Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
BENİ NEDEN DİNLEMİYORLARDI? 10 MADDEDE BEBEKLERDE GAZ SANCISI NASIL ÖNLENİR? TELEVİZYON HAKKINDA DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR EVLİLİK MANİFESTOSU EN GEREKLİ DEVRİM: MİDE DEVRİMİ

23 Kas 2014

Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir? / Tım Seldın

Henüz yorum yok!


HARİKA ÇOCUK

Kitabın Adı: Montessori Yöntemiyle Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir?
Yazarı: Tım Seldın
Yayınevi: Kaknüs Yayınları
Sayfa Sayısı: 192

Montessori Eğitim Metodu, çocuk eğitimiyle bir şekilde yolları kesişen herkes tarafından duyulan, bilinen bir şey.. Dünyanın pek çok ülkesinde uygulanan ve başarılı olduğu uygulayıcılar tarafından kanıtlanan bu eğitim sistemine dair, dilimizde de pek çok kitap, site ve sosyal ağlarda gruplar var.. 

Bu kadar çokluğun arasında annelerin kafasının karışması işten bile değil.. Sistemin derli toplu ve uygulanabilir bir şekilde anlaşılması için bu kitabı tavsiye etmenin faydalı olacağını düşünüyorum..

Konuya hakim bir vasıfla Montessori Vakfı Başkanı Tım Seldın, kitapta 0-6 yaş dönemindeki çocuklar için özgüven ve kişilik geliştiren oyunları, etkinlikleri ve fikirleri konu edinmiş..

Montessori'ye göre; çoçuğun öğrenmesinde en kritik dönem 0-6 yaş aralığıdır. Bu süre zarfında da her konu için farklı bir ideal öğrenme dönemi vardır. Eğer çocuğunuzun hangi dönemde hangi konulara ilgi duyduğunu ve onu bu alanlarda nasıl eğiteceğinizi bilirseniz zihinsel kapasitesini ve becerilerini artırabilirsiniz.

Doğru zamanda, doğru etkileşimde bulunan çocuklar, farkına varmadan birçok şey öğrenirler.

Eğitimin amacı sadece çocuğa bilgi aktarmak değil, her çocuğun tabiatında zaten var olan keşfetme ve öğrenme isteğini uyandırmaktır.

Sınavlar ve yarışlar çocukları iyi eğitmek için etkili yöntemler değildir. Bir çocuk, okulunu güvenli, heyecan verici ve eğlenceli olarak gördüğü zaman çok daha iyi öğrenebilir. 

En iyi öğrenme metodu, öğrenilen şeyi tecrübe ederek, günlük yaşamda uygulayarak ve problem çözme becerisi olarak kullanarak öğrenmektir. 

Kitap, ilk etapta çocuğun ilgi alanları, merakları ve yetenekleri konusunda anne-babayı düşünmeye ve gözlemlemeye çağırıyor.. Sonra da sırasıyla yapılabilecek etkinliklerden ve bunların çocuğa katacağı olumlu özelliklerden söz ediyor.. 

Kitaptaki ana konular özetle şöyle:

Hareket dönemi (0-1 yaş)

Dil gelişim dönemi (0-6 yaş)

Küçük objeler (1-4 yaş)

Düzenlilik (2-4 yaş)

Müzik (2-6 yaş)

Tuvalet eğitimi (18 ay- 3 yaş)

Nezaket kuralları (2-6 yaş)

Duyular (2-6 yaş)

Yazı yazma (3-4 yaş)

Okuma (3-5 yaş)

Uzamsal ilişkiler (4-6 yaş)

Matematik (4-6 yaş)

Bunların dışında;

"Çocuğa uygun bir ev ortamı nasıl düzenlenmeli? Eğitimde ceza yerine pozitif iletişim. Çatışmayı çözmek için barış masası. Artısı ve eksisiyle televizyon. Doğada yapılan etkinlikler. Evde yapılabilecek bilimsel deneyler" gibi daha pek çok konuyu da içeriyor.

Çocuğunu nasıl gözlemleyeceğini, onun kişiliğinde barındırdığı yetenekleri nasıl ortaya çıkaracağını, onun cıvıl cıvıl dünyasına nasıl gireceğini iyi bilen tecrübeli anneler için bu kitap çok fazla bir şey ifade etmeyebilir?

Fakat özellikle çocukla tanışıklığı yeni olan anneler için, çocukların gelişimi konusunda çok fazla araştırma yapma ve okuma imkanı olmayanlar için, "Çocuğumla neler yapsam da ona katkı sağlasam" diye düşünen fakat bunun yollarını bilmeyenler için bu kitap en azından fikir verici olacaktır. 

Batılı bir yazar olması nedeniyle bizim dini ve kültürel hassasiyetlerimizle çelişen (belki birkaç tane) bazı şeylerin kitapta bulunması gayet tabiidir.. Bunları anne-baba özenle ayıklamalıdır.

Kitap çok güzel ve renkli tasarımıyla okunması gayet kolay bir çalışma.. Kitap için özel çekilmiş 300'den fazla fotoğraf da özellikle etkinliklerin anlaşılmasında yardımcı ve teşvik edici bir unsur olarak göze çarpıyor..

Faydalı okumalar..

Ummu Abdullah
..devamı »

19 Kas 2014

Babalar ve Oğulları

Henüz yorum yok!



BABALAR VE OĞULLARI

“..Kayınpederim, lahmacun ustası gariban bir adammış.. Sabah daha ortalık aydınlanmadan evden çıkar, geç saatlere kadar çalışır dururmuş.. Hayattan yana hiç yüzü gülmemiş.. Babası o küçükken vefat etmiş.. Annesi çocuklarını yetimhaneye bırakmak zorunda kalmış.. Orada ona bir isim takmış bakıcı anneleri.. Gerçek ismini askerlik kağıdı gelince öğrenmiş..

Hayata tutunabilmek için nerede iş bulursa orada çalışmış.. Çok horlanmış, dayak yemiş.. Kimi kimsesi olmadığı için her önüne gelen hırpalamış durmuş..

Onurlu adammış ama, canına tak ettiğinde çeker gidermiş sokaklara.. Aç-perişan dolaşırmış.. Eyvallah etmezmiş..

Bir kız sevmiş, sevdiğini bile söyleyememiş..

Derken zaman geçmiş, evlenmiş.. Bu kez de cehennemi evde başlamış.. Fakirliğinden dolayı, ellerinin nasırından, alnının terinden dolayı sürekli kendisini hor gören bir kadınmış hanımı..

Aradan yıllar geçmiş, bir oğlu olmuş.. Adam bir garip olmuş.. Oğlunun minicik ellerinden tuttukça, ona sımsıkı sarıldıkça içine bir cennet doğmuş..

Lokantaya gelip giden tarikat ehli bazı kimselerle tanışmış.. Namaza başlamış..

Dört gözle oğlunun büyümesini beklermiş.. 4-5 yaşlarında geldiğinde bir tutmuş elini bir daha hiç bırakmamış.. Camilere götürmüş onu, türbelere, kaplıcalara.. En çok Sultan Ahmed’i severlermiş.. Yolda hep Müzeyyen Senar’dan “Kimseye etmem şikayet” dinlerlermiş..

Bazen çıkarlar bir hafta-on gün gelmezlermiş.. Baba-oğul Anadolu’nun şehirlerini, oradaki camileri gezerlermiş.. Sabah namazından sonra mutlaka mercimek çorbası içerlermiş..

Paraları olmadığında arabada yatar, gündüz yeni bir şehre gözlerini açıp kaldıkları yerden devam ederlermiş gezmeye..

İlk namazını babasından öğrenmiş çocuk.. Camiye hep onun elinden tutarak gitmiş.. İslam’a dair birkaç şey dışında çocuğuna öğreteceği dini bir birikimi yokmuş.. Ne okul sırası görmüş ne de eline bir kitap almış.. Ama bol bol konuşmuş oğluyla.. “Vali olmuşsun ama adam olamamışsın” gibi ibretli hikayeler anlatmış ona..

Gözlerinin ta içine bakmış.. Her baktığında umutlanmış..

Çok büyümemiş çocuk, daha on sekizine girmemiş.. Bir gün ani bir kalp kriziyle sokakta iken düşmüş kalmış babası.. Çocuk sadece babasını değil, yol arkadaşını, dostunu, hayatta tutunduğu tek dalı kaybetmiş..

