadıkları faaliyetler…

 Telaşın arasına saklanmış sevgiler…

 Gözünün içine bakan küçükler…

 Ve daha neler neler…

 Keşkeler sıralanır peş peşe…

 Sabahın erken saatinde başlayan telaşeleriyle, akşama ne çabuk ulaştıklarını düşünür anne…

 Kimi zaman ‘uyusalar da dinlensem’ diye düşünüp, yavruları uyuduktan sonra sessizleşen evde, onları hemen özleyiverdiğini hatırlar bir de…

 En çok, yapamadığı yemeklere, yetiştiremediği işlere, okuyamadığı kitaplara, gidemediği yerlere değil; çocuklarına daha fazla sevgisini gösteremediği saatlere hayıflanır anne.

 Zaman geçmektedir…

 Ve büyümektedir küçük yürekler…

 Eksik kalan her öpücük, yarım kalan her gülümseme, takdir edilmeyen her davranış, görmezden gelinmiş her ilgi talebi, doya doya kucaklanmadan büyüyüvermiş her çocuk, bir ukde olacaktır büyüklerde…

 Evet, anneler çocukları için pastalar, yemekler hazırlayacak, evlerini temiz tutacak, işler yapacak, babalar çok çalışacak, evi geçindirecek, hediyeler alacaktır ama, hiç biri doya doya sevgilerin sunulduğu saatleri tutmayacaktır.

 Çok uzun değil, kısacık bir andır aslında çoğu zaman ‘o anlar’…

 Bir öpücük, içten bir kucaklama, merakla sorulan sorulara gülümsemeli bir cevap, küçük bir aferim belki, kocaman telaşelerimiz arasında…

 Kimi zaman ihmallerimiz bu güzel anları azaltır hayatımızda…

 Çocukları büyümüş bir ablanın tavsiyesi gelir sürekli annenin hatırına. ‘Bol bol kucakla çocuklarını. Çünkü büyüdüklerinde böyle kucaklayamayacaksın.’

 ‘Büyüyünce kucağıma sığmayacaksın’ diyerek oğlunu her kucakladığında, gülücükler açtığını görür anne, oğlunun yanaklarında. Kızını takdir ettiğinde, ‘sen benim küçük arkadaşımsın’ dediğinde nasıl da mutlu olduğunu, bir diğerinin adına şarkılar söyleyince havalara uçtuğunu…

 Sonra küçükken babasının yaptığı sevgi saatleri gelir aklına…

 Onca yoğunluğundan arta kalan haftanın bir gününde, babasının, çocuklarının her birine özel ayırdığı yarımşar saatler… ‘Yarım saat seninim’ der babası. Oyun oynayabilir, beraber yürüyebilir, kitap okuyabilir, sohbet edebilir, ya da sadece kucağında oturup babayla birebir vakit geçirilebilir o saatlerde…

 Ve annesinin; peş peşe küçük çocuklarının eğitim, öğretim, çamaşır, temizlik, yemek gibi her türlü ihtiyaçlarını birebir karşılarken, o yoğunluğunun içinde anneannesinin yaptığı uyarıları anlatışı gelir.

 ‘Şimdi her işini bırakıp çocukların hepsini öpüp kucaklıyorsun,’ diye asıl görevi hatırlatır anneanne.
 Dertlenip sıkıntılanmak, oflayıp puflamak ve sabrı azaltacak tavsiyeler yerine, her annenin, telaşelerinin ve unutkanlıklarının arasında, sevgi ve şefkati hatırlatacak annelere ve büyüklere ihtiyacı var bu gün de…

 Şimdi, bir dakika sevgi molası, tüm anneler ve çiçeklerine…


  Ummu Salim
..devamı »