Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu
Babalar Ve Oğulları Aidiyet / Adem Güneş (Kitap Özeti) Kızıma Adet Dönemini Nasıl Anlatmalıyım? Erken Ergenlik BİZ FARKLIYIZ

22 May 2015

Bebeklerin Tükürükleri, Kusmukları ve İdrarları Necis Midir?

Henüz yorum yok!


BEBEKLERİN TÜKÜRÜKLERİ, KUSMUKLARI VE İDRARLARI NECİS MİDİR?

Bu yazımızda bebeklerin tükürük, kusmuklarının ve idrarlarının hükmünü ele alacağız.

Bebeklerin Tükürük ve Kusmuklarının Hükmü:

Bu mesele insanların sıklıkla karşılaştıkları bir durumdur. Rabbimiz, çocuğun çokça kusacağını, onun ağzını yıkamanın her zaman mümkün olmayacağını, onunla ilgilenenlerin üzerine tükürük ve salyasının çoğu zaman akacağını bildiğinden; bu gibi sebeplerle elbisenin yıkanmasını emretmemiştir. Bebeğin tükürük ve salyasından dolayı kirlenen elbise içinde namaz kılmayı yasaklamamış, bundan sakınmayı gerekli görmemiştir.

Hanefi mezhebinin en sağlam kaynaklarından olan İbni Abidin’in necasetler babında;

"İmam Hasan'ın İmam Azam Ebu Hanife'den rivayetine göre pek fazla olmadıkça namaza mâni değildir. Çünkü emdiği süt hiçbir yönden değişmemiştir. Sahih olan da budur."

Eğer bebek henüz sadece süt emip bu şekilde kusarsa bu necis olmaz. Ama mama gibi yemek türünden bir şeyler yedikten sonra kusarsa bu takdirde necaset-i galiza yani ağır necasete girer. El ayasından fazla miktar yer kaplarsa, elbisede bu namaza manidir. Yıkanması gerekir.

Bebeklerin İdrarlarının Hükmü:

Ümmü Kays binti Mishan radıyallahu anha’dan rivayet ediliyor:

ÜmmüKays henüz yemek yemeye başlamamış olan küçük bir oğlunu Rasulullah’a getirmiş. Bebek Rasulullah’ın kucağındayken onun üzerine bevletmiş. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de su istemiş ve elbisesinin üzerine serpmişti, fakat elbiseyi yıkamamıştı.[1]

Hz. Ali radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; “Süt emen erkek çocuğun idrarının üzerine su serpilir, kız çocuğun idrarı ise yıkanır.”[2]
Katade diyor ki: Bu hüküm henüz yemek yemeye başlamamış çocuklar içindir. Yemek yedikleri zaman her ikisinin idrarı da yıkanmalıdır.

Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: “Peygambere tahnik yapması için bir çocuk getirildi. Daha sonra çocuk peygamberin üzerine idrarını yaptı. Peygamber de onun idrarını yaptığı yere yere su döktü.”[3]

Ümmü Kürz radıyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; “Oğlan çocuğunun bevlettiği yere su serpilir, kız çocuğunun bevlettiği yer ise yıkanır.”[4]

Bazıları hadislerde geçen “nadh” kelimesinin, idrarı tamamen gidermese bile bolca su dökmek anlamına geldiğini ve ihtiyaten yıkanması gerektiğini söylerler. Hanefi fıkhında da buna ilişkin hükümler şöyledir:

Cumhur ulemaya göre büyük insanların, eti yenmeyen hayvanların ve süt emen çocukların idrarları galiz necasettir. İdrar –isterse yemek yemeyen çocuğunki olsun-, kan gibi galiz necasetten sıvı olanlarda el ayası kadarı, insan tersi gibi katı olanlarda bir miskal (4 gr.) kadarı af olunur.[5]

Necis olduklarına dair kat’i delil bulunan ve üzerinde ittifak olunan maddelere "necaset-i galiza" denilir. Ekmek yiyecek yaşta olsun veya olmasın; erkek ve kız çocuklarının bevilleri (idrarları) de necaseti galizadır.[6]

Konumuzu toparlayacak olursak:

1-Anne sütü dışında hiçbir şey almayan bebeğin ağız dolusunca kusmuğu necis değildir. O kıyafetle namaz kılabilir.

2-Ağız dolusundan fazla olan kusmuk ise necistir. Yıkanması gerekir.

3-Anne sütü alan çocuğun -kız olsun erkek olsun- idrarı, elbiseyi el ayasından fazla kirletirse necis olur.

4-Büyük tuvaletin ise bir miskal (4 gr.) miktarı affolunur. Bundan fazla olursa yıkanması gerekir.


Ummu Sehle







[1] Buhari, 223. Müslim, 267.
[2] Tirmizi, 610. Müsnedi Ahmet, 1/76
[3] Buhari,222. Müslim, 282.
[4] İbniMace, 527.
[5] İslam Fıkhı - Mevkufat- Sadeleştiren AhmedDavudoğlu
[6] Emanet ve Ehliyet- Yusuf Kerimoğlu
..devamı »

21 May 2015

Evli Bir Bayanım, Eşimin Arkadaşına Aşık Oldum!

6 Yorum sayısı

EVLİ BİR BAYANIM, EŞİMİN ARKADAŞINA AŞIK OLDUM!
Soru:

Problemimle ilgili sitelere bakarken tevafuken buldum bu yazıyı ve siteyi. Arkadaşım beni yargılamayın olur mu?