O çocuk, benim eşim..

Ben kayınpederimi hiç görmedim.. Onu sadece fotoğraflarından tanıma imkanım oldu, bir de eşimin ona dair anlattığı anılardan.. “Babam” derken gözleri ışıldıyordu, “Şimdi babam olacaktı” diye iç geçirirken yüzünden şerit şerit hüzünler geçiyordu..

Fotoğraflarında hep yan yana gördüm onları.. Bir bütünün parçaları gibi gördüm..

Çok şaşırdım, hala şaşırmaktan kendimi alamam..

Eşim, yedi yaşından beri namazını kılarmış.. Bugün pek çok Müslüman ailede bile duymamız neredeyse imkansız olan bir olay bu..

Sokakta namaz kılmayan ve türlü türlü kötü huyları olan arkadaşlarının arasında iken ezanı duyduğunda hemen onlardan ayrılır ve camiye gidermiş..

Sonra Kur’an’la tanışmış, sünnetle.. Kitaplarla bir yolculuk başlatmış kendisine.. Şu an hala kitaplarla dolu evimizde her fırsatta kitap okurken bulurum onu..

Önceleri “Allah seni korumuş” derdim.. Evet mutlaka Allah dilemeseydi onca olumsuz faktörün arasında korunması mümkün olmazdı.. Fakat kayınpederimle olan hikayelerini dinledikçe anladım ki Rabbimizin izniyle onu babasının sevgisi ve dostluğu korumuş..

Bunu oğlumuz doğduğunda anladım..

Eşim işten gelir gelmez oğlunu kucağına alır, onun minicik yüzünü yüzüne dayar ve; “Oğlum hadi bir an önce büyü de gezelim seninle.. Sultan Ahmed’e gidelim, Ayasofya’ya gidelim.. Babamın beni götürdüğü her yeri karış karış gezelim..” der ve uzun uzun anlatırdı ona hayallerini..

“Oğlumla hayatı paylaşmak istiyorum” derdi.. “Benim sırdaşım olsun..”

Oğlumuz daha yürür yürümez onu camiye götürmesi, daha hiçbir şey anlamazken onu kucağında bol bol gezdirmesi, hepsi bir yana oğluyla bir yaşam hayal etmesi benim için dünyadaki en büyük mutluluktu elhamdülillah..

Anladım ki, yaşamayan yaşatamaz hiçbir şey.. 

Olsaydı şimdi nasırlı ellerinden öpmek isterdim kayınpederimin.. Ona bol bol teşekkür etmek, hizmetinde bulunmak isterdim.. Eşim için, çocuklarımız için..”

Bu hikayenin yakın bir şahidi olmak da benim en büyük kârım olsa gerek..

Onca ilim adamı tanıdım, yazarını, çizerini, davetçisini, mücahidini.. Hiçbirinin çocuğunun da ağzını doldura doldura “Babam” dediğini duymadım..

Dahası o babaların gözlerinde oğullarına (çocuklarına) dair hayaller ve heyecanlar bulamadım..

“Ümmet” denildiğinde kalpleri titreyenler, “Davet” denildiğinde silkinenler, “Cihad” denildiğinde kendilerinden geçenler, “Oğul” denildiğinde yüzlerini çevirdiler, gözlerini kaçırdılar, hep mazeretler sundular, zamanının gelmesini (yada geçmesini) beklediler..

Sahi, biz “Ümmet” derken oğullarımızı bu işin neresine koyuyoruz?

Yoksa iki rekat namaz kıldırmak, iki satır kitap okutmak bahanesiyle geleceğin ordusunu el-alemin çocuklarından devşirmek gibi beyhude bir işle mi uğraşıyoruz?

Ummu Aişe
..devamı »

15 Kas 2014

Aidiyet / Adem Güneş (kitap özeti)

1 Yorum sayısı
AİDİYET

Kitabın Adı: Aidiyet
Yazarın Adı: Adem Güneş
Yayınevi: Timaş
Sayfa Sayısı: 224

Bir kitap “aidiyet” gibi zor bir konuyu yeterince iyi anlatabilir mi? Bence bu kitap bunu başarmış. Ailesi ile aidiyet kuramayan çocukların trajedisini, onların ruh halini, susmayan kırgın iç seslerini, neden huzursuz olduklarını oldukça iyi resmetmiş. Kitabı okurken ailesi ile aidiyet kuramadığı için bağlanacak bir yer arayan, boşlukta kalarak oradan oraya savrulan nice çocuklar geçti gözümün önünden. Pek çoğunun anne babası “bu çocuk bizi hiç dinlemiyor, sanki bizim çocuğumuz değil” diyerek yakınıyordu. Kitap ailelerin bu sorusunun cevabının çocuktan ziyade aile içindeki ilişkilerde gizli olduğunu dile getiriyor. Aidiyet insan hayatında ne kadar önemlidir? Çocuğun ailesine aidiyet hissetmesi ya da hissetmemesi onun psikolojisini nasıl etkiler çok etraflıca anlatılıyor.

Kitabı şu bölümlere ayırmış yazar: Aidiyet oluşumunun temelleri, aidiyeti kıran sebepler, aidiyet aşamaları. Ben bu yazım da elimden geldiğince aidiyeti oluşturan temelleri ele alacağım inşallah.

Aidiyet nedir? Elimiz tamamen bırakıldığında bireyselleşiriz. Kendimiz olmamıza izin verilmediğinde ise bağımlı hale geliriz.  Aidiyet ne tamamen elimizin bırakılması ne de bağımlı hale getirilmemizdir. Yanında emniyet ve güvende hissettiğimiz kişiye duygusal olarak bağlanmaktır aidiyet. Şunu unutmamalıyız ki; çocuk anne baba oldukları için illa da ebeveynine bağlanmaz. Kime karşı yakınlık hissediyorsa ona bağlanır.

Peki aidiyet kişide ne sağlar? Ailesine aidiyet hisseden kişi ruhsal doyuma ulaşır. Bunalımlardan korunur.  Aileye aidiyet hissetmediğinde kendisine kucak açtığını düşündüğü olumsuz mercilere bağlanabilir. Örneğin futbol takımına, okul arkadaşlarına vs çok ciddi olarak bağlanabilir. Ve buralardan davranış elde etmeye başlar. Hâlbuki ailesine aidiyet hissederse ailesinden davranış elde eder. Sosyal yaşam kurallarını ve problem çözme stilini ailesine bakarak geliştirir. Aidiyet kişiyi yalnızlık psikolojisinden kurtarır. Kişi, gideremediği duygusal ihtiyacını başka bir yere ait olarak gidermek için “uç” davranışlar sergilemez. Aidiyet olmadığında çocuk ta benlik zayıflar. Geceleri korkar altını ıslatır, tırnaklarını yer, her şeyden kaygılanır. Aldatma, ihanet, gıybet gibi özellikler daha çok aile ile aidiyet kuramamış çocuklarda görülür. Aidiyet kuramayan aileler aynı evin içinde ayrı dünyalarda yaşar, birbirlerini dikkate almaz, birbirlerinden çok farklı eğilim ve yaşam tarzı oluştururlar. Kısacası birbirlerine benzemezler.

Çocukta Aidiyet oluşturmanın temellerini şu başlıklarla açıklıyor yazar:

Değer görme, olduğu gibi kabul edilme; Değer ve olduğu gibi kabul edilme her şeyin temeli olarak karşımıza çıkıyor. Çocuk nasıl kendini değerli hisseder? Vakit ayırmamız, verdiğimiz sözleri vaktinde ve konuşulduğu gibi yerine getirmemiz ki biz verdiğimiz sözü unutsak dahi çocuk unutmaz,  onunla empati kurmamız vs çocuğun kendisini değerli hissetmesini sağlar. Çocuktan istenilen davranışları biz yerine getirmiyorsak çocuk kendini değersiz hisseder. Örneğin; geç saate kadar televizyon izleyip çocuğun izlemesine izin vermezsek çocuk değersizlik hissine kapılır.

Korunaklı bulma; Çocuk kendisini bizim yanımızda emniyette hissederse, bizden zarar görmeyeceğine, mağdur edilmeyeceğine, alaya alınmayacağına inanırsa aidiyete daha çok yaklaşır.

Sevgi ihtiyacı; Çocuk kendisini sevenle değil sevdiği ile daha kolay aidiyet duygusu geliştirir. Biz onu ancak koşulsuz seversek sevmeyi öğrenir. Sevmeyi öğrenirse hayata karşı bakış açısı tamamen değişir. Her şeyden mutsuzluk çıkaran, hiçbir şeyden memnun olmayan örneğin; yağmur yağsa neden yağdı diyen, yazın sıcağından yakınan  ve her şeye problemle bakanlar asılında sevmeyi bilmeyen kişilerdir.

Varlığının onaylanması; düşüncelerini ifade ettiğinde dinlememek, küsmek, yoksun bırakmak, yok saymak, cümlesini bitirmeden “zaten biliyorum” diyerek konuşmasına izin vermemek,  duygusal bir boşalma yaşadığında yani öfke, sevinç, hüzün gibi durumlarda onu hafife almak gibi davranışlar çocuğa varlığının onaylanmadığını hissettirir. Çocuk bu hisse kapıldığında evde bir et yığını gibi kişiliksiz olarak yaşamaya başlar. Örneğin ismini sorduğunuzda cevabını yanlış anlasak çocuk “adımı yanlış söylediniz benim adım şu” diye düzeltemez. Hiçbir konuda kendi varlığını sergileyemez. Fiziksel olarak da kendisini silmeye çalışır. Mesela grubun en arkasında kalmaya en köşede oturmaya çalışır.

Çocuğa varlığının onaylandığını nasıl hissettirebiliriz? 
Fikirlerini gündeme getirip üzerinde konuşmak, hasta olduğunda rahatsızlığı üzerinde konuşmak, bir yere gidileceğinde fikrini almak, bir eşya satın alınacağında fikirlerini sormakla onun varlığını onaylamaktır. Varlığı onaylanan çocuk başkalarının da varlığını onaylamaya başlar. Mesela arkadaşı hasta ise hastalığını takip ederek “nasıl oldun” der, bir sıkıntısı varsa ne “yapabilirim” diye sorar. Aile içi meselelere sağlıklı bir şekilde dahil olur.

Varlığı onaylanmayan çocuk empati yeteneğini kaybeder. Çevresindekilerin varlığını onaylayamaz. Örneğin yetişkinliğinde eşine “Neden ağlayıp duruyorsun, akşama kadar evdesin neden yorgunsun, çok hastalanmış gibi neden yatıyorsun” gibi tepkilerle muamelede bulunur. Eşler arasında birinin canı sıkkınken diğeri hiçbir şey yokmuş gibi kendi işlerine yönelirse ya da eşlerden biri küsüp iletişimi kapattığında diğeri “hayırdır neyin var, neden konuşmuyorsun” demez ve umursamadan hayatına devam ederse bu eşinin varlığını onaylamadığını gösterir.

Bir kimsenin psikolojik olarak sağlıklı olabilmesi için “ben” ve “sosyal ben” algısının zedelenmemiş olması gerek. Bu da ancak varlığının onaylanması ile sağlanır. Çocukluk döneminden itibaren kendisi hakkında başkalarının söylemleri üzerine, kişinin kendisi için yaptığı tanımlar onun “ben” algısını oluşturur.

Örneğin dürüst bir çocuğa “sen yalancısın” denilirse, benliği “sen sözü dinlenmez, güvenilmez, aşağılık bir insansın” düşüncesi üzerinde şekillenir. Bunun tam tersi olan aşırı olumlu ben algısı da zararlıdır. Böyle bir kimse kendisinin çok üstün özelliklere sahip olduğunu düşünerek başkalarını küçümser, sürekli eleştirir. Hiçbir şeyden tatmin olmayarak kendi içinde yalnızlığa düşer. Olumsuz ben algısı da aşırı olumlu ben algısı da insana zarar veren uç noktalardır. Dikkat etmemiz gereken nokta çocuklarımızın ben algısını suçluluk ve değersizlik duygusu ile şekillendirmemektir.

Her şeye sahip olan, aile ve iş çevresinde sevildiği halde “kendimi kötü hissediyorum, ne kadar çabalasam da bu duygudan kurtulamıyorum” diyen kişiler vardır. Bunun sebebi küçüklüklerinde varlıklarının yeterince onaylanarak ben algılarının sağlıklı şekillenmemesinden kaynaklanır.

Soysal ben algısı ise; etrafımdaki insanlar hakkımda ne düşünüyor? düşüncesi ile şekillenen algıdır. Sosyal ben algısı aşağıda da yukarıda da olmamalıdır. Yukarıda olması; “suratı bugün çok asık, benimle soğuk konuştu her halde benim şu sözüme kırıldı” gibi sürekli her şeyden olumsuz düşüncelere kapılmaktır. Aşağıda olması ise; bunun tam tersi olarak karşısındakinin hislerini önemsememektir. Varlığı onaylanmamış kişiler ya karşı tarafı çok fazla önemseyip sürekli tepkilere göre hareket eden, kuruntulu bir yapıda ya da bunun tam tersi olarak karşısındakini hiç anlamayan, değer vermeyen bir yapıda olurlar.  Ama sağlıklı sosyal ben algısı ise; empatik iletişime dayanır. Kendisini karşısındakinin yerine koyabilmek, sosyal uyum açısından ne anlama geldiğini hesaba katarak davranabilmektir.

Yeterli Bulmak; İlk olarak; çocuğumuz bizim yanımız da kendini yeterli hissetmeli, ikinci olarak da; duygusal doyum açısından bizi yeterli bulmalıdır. Eğer duygu ihtiyacını yeteri kadar karşılayamazsak çocuğun içinde bir boşluk, eksiklik oluşur. Kişi bu duyguyu yaşayamadığı oranda bir başkasına bağımlı olabilir ve erken yaşta sorunlu ilişkilere girişebilirler.

Çocuğumuz bizim karşımızda kendisini nasıl yeterli hisseder? 
Çocuklarımıza hatalarımızı göstermez, eksiklerimizin olabileceğini söylemez, her şeyi bilmediğimizi ifade etmezsek çocuğumuz bizi ulaşılmaz kabul eder ve bize bağlanmaz yani aidiyet geliştirmez fakat bağımlı olur. Yapacağı her şeyi bizimle yapmaya başlar. Bu bağımlılık ilişkisi bir süre sonra evrilir ve zamanla bizim zaaflarımızı fark ettiğinde hiçte zannettiği gibi bir anne babaya sahip olmadığını anlar. Her hatamızı fark ettikçe kendi içinde yıkım yaşar. Böylesi yıkıcı bir akıbetle karşılaşmak istemiyorsak çocuğumuz bilmediğimiz bir şey sorduğunda “bu konuyu bilmiyorum” demeli, hata yaptığımızda ondan özür dilemeliyiz. Yanlış davranabileceğimizi, pek çok eksiğimizin olduğunu dile getirerek çocuğun gözünde normalleşmeliyiz.

Engellenme; Çocuk kimin yanında mutlu olduğunda çığlık atabilir, huzursuz olduğunda huzursuzluğunu ifade edebilirse onun yanında rahatlar. Bu rahatlıkta onunla bütünleşmesini sağlar. Ne yazık ki anne babalar bazen çocuklarının başına bir şey geleceğinden endişelenerek duygularını özgür bırakmaktan korkuyor. Kendince çocuğu koruma hissi ile “zıplama atlama” diyerek engelliyor, Çocuğa sürekli “yapma etme gülme” denirse çocuk engellenmiş hissinden dolayı bizimle aidiyet kuramaz.

Çocuğumuzun aidiyet duygusuna zarar vermeden ona rehberlik etmek istiyorsak şöyle davranmamızı öneriyor yazar; çocuğun duygu ve davranışları normal olmasa dahi önce “evet, seni anlıyorum” diyerek kabul etmeli, daha sonra; “zannedersem bende sekiz dokuz yaşlarında iken böyle bir olay yaşamıştım” çocuk “peki sen ne yapmıştın” diye sorduğunda gerçekçi bir şekilde “tam hatırlayamıyorum ama şöyle yapmıştım” diyerek sorunu kendi ile özdeşleştirerek cevap vermeli. Sorun karşısında derhal tepki verip “böyle bir şeyi nasıl düşünürsün, nasıl yaparsın, ahlaksız mı olacaksın” demek yerine anlamaya yönelik yaklaşmalıdır.

İletişim kurma; kiminle iletişim kurabiliyorsak ancak onunla aidiyet kurabiliriz. Herkesin bilgisayar ya da cep telefonu ile meşgul olduğu bir evde aidiyet söz konusu olamaz. Kitapta İletişim derken özellikle; karşılıklı sohbet ederken olayların o an yaşanılıyormuş gibi anlatılmasının ve duyguların paylaşılmasının sağlanması kastediliyor. Yani tek düze anlatımlar iletişimden sayılmıyor. Anne babalar çocuğuna gün içinde ne yaşadığını, nereye gittiğini, öğretmenin ne dediğini sorar ancak bu sorgulayıcı bir iletişimdir. Eşler arasında da çocuklar arasında da onların yaşamını didik didik etmek, takip etmek için değil, onları anlamak, hissetmek için soru sormalı ve konuşmalıyız.

Evliliklerde iletişim konusunda çok sık sıkıntılar yaşanır.  Eşler “benimle paylaşmadıklarını arkadaşları ile ailesi ile” paylaşıyor diye şikayetlenir, hâlbuki eşler “problem çıkacak, beni yargılayacak, suçlayacak” korkusu ile eşi ile iletişim kurmak yerine bunu yapmayacağını düşündüğü kişilere yönelir. İşte bu ciddi bir aidiyet sorunudur. Bu durumda eşler birbirlerini yargılamayarak, anlamaya çalışarak, özveri ile dinlemeye devam ederek iletişimi sağlıklı hale getirmeye çalışmalıdır. Çünkü eşler arasında dinleme ve anlatma, anlama ve hissetme tam sağlanırsa ailede aidiyet daha çabuk oluşur. Kadın ve erkek rahatça gün içinde neler yaptığını, sevinçlerini, hüzünlerini, sıkıntılarını, hayallerini gerekli gereksiz demeden eşi ile paylaşmalı, birbirlerini verimli bir şekilde dinlemeyi öğrenmelidir.  Paylaşamıyorlarsa aile içinde aidiyet duygusu gelişmez ve dışarıya yönelmeler başlar.

Önemli bir konuya daha değiniyor yazar; her insan bir sosyal çevre içerisinde yer alır. Ve bu çevredeki konumu gereği çevresi ondan beklentiye girer. Yani hakim daima hakim gibi, imam imam gibi, profesör profesör gibi davranmaya başlar. Bu durumda kendi olmaktan uzaklaşır. Eğer kişi itibar kaygısı yaşar ve eve girerken konumunu kapının önünde bırakamazsa çocuğu kendisi ile konuşmak istemeyebilir. Çünkü çocuk savcı baba, öğretmen anne vs dan ziyade sadece anne babasını istemektedir. İtibarını bir kenara bırakmış, zaaflarını kabul eden, eksiklerini itiraf eden, “ben bunu düşünememiştim, sen burada çok haklısın” diyebilen bir anne babaya yaklaşır.

Çocuklarımızın bizi nasıl anlamlandırdığı çok önemli. 
Çocuğum beni yargılayıcı, kızan, mükemmeliyetçi, dikte edici mi ya da anlayışlı, eğlenceli, motive edici, rehberlik edici, teselli edici bir yapıda mı kabul ediyor. İşte bu soruya alacağımız cevap çocuğun bize karşı iletişimini ve aidiyet duygusunu gösteriyor. Bu durum eşler içinde söz konusudur. Eşim beni nasıl tanımlıyor? Hayat arkadaşımızın gözünden kendimize bakmamız gerek. Eğer güzel bir anlam oluşturamadıysak değişikliğe eşimizden değil kendimizi yeniden anlamlandırmakla başlamamız, onun zihnindeki olumsuz anlamı giderinceye kadar sabırla değişime devam etmemiz gerek.

Yazar iletişimi ikiye ayırıyor; birincisi açık iletişim; imaya başvurmadan açıkça ifade etmektir. Diğeri kapalı iletişim; sözün imalı ve dolambaçlı yollarla ifade edilmesidir. Örneğin surat asmak gibi. Çocuklarımıza bu tarz iletişim kurarsak çocuk “annem odamı toplamadığım için mi yoksa başka bir sebepten dolayımı böyle davranıyor?” diye düşünerek kendi içinde senaryolar üretir sonra da bunlardan bıkarak umursamaz davranır. Bu baştan sona problemli bir iletişimdir. Bu nedenle imalarla, triplerle kendimizi ifade etmeyi bir kenara bırakmamız gerekiyor.

Yazar duygusal iletişim ve zihinsel iletişim şeklinde iki kavramdan bahsediyor; “Geldin mi, sınav nasıl geçti, ne yedin?” gibi sorular zihinsel, “yemek yerken yumurta yere düştüğünde ne hissettin, gelirken neler düşündün?” demek ise duygusal iletişimdir. Sağlıklı iletişimin aile için ne kadar önemli olduğunu bilmeyen ebeveynler ve eşler vakit israfı saydıklarından bu tür iletişime geçmezler birbirleri ile. Sadece gün içinde ne yaptıklarını sormakla yetinirler. Ancak bu aidiyet sorunlarının habercisidir.

Duygusal iletişime geçmek istiyorsak, sabırla çocuğun anlatacaklarını beklemeliyiz. Çocuk bizimle duygusal iletişim kurmak istediğinde dinlemez, küçümser, anlayışsız davranırsak, ya da “tamam, biliyorum” gibi sözler sarf edersek çocuk kendini kapatıp otomatikman zihinsel iletişime geçer. Duygusal iletişim esnasında çocuk söylenmemesi gereken bir şey söylerse o an kısıtlamamalı, zihnimizin bir köşesine bunu ileride rehberlik edilecek bir konu olarak not etmeliyiz. Başka bir gün zihinsel iletişimle gerekli bilgileri çocuğa aktarmalıyız. Örneğin çocuk “büyüyünce abimle evleneceğim” derse burada aslında abisine olan sevgisinden bahsetmektedir. Bizde buna odaklanmalı başka bir zaman doğru ifadeleri kendisine öğretmeliyiz.

Mantıklı bulma; Empatik bulma; Çocuk bir şey paylaştığında “çok şaşırdım, çok üzüldüm” gibi cümlelerle diyalog empatik hale getirilmelidir. Birisi olay anlatırken dinleyen kişi etrafına ya da telefonuna bakıyorsa o kimse ile empatik bir diyalog kurulması imkânsızdır. Eşler duygularını paylaşırken birbirlerini donuk ve mimiksiz bir yüz ifadesi ile dinlerse empati kuramazlar ve bir süre sonra duygular dile getirilmemeye başlanır.

Paylaşma; Ailedeki bireylerin gün içinde neler yaşadıklarını neler hissettiklerini paylaşacak zemin oluşturulmalıdır. Evin içindeki küçük büyük herkes her gün o zemin içinde paylaşımda bulunmalı ve bunu aksatmadan yaşam tarzı haline getirmeliler. Bu paylaşım bir arada olunmadığı zamanlarda dahi imkânlar dâhilinde devam ettirilmelidir.



Ummu Ruveyda 
..devamı »

9 Kas 2014

Pedagog Adem Güneş ile; Erkek Çocuklarda Ergenlik

Henüz yorum yok!


PEDAGOG ADEM GÜNEŞ İLE; ERKEK ÇOCUKLARDA ERGENLİK

Ergenlik nedir? Bu dönem ne kadar sürer?

Literatüre göre, ergenlik dönemi, insan bünyesindeki birtakım hormonların salgılanmaya başlaması ile birlikte, çocuğun “ruhunda” ve “fizyolojisinde” hızlı değişiklikler yaşamasıdır.

Peki, “Anne-babalar ergenlik döneminden ne anlamalı?” diye soracak olursanız; ergenlik dönemi, çocuksu mâsumiyetin terk edilip, yetişkin rûhuna sahip olma aşamasının başladığı dönemdir.

Ergenlik dönemi, birdenbire başlamaz, çocuk önce bir “ön ergenlik” dönemine girer. Bu dönem, aşağı-yukarı 9-10 yaşlarına denk gelir. Çocuklar bu dönemde “Çocuksu Yetişkin”görünümüne bürünürler. Erkek çocuklarının boyu uzar, ama aklı hâlâ çocuksudur.