Nasıl anlatacağımı bilemiyorum ben evli bir bayanım ve gerçekten çok utanıyorum ama başkasına aşık oldum. Üstelik bu kişi eşimin en yakın ahbaplarından biri... Hemen hemen her hafta evimize gelir eşimle sohbet ederler ayrıca hocalık yapıyor eşimle dini sohbetler yapıyorlar. Biz ailecek muhafazakar olduğumuz için, o kişi de muhafazakar olduğu için zorunluluk harici bir diyalogumuz olmadı bile.

Gerçekten nasıl oldu bilmiyorum ama çok kötü bir biçimde aşık oldum. Önceleri çok inkar ettim ama..... Ne olur beni yargılamayın elimde olan bir şey değil. Eşim o kadar iyi bir insan ki.... Bir tane de dünyaların tatlısı bir oğlumuz var. En çok da evladımdan utanıyorum. Benden başka kimse bilmiyor ama bu o kadar ağır geliyor ki.... Namazlarımı asla aksatmam şimdi de bol bol tevbe namazı kılıyorum. Allah beni böyle sınamasaydı keşke..... Ne olur yargılamayın yardımcı olun... 

Cevap:

Sevgili kardeşim,

Bizler yargılayıcı değiliz, elimizden geldiğince kardeşlerimizi doğruya çağırmaktan öte yaptığımız bir şey yok.

Öncelikle şunu bilmenizi isterim ki, insanın kalbinde hissettiği her türlü kıpırdanmanın adı "aşk" değildir. Arzu, heves, saplantı, şehvet, hoşlanma vb. pek çok duygu aşkla karıştırılabilir.

Bu, Allah'ın size vermiş olduğu bir imtihan mı, yoksa şeytanın sizin ayağınızı kaydırmak için açmış olduğu bir çukur mu? Bunu doğru tahlil etmek lazım. İnsan nefsinin ve şeytanın telkinleriyle duygularını besler. Sizi bu karanlığa Allah düşürmedi, bilakis siz içinizde ilk başta bir nokta kadar olan şeyi büyüttünüz.

Bunları suçlamak için söylemiyorum. Çünkü böyle düşünmeniz çözümün ilk adımı olacaktır. Bunun Allah tarafından bir imtihan olduğunu düşündüğünüzde "Bu benim kaderimmiş" dersiniz ve Allah'a iftira etmiş olursunuz. Allah hiçbir kimse için günah ve zulüm dilemez, yazmaz. Fakat biz kendimiz o günahın etrafında dolanıp durdukça Allah sonunda bizi kendimizle baş başa bırakır. Allah birini kendi haline terk ettiğinde ise onun günaha saplanması kaçınılmazdır.

Şu an Allah'a hamd edin ki, Allah sizin elinizi bırakmamış. Sakın ola bu halinizi hiçbir kimseye anlatmayın, söylemeyin. Günahınıza hiçbir kimseyi şahit tutmayın. Günahınızı dillendirerek normalleştirmeyin, kendinizi haklı çıkaracak gerekçeler bulmayın.

Bu durumdan kurtulmak için yapmanız gereken şeyler sırasıyla şunlar olabilir:

1-Bu, ulvî bir aşk değil şeytanın oyunudur. Onun için acılarınızı, duygularınızı beslemeyin. O kişi ne zaman aklınıza düşse, şeytanın damarlarınızda dolaştığını bilin. Hemen "euzu besmele" çekerek o düşünceden uzaklaşın. Kendinizi başka bir şeyle meşgul edin.

2-Acilen Kur'an-ı Kerim'i mealiyle birlikte en kısa zamanda bitirin. Halinizi Rabbinize arz edin, onun ayetlerini tevbe eden bir kulun susamışlığıyla kana kana için. Arkasından hemen Riyazu's-Salihin isimli hadis kitabını okuyun. Günlük olarak tesbihat yapmayı ihmal etmeyin. Kalbinizi, dilinizi Rabbinizin zikriyle meşgul edin.

3-Kendinizle asla baş başa kalmayın. Hanım arkadaşlarınızla, akrabalarınızla -hayır üzere- bir araya gelin. Boş durmayın, kendinize sürekli bir meşguliyet icat edin.

4-"Zorunluluk harici bir diyaloğumuz olmadı" demişsiniz. O zorunlulukları da ortadan kaldırın. O kişiyi göreceğiniz, sesini duyacağınız her türlü ortamdan kaçının.

5-Evliliğinizin ilk günlerini -veya en güzel günlerini- hatırlamaya çalışın. Eşinizin iyi meziyetlerini göz önünde bulundurun. Onu yeniden tutkulu bir şekilde sevmek için kendinize fırsatlar, bahaneler üretin. Özel hayatınıza çeki düzen verin. Eşinize hiçbir şey hissettirmeksizin onda teselli arayın.

6-Eşinizden sonra çocuğunuz, içinde bulunduğunuz buhrandan kurtulmak için sizin en büyük yardımcınızdır. Kendinizi çocuğunuza verin. Onunla bol bol oynayın, gülün, eğlenin. Çocuğunuzun gözünde nefsine yenilmemiş kahraman bir anne olmanın haklı gururunu yaşayın.

7-Kendinizi birkaç ay bu şekilde kontrol ettikten sonra -eğer oğlunuz da 2 yaş dönemini atlattıysa- bir