Kız çocukları, görünüş itibariyle artık bir genç kız gibidir, ama hâlâ çocuksu davranışlar sergileyerek herkesi şaşırtırlar. Yani çocuklar görünüşte yetişkin, ruhlarında çocuk gibidir. Ön ergenliğin hemen ardından çocuk “türbülansa girmiş uçak gibi” sarsılmaya başlar. Duygusal çalkantılar yaşar, neyi nasıl yapacağını şaşırır… Bünyesine ilk kez damlayan hormonların her bir damlası, ergen çocuğu şaşkına çevirir.

Ergenliğin bu en sarsıcı dönemi, kız çocuklarında aşağı yukarı 10-11, erkek çocuklarda 12-13 yaşlarına denk gelir ve yaklaşık 20 yaş civarında dengeye girer.

Ergenliğin ilk yılları, daha çok kriz olarak bilindiği için ilerleyen birkaç yılda ergenlik dönemi bitti sanılsa da, ergenliğin tamamen izinin silinmiş olması 20’li yaşlara denk gelir.

Erkeklerin ergenlik problemleri nelerdir? 

Gariptir, erkek çocuklar, ergenliğe girdiği andan itibaren bir “suçluluk” psikolojisi içerisine girer. Suçlu bir insanın en belirgin tavrı nedir? Kendisini savunmasıdır değil mi?

Evet, tıpkı böyle, erkek ergen çocuğa “Gözünün üzerinde kaşın mı var senin?” diye sorsanız, hemen savunmaya geçer, anlamsız tartışmalara girer.

Bunun yanı sıra, yine erkek ergen çocuklarının çok bâriz bir problemi de babalarından kopmalarıdır. Ergenlik dönemine giren erkek çocuk, babadan uzaklaşır. Baba, çocuğunun başını okşamak için elini uzatsa, çocuk başını çeker.
“−Gel oğlum, şöyle yanıma otur!..” dese, yanına yaklaşmaz.

Bu sırada babalar ciddî panik yaşamakta ve sırf bu yüzden çocukları ile kavga etmektedirler. Hâlbuki böylesi bir durum, çocuğun babaya karşı tavrından değil, kendi bünyesindeki çalkantıdandır. Bir baba, ergenliğe giren oğlunun durumunu buna göre sabır ve anlayışla karşılamalı, bunun kısa bir süre sonra normalleşeceğini bilmelidir. 

 Ergenlik döneminde rol-model dediğimiz “örnek insanlar” önemli midir? Bu devrede anne ve babalar, erkek çocuklarına nasıl yardımcı olabilirler? 

Ergen çocuk, yeni ameliyattan çıkmış hasta gibidir. Her an mikrop kapabilir. O yüzden nasıl ki, ameliyattan çıkmış bir hastayı hijyenik bir ortamda tutmak gerekirse, ergen çocuk için de tıpkı böyle bir hijyenik ortama ihtiyacı vardır. Çünkü bu dönemde çocuk, her an mikrop kapabilir.

Siz yıllarca emek sarf edersiniz, çocuğunuza kol kanat gerersiniz, yetiştirmeye çalışırsınız… Bir de bakarsınız ki, (Allah göstermesin) ergenlik döneminde çocuk birilerinden bir hastalık bulaştırmıştır bünyesine… Örneğin bir sinema sanatçısının bir duruşuna, bir bakışına vurulur!.. Elinde bir sigara tutuyor olsa, o sigara tutuşuna vurulur. Tıpkı onun gibi durmak, tıpkı onun gibi karizmatik yürümek için kendi kılığını-kıyafetini bir anda değiştiriverir.

Ergen çocuğu olan anne-babaları bekleyen en önemli tehlike, çocuklarının karşısına çıkacak olan “örnek insan” ya da “kötü örnek olan insan”dır. Bu sebeple, ergen çocuk sahibi anne-babalar, kimlerle komşuluk yaptığına, hangi film ve dizileri izlediğine, hangi tip insanların çocukları ile muhatap olduklarına hayâtî derecede dikkat etmelidirler. Çünkü, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, bu dönem, her an mikrop kapılmaya müsait çok hassas ve özel bir dönemdir.

Burada hemen şunu da arz edeyim; günümüzde özellikle birtakım sivil toplum kuruluşları, cemaatler veya kurumlar, çocuklara bu dönemde bazı aktiviteler düzenleyerek onları bir arada tutmaya gayret sarf ediyorlar ki, bu aslında oldukça takdir edilecek bir durumdur. Çocuklar, aynı hassasiyetleri benimseyen iyi âile çocukları ile bir araya gelerek birbirlerinden güzel ahlâk kopyalarlar. Siz bu bir araya gelmelerin adına, ister “yaz okulu” deyin, ister “Kur’ân kursu” deyin… Fark etmez. Ergen çocuğu olan anne-babalara, çocuklarını böylesi iyilik üzere çalışan kurum ve kuruluşlara göndermelerini ehemmiyetle tavsiye ederim. 

Bu dönemde karşı cinse karşı bir meyil başlıyor. Özellikle âilesinden yeterli sevgi ve ilgiyi görmemiş gençler, bazen yanlış bir karar verebiliyorlar. Bu hassas dönemde anne ve babalar, erkek çocuklarına nasıl yardımcı olabilirler? 

Ergenin kimliği henüz oturmamıştır. Her an, her türlü yanlışı yapmaya müsaittir. O sebeple anne-babalar, çocuklarını, çocuksu mâsumiyet yıllarına göre değerlendirip:
“−Benim oğlum, mâşaallâh koç gibidir!.. Ona çok güvenirim, hiçbir yanlışı olmaz!..” diye düşünmemelidir.

Çünkü ergen çocuk, bir gün öyle, bir gün böyledir. Bir gün câmi duvarını görür ağlar, ertesi gün Konya kaşığını görür oynar.  

Burada bir yanlış anlaşılmayı düzeltmekte fayda var: Ergen çocuk, karşı cinse meyleder derken yanılmamak gerek… Burada çocuğun ihtiyacı olan şey cinsellik değil, aksine duygusal mahrumiyettir. Ergen çocuk, zaten cinsellikten kaçar… Ancak sevgiyi arar.

Aranılan bu sevgi, aslında çocukluk yıllarında anne-babanın doyasıya verebildiği ya da sevgisiz bıraktığı yıllarla bağlantı kurarak azalır veya çoğalır. Eğer çocuk, özellikle ilk altı yılda anne sevgisini doyasıya yaşadı ise, ergenlik döneminde sağa-sola sarkması, garip tutumlar sergilemesi ya da karşı cinste kendisine birtakım şeyler araması oldukça düşük ihtimaldir. Ancak çocuk, bu dönemde annesi ile zaten çok karşılaşmadı ise, karşılaştı da öylesine bir anne-çocuk ilişkisi yaşadı ise, yahut birçok annenin yaptığı bir yanlış gibi, evlâdına sözünü geçirip otoriter olmak isteyen anneler gibi çocuğuna sevgisini vermekte cimrilik yaptı ise, bu tür çocukların ergenlik dönemi hep bir “sevgi dilencisi” şeklinde geçmeye adaydır.

Çocuk, çocukluk yıllarında alamadığı sevgiyi, birilerinden alabilmek için çırpınır durur. Ancak burada hemen bir noktayı da belirteyim ki, çocukluk yıllarında anneden alınamayan sevginin, ilerleyen yıllarda telafisi mümkün değildir. Çocuk, ergenlik döneminde yaralı bir kuş gibi habire kendisini tedâvî edecek, içindeki yaralara merhem olacak birilerini arar. Ama o yaraların kapanması, neredeyse imkânsızdır!.. Çünkü anne sevgisi, vaktinde verilirse bir değeri vardır.

Bu arada önemli bir hususun da altını çizmek istiyorum. Erkek ergen çocuğa, cinselliğe yönelik birtakım şeyleri öğretmek için bazen babalar harekete geçmektedir ki, böylesi bir uygulama da sağlıklı değildir. Zira bir yandan kendini suçlu hisseden erkek ergen çocuk, bir de karşısında “aziz” babasının bu türlü meselelerde karşısına çıktığını görürse rûhen oldukça etkilenmekte ve ilerleyen yıllarda kontrolsüz bir cinselliğe doğru adım atabilmektedir. Bu yüzden, çocuğa eğer mahremiyet eğitimi verilecekse, baba dışında bir başka üçüncü şahıs düşünülmelidir. Bu üçüncü şahıs, çocuğun rûhu ile uyum sağlayabildiği, çocuğun sevdiği ve rahat olabildiği bir yetişkindir. Kimi zaman dayı, kimi zaman enişte ve kimi zaman da akrabalardan bir şahıstır; fakat amca veya baba değildir.

Ergen, neden bu dönemde ailesiyle anlaşamaz? 

Uçak türbülansa girdiğinde neden herkes panik içine girer? İşte bunun gibi ergen çocuk da gerek ruhunda ve gerekse fizyolojinde oluşan hızlı değişimlerin seyrine dalmışken, anne-babası, çocuğun bu dünyasından uzak bir şeyler istiyor olması ergeni sinirlendirir. Zaten panik içinde olan ergen, bir de anne-babasının kendisini anlamadığını fark ederse, işte o zaman sıkıntıların biri biter, diğeri başlar.

Aslında ergen çocuk, anne-baba ile anlaşamaz durumda değildir de, genelde anne-babalar, ergen çocukları ile anlaşamazlar!.. Anne-baba, çocuklarının girdiği bu yeni dönemin hakkı olan “statü”yü çocuklarına vermekte zorluk çekerler. Çocuk, artık çocuk değildir, bir ergendir… Bir adım sonra yetişkin olacak bir delikanlıdır ve bu delikanlıya çocuk muâmelesi yapılmamalıdır. Ona hak ettiği “efendilik” statüsünü, “beyefendi” statüsünü verebilme olgunluğunu aileler sergilemelidir.
Bunun yanı sıra, erkek ergen çocuk, cinsel duygularının uyandığını hissetmesi ile birlikte bir “utanma” ve “suçlanma” hissi ile belli bir dönem geçirir. Bu dönemde çocuğun üzerine çok gitmek anlamsızdır!.. Çocuk, kendi dünyasında serbest bırakılmalıdır ki, iç dengelerini yeniden kurabilsin.

Ergenliğin kişilik üzerindeki tesirleri nelerdir? 

Aslında ergenlik dönemi, kendi başına bir problem dönemi değildir. Tıpkı şeker hastalığı gibi… Şeker hastalığı, aslında tek başına, somut bir hastalık değildir, ancak hastalık oluşması için müsait bir zemindir. Eğer birtakım şeylere dikkat edilmez ise, vücudun değişik yerlerinde problemler oluşturmaya başlar. Tıpkı bunun gibi, ergenlik dönemi tek başına bir problem dönemi değildir. Ama dikkat edilmez ise, çocuğun kimliği ve kişiliği üzerinde birtakım derin izler bırakabilir.

Normalde ergenlik döneminde edinilen davranışlar, geçicidir. Ancak anne-babanın yanlış tutumları sebebi ile, çocuk, yanlış olan davranışı savunmaya kalkarsa, onu benimserse ve yanlış davranışlar etrafında birikmiş bir grup arkadaşları ile de desteklenir ise, işte o zaman problem başlar!.. Yoksa ergenlik, kendi başına bir problem değildir… Bu sebeple anne-babalar, çocuklarının bu döneminde dışarıdan kapacakları mikrobik rahatsızlıklara karşı oldukça dikkat etmeli, çocuğun benimsediği birtakım davranış bozukluklarının aslında gelip geçici olduğunu düşünmelidirler. Böylesi kötü davranışlar edinmiş bir çocuğun, o davranışlardan vazgeçmesinin yolu, asla baskı ve yıldırma değildir!..

Bu geçiş döneminde çevrenin ve sosyo-ekonomik şartların ne gibi tesirleri vardır? 

Az önce de arz ettiğim gibi, ergen çocuk için önemli olan şey, ameliyattan yeni çıkmış bir hasta gibi bulunduğu ortamın uygun olmasıdır. Eğer çocuk, çevre itibari ile anormal bir sosyal çevrede yaşıyorsa, bu çocuğun oradan edineceği şeyler ile daha bilinçli bir çevrede edineceği tecrübeler birbirinden oldukça farklıdır.

Bunun yanı sıra ergen çocuk, çevresindeki arkadaşları ile sürekli etkileşim içinde olduğu için, arkadaşında gördüğü bir yüzük, bir ceket, bir künyenin kendisinde de olmasını isteyebilir. Ve bu ihtiyaçları karşılanmaz ise veya çocukta vicdânî bir anlaşma sağlanamamışsa, çocuk arkadaşlarına özenecek, özendikçe ezilecek ve ezildikçe de bu duyguları ile uzun yıllar yaşayacaktır… 

Ergenlik dönemi, fizyolojik açıdan hormon savaşlarının; psikolojik açıdan kişilik savaşlarının verildiği bir dönem… Bu dönemin sağlıklı geçirilmesi nelere bağlıdır? 

Bu dönemin sağlıklı geçirilebilmesi için ilk ve temel şart, ailenin bilinçli olmasıdır. Ergenliği yaşamış bir anne-baba olarak çocuklarının bu dönemde neler yaşadığını ve hissettiğini az-çok bilmesi gerekir.
Meselâ, bu dönemde ergen çocuk, akıl almaktan hoşlanmaz, akıl vermeyi sever. Anne-babalar, çocuklarında görmek istedikleri özellikleri, çocukların kendilerine öğretmesini, başka bir ifadeyle çocuğun kendilerine “akıl vermesini” isteyebilirler.

Ya da bütün anne-babaların, ergen çocuk ile mücâdeleye girmemesi gerektiğini çok iyi bilmesi gerekir. Çünkü ergen çocuk ile mücâdeleye girmiş olup da galibiyetle çıkan anne-baba yoktur!.. Zira çocuk, anne-babasına yenilse de bunun acısını başka bir zaman, başka bir konuda çıkartmaya hazır hâle gelecektir.

Başka bir misal daha vermek gerekirse, ergen çocuğun düşüncesi gururdur!.. Ergenin konuşmaları ne kadar dengesiz de olsa, anne-baba, onun söylediklerini ciddiye almalıdırlar. Zaten anne-baba, ergeni ciddiye almaz ise, bir süre sonra ergen çocuk da anne-babasını ciddiye almayacaktır.

İşte bu ve benzeri sebeplerle, anne-babalar ergenlik dönemi hakkında sağlıklı bilgiler almalıdırlar. Kendilerini, bu garip sürece önceden hazırlamalıdırlar. 

Ergenlikle birlikte, bizim “çocuk” gözüyle baktığımız fert, aynı zamanda artık Allah katında her türlü mükellefiyetin başladığı bir döneme girmiş bulunuyor. Başka bir ifadeyle o genç, artık “mükellef: sorumlu” bir kul oluyor. Bu dönemde ergene, kulluk bilinci ve sorumluluğu nasıl yüklenmelidir? 

Aslında ergenlik dönemi, o güne kadar ne yapıldı ise, onun mahsulünün alındığı bir dönemdir. Bu dönemde çocuklardan fazla bir istekte bulunulmaz. Ancak artık kurallı bir yaşantının başladığını çocuk idrak etmelidir.

Bir zamanlar komşu hanımların kucaklarına alıp sevdikleri yaramaz çocuk, artık ergen olmakla birlikte komşu hanımların kendilerini sakındıkları bir fert olmaya başlamıştır. Çocuk, işte bu değişiklikleri yaşadıkça, yetişkinliğin kurallarını da öğrenmelidir. Bu kurallar içinde en önemlisi de şüphesiz “namaz”dır…

Ergen çocuğa, belki de ilk söylenecek söz, “haydi namaza”dır… Çünkü ergen çocuk, bu sayede birtakım kötü alışkanlıklardan da uzak duracaktır. Ancak az önce de arz ettiğim gibi, böylesi bir istek, önceki yıllarda zemini hazırlanarak gelirse kolay olur. Yoksa çocukluk yılları boş geçmişse, bir ergenin, tam da ergenlik döneminde anne-babasını memnun edecek birtakım davranışlar sergilemesi oldukça zordur.

Şunu da ifade etmekte fayda var ki, ergen çocuk, anne ve babasında ne görüyorsa onu yaşar. Eğer anne-baba, çocuklarının namaz kılmasını istiyor, fakat kendileri sabah namazına kalkamıyorsa, ergen çocuk, bunun acısını, anne-babadan çok ağır bir şekilde alabilir. O hâlde evlerinde bir ergen çocuk varsa, anne ve babalar kendi oturup kalkmalarına, konuşup gülmelerine dahî dikkat etmelidirler.

Kız çocuk annede, erkek çocuk da babada ne görüyorsa onu yaşar. Bu açıdan bakıldığında anne-baba, çocuklarından ne istiyorsa, onun iki katı kadarını kendileri yaşamalıdırlar. İşte böylesi bir aileye de biz “çocuktan terbiye olan aile” diyoruz… Yani aslında çocuk yanlış yola sapmasın diye anne-baba kendi dînî hassasiyetlerini ve hayat prensiplerini bir daha gözden geçirmelidirler ki, bu şekli ile kendilerini de düzenli bir hayata sokmuş olsunlar. Bu açıdan bakıldığında, samimi anne-babaların yola gelmesi için ergen çocuk oldukça büyük bir nimettir. 

 Bu dönemde dînî vazifelerini severek îfâ edebilmesi için çocuklarımızı daha önceden nasıl bir hazırlık devresinden geçirmeliyiz? Gerçi Peygamber Efendimiz’in, çocukları namaz ve oruca küçük yaşlarda başlatmayı tavsiye eden nasihatleri bulunuyor. Bu tavsiyelere riâyet edenlerin ergenlik döneminde işleri biraz daha kolaylaşıyor mu? 

Maalesef günümüzde anne-babalar, korku ve panik içinde, çocuklarına erken yaşlarda ve çocuk rûhunun hazır olmadığı çağlarda birtakım dini eğitim vermekteler. Çocuğun gelişim dönemleri hesap edilmeden verilen dînî bilgiler, çocukta aşırı dozda ilaç alan kişinin zehirlenmesi gibi, dine karşı zehirlenme baş gösterebilir. Ki bugün dindar anne-babaların en büyük problemi, dine soğuk çocukları olmasıdır. Böyle anne-babalar, çocuklarından utanmakta, sıkılmakta ve onların bu hallerinin su yüzüne çıkmamasına gayret sarf etmektedirler.

Bu yüzden anne-babalar, çocuklarının hangi yaş döneminde, hangi hassasiyetleri yaşadığını çok iyi bilmelidirler!..

Pratik bir misâl verecek olursak, bazı hassas anne-babalar, çocukların daha 4 yaşında ya da 5 yaşında Kur’ân-ı Kerim’i öğrensin diye Elifbâ’ya başlatmaktalar… Hâlbuki çocukların bir harf sembolünü öğrenebilecek kapasiteye gelmesi için en az 6 yaşına gelmesi gerekmektedir. Çok erken başlamış böylesi bir eğitimin acısı, daha sonraki yıllarda ortaya çıkmaktadır. Hatta çocuk, yıllar sonra bile bir türlü öğrenemediği Kur’ân’a karşı önyargı beslemeye başlamaktadır…

“−Ben, hayatta Kur’ân okumasının beceremem!..” ya da:
“−Kur’ân okumak kadar zor bir şey yok!..” diyebilmektedir.

Hâlbuki çocukların 3 ile 5 yaş aralığında en kolay yapabileceği şey, ezber yapabilme kabiliyetidir. Eğer bir anne-baba, çocuklarının kendilerinden daha iyi bir din temsilcisi olmasını istiyorlarsa, bu yaşlarda Kur’ân ezberletebilirler… Duâlar, kısa kısa sûreler ezberlettirilebilir ki, ileride Kur’ân okuması da kolay olsun.

Bu arada bir şey daha ilâve etmek istiyorum. Özellikle yaz aylarında anne-babalar, çocuklarına “cezâ” vermek için Kur’an kurslarına göndermekteler ki, bu, o aile için hayâtî bir hata olur. Cezâ için Kur’ân öğrenme yapılamaz!.. Böyle bir şey, nihayetinde sakat bir mantık sahibi insan yetiştirir!..

Anne-babaların bu husustaki en doğru tutumu, çocuklarının dini direkt olarak sevmesini sağlamak yerine dini, dolaylı yollarla sevdirmeye çalışmak olmalıdır. Başka bir ifadeyle, çocuk, önce içinde bulunduğu atmosferi sevmelidir. Kur’an öğrenecekse öğreteni sevmelidir.

Ailelere buradan bir ricada bulunmak istiyorum ki, eli sopalı ve suratı asık bir hocanın yanına çocuğu gönderip Kur’an öğretmeye çalışmak yerine, evde yarım yanlış bilen anne-babadan Kur’an öğrenmesi daha güzeldir… Çocuk, içinde bulunduğu atmosferi sevdikçe dini sevecektir; asık suratlı bir din temsilcisi, hiçbir çocuğa dini sevdiremez!.. 

Ergenin arkadaşlarına büyük tutkuyla bağlanmasının sebepleri nelerdir? Bu bağlılık, nasıl müspete çevrilebilir? 

Anne-babalar, çocuklarının, çocukluk yıllarından itibaren kabiliyetlerini kırmış, duygularını yaşamasına izin vermemiş, çocuğun dünyası ile özellikle anne bir bağ kuramamışsa, çocuk, içinde hissettiği bu bağı kurmak üzere dışarıda arkadaş arayacaktır… Ve bulacaktır da… Bugüne kadar hiçbir ergen, açıkta kalmamıştır. Hepsini kapan bir kaplan mutlaka çıkar ortaya… O yüzden anne-babalar, çocuklarını sevebildikleri kadar sevsin, insan yerine koyabildikçe koysunlar. Zira bu dönemde anne-baba, çocuklarına sahip çıkamaz ise, bundan sonraki yıllarda bunu yapmak daha da zor olur.

Bunun yanı sıra, yukarıda da arz ettiğim gibi, ergenlik dönemine giren bir çocuğa, anne-babası hak ettiği statüyü vermelidir. Onu, aile grubu içinde tutmak için birtakım tedbirler almalıdır. Bunların başında, çocuğun “insan” yerine konulması gelir. Eğer çocuk, aile içinde insan yerine konulmuyor, tersleniyor ve azarlanıyorsa, çocuk, kendisini daha rahat hissedeceği bir grubun içine dâhil olmaya çalışır.

Bu açıdan bakıldığında, şu satırlarımın altını çizeyim ki; bir kız çocuğunun hayranlık duyduğu kişi annesi, erkek çocuğunun da kendi rûhunda karşılığını bulduğu kişi babası olmalıdır. Eğer böyle olursa, çocuk, aile bütünlüğünü korur.

Tabiî, bu arada evinde ergen bulunan bir ailenin, her hafta, belli bir saatte “istişâre”yapması şarttır. İstişâresiz bir ev, ölüm demektir… Ve ötesinde, evinde ergen bulunan bir ev, gerektiğinde istişâre yapmıyorsa, o çocuktan çok bir şey beklememek de gerekir.

Ergenlik döneminde okul başarısı genellikle düşüyor. Bunun sebebi ve telâfisi nedir? 

Ergenlik döneminin ilk aylarında çocuklar, kendi ruh ve bedenlerine odaklandıkları için dışarıda hiçbir şey onlara cazip gelmeyebilir. Bu sebeple ergeni, kendi rûhunu ve bedenine yoğunlaştırmamak gerekir. Meselâ:
“−Kızım, senin burnun da amma büyüyor!..” demek bir ergen için felakettir… Ya da:
“−Oğlum, senin boyun kısa mı kalacak ne?” demek, çocuğun zihninin altına çok uzun süre kalacak bir saatli bombayı yerleştirmekle eşdeğerdir.

Bir de “erken ergenlik dönemi” var. Bunun hakkında da kısa bir bilgi verebilir misiniz? Sebepleri nelerdir? 

Sıcak bölgelerde yaşayan çocuklar, soğuk bölgelerde yaşayanlara göre daha erken yaşta ergenliğe girebiliyorlar. Ancak bunun da ötesinde, özellikle son yıllarda, 5-6 yaşlarda ergenliğe adım atan çocuklar olabiliyor. Bu, oldukça mahzurlu bir durumdur.

Zira çocuk, rûhen ergenliği yaşayamayacağı bir yaşta ergen olursa, bu, o çocuk için oldukça ağır bir yük olur. Bunun sebepleri yoğunlaştırılmış cinsel veriler içeren reklam ve filmler, âile içi konuşmalar veya sınırları belli olmayan sohbetler, çocuğun erken yaşta ergen olmasına sebep olabilir.

alıntıdır
..devamı »

8 Kas 2014

Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım?

1 Yorum sayısı

KIZIMA ADET DÖNEMİNİ NASIL ANLATMALIYIM?

Soru:

Kızım dokuz yaşında ve hızlı gelişiyor. Bir gün vücudunda ve kendinde bazı değişiklikler olacağını, bu durumda ne yapması gerektiğini korkutmadan nasıl anlatmalıyım?

Cevap:

Sevgili kardeşim, dokuz yaş ergenlik için erken bir yaş.. Erken ergenlik belirtileri varsa lütfen en kısa zamanda bu konuda tedbir alın.. Ayrıntılar için şuradan bilgi edinebilirsiniz..

Normal şartlarda ergenlik yaşı gelen bir kız çocuğuna şu şekilde davranılmalıdır:

1-Anne, kızındaki bedensel ve ruhsal değişimleri gözlemleyerek ne zaman adet göreceğini tahminen bilebilir.

İlk konuşma ve bilgilendirme, özel bir görüşme, gizli kapaklı bir oturum şeklinde değil, çocuğu tedirgin etmeyecek rahat bir ortamda yapılmalıdır. Örneğin anne kızıyla birlikte herhangi bir iş yaparken, baş başa iken, sohbet esnasında; “Biliyor musun, artık büyüdün.. Ne güzel bana yardım ediyorsun, yükümü hafifletiyorsun..” gibi iltifatlardan sonra “Yakında genç kızlığa adım atacaksın” şeklinde gayet kısa, yumuşak ve mutedil bir konuşma yapılmalıdır.

Zaten kız çocuğu, bir şekilde annesinden, ablalarından veya arkadaşlarından dolayı bu konuya çok da yabancı değildir.

2-Ergenlik dönemi öncesinde veya dönem içinde kız çocukları anneleri ve ablalarıyla bu tarz konuları konuşmaya meraklı olurlar. Çocuğun soruları engellenmemeli, merak ettiği şeyler merakı nispetince giderilmelidir.

3-Kız çocuğunun sorularının başında; “Neden?” sorusu gelir.. Yani “Olmasa olmaz mıydı? Ne gerek var? Bu kötü bir şey..” diye düşünebilir. Annenin buna cevabı; “Kızlar, ileride anne olabilmeleri için vakti geldiğinde bedensel bir takım farklılıklar görürler. Her ay olan kanamalar da bu durumun birer işaretidir” vb. olmalıdır.

4-Bazı anneler bilinçsizce; “Artık adet gördün, evlensen hamile kalabilirsin, sen de bir kadın sayılırsın, aman erkeklerden şöyle uzak dur, sakın kendine dokundurma” gibi itici cümleler kurarak güya kızlarını korumaya çalışırlar. Fakat Müslüman bir kızın haya ve tesettür eğitimi, böylesi basit ve bayağı cümlelerle verilmez.

5-Bu dönemde çocuğun; “Nasıl olacak? Çok kan akacak mı? Acır mı? Hadi dışarıda iken kanama gelirse? O zaman ne yaparım?” gibi çok normal endişeleri olacaktır. Anne, bu sorulara hafif tebessümüyle, rahatlatıcı tavırlarıyla cevap vermeli, kanamanın ilk başta çok hafif olacağını ama yine de hazırlıklı olmak isterse çantasında ped bulundurabileceğini vs. anlatmalıdır.

6-Bu dönemde en önemli olan şey, çocuğun sorularına yalın bir dille cevap verilmesidir. Çocuk, sadece merak ettiğini almalıdır. Yoksa kimi tecrübesiz anneler gibi; “Daha bunlar bir şey mi? Evlilikte şöyle oluyor. Doğumda böyle oluyor” gibi tamamen gereksiz konular anlatılmamalıdır. Adet görecek kız, sadece adet dönemi bilgisini almalıdır. Evlilik çağına gelen, evlilik bilgisini, hamile olan da doğum bilgisini almalıdır. Çünkü erken bilgi, çocuğa yük olmaktan ve aklını karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.

7-İlk kanama görüldükten sonra da anne kızını çağırarak; “Hadi seninle baş başa özel bir muhabbet edelim” diyerek kızını karşına almalıdır.

Bu konuşmada;

-“Artık bir genç kız oluyorsun. Seninle bundan sonra konuşacak, paylaşacak o kadar çok şeyimiz var ki.. Biliyor musun, bir genç kız annenin en büyük sırdaşı demektir..

-“Artık sen her sözüne güvenilecek, saygı duyulacak, kendisine sır verilecek, en değerli eşyalar emanet edilecek bir çağa geldin..”

-“Bu sadece bizim için değil, Allah katında da böyle.. Bundan böyle Allah seni huzuruna bir çocuk olarak değil, tertemiz, pırıl pırıl bir genç kız olarak kabul edecek.. Namazlarını, oruçlarını, yaptığın iyilikleri, duaları.. Tabii değerli olmak demek sorumlu olmak demek.. Bundan böyle senden namazlarında ve diğer ibadetlerinde daha fazla titizlik beklenecek..”

-“Bir genç kız demek, inci demek, elmas demek, ailenin en değerlisi demek.. Onun için korunmalı, ona kimse yan gözle bakmamalı, hiç kimse ulaşamamalı.. Bunun için Allah senden tesettür bekliyor.. Bu güne kadar elbette başörtünü örttün, giyim-kuşamına dikkat ettin.. Ama bu günden sonra taviz yok, ihmal yok.. Sen Hz. Meryem gibi Allah’a adanmış, tertemiz büyüyeceksin inşallah..”

-“Tesettürün konusunda bazen benden bile daha hassas davranacağına eminim.. Fakat bazen de düşünemediğin şeyler olabilir.. Ben eksiklerimi senin uyarılarınla gidermekten çok büyük memnuniyet duyarım.. Biz bu yolda birbirimizin yoldaşıyız artık.. Birbirimize hep iyiliklerde, güzellikle yardımcı olacağız.. Ben de sana “Kızım şu konuya dikkat et” dediğimde, bazen beni anlamasan bile ileride seni ne kadar titizlikle koruduğumu göreceksin.”

-“Bundan böyle vücudunda karşılaşacağın değişiklikler şunlar şunlar olacak.. Adet dönemin şu şu şekillerde seyredecek.. Zamanla her şey rayına oturacak.. Temizliğin, abdest ve guslün şu şekillerde olacak.. Artık senin de bir fıkhın var, kendine ait bu fıkhı seninle beraber şu kitaplardan okuyup öğrenebiliriz..”

-“Bu durum elbette genç kızlara ve bayanlara has bir durumdur.. Yani özeldir, mahremdir.. Onun için ulu orta konuşulmamalıdır.. Herkesin bu dönemimizden haberdar olması uygun değildir.. Bu gizliliği koruyacak şekilde temizlik malzemelerimizi özel dolaplarımızda bulundurmalı, kıyafetlerimizin titizliğine de dikkat etmeliyiz..”

Şeklinde öncelikle yaşanılan halin anlamı, amacı, çocuğa verilen değerlilik ve statü konuşulmalı, bunlara vurgu yapıldıktan sonra diğer biyolojik bilgiler basitçe verilmelidir..

DİKKAT;

Eğer anne, kızıyla yüz-göz olmuş biriyse, hiçbir konuda anlaşamıyorlarsa “ergenlik dönemi” gibi çok özel bir konuyu paylaşmalarına gerek yoktur.. Bu durumda annenin yapabileceği en iyi şey, kızının değer verdiği bir ablası veya teyzesi gibi başka bir bayandan destek alarak kızına dolaylı yoldan yardımcı olmaktır..

Anne, çocukluk döneminde kızıyla iyi bir bağ kurabilmişse, ergenlik dönemi onları birbirine yaklaştırır, arkadaş ve sırdaş yapar.. Eğer anne-çocuk arasındaki bağ sıkıntılıysa, ergenlik dönemine ait konularda çocuk annesine bir şey sormaz, merakını başka şekillerde gidermeye çalışır. Hatta adet dönemlerini annesinden gizler.. Bu konuyu annesiyle konuşmaktan nefret eder, sürekli kaçış yolları arar..

DİKKAT;

İlk dönemde kızların bu konuda utangaç olmaları ve annelerine; “Sakın kimseye söyleme” diye tembih etmeleri çok normaldir.. Anne, eğer kızının bu hassasiyetine dikkat etmiyorsa, gerek direkt gerekse dolaylı yollardan başkalarına kızının ergenliğe girdiğini söylüyorsa, çocuk anneye güvenini yitirir ve bundan sonra hayatının özellerini sürekli annesinden saklar..

Ummu Abdullah




..devamı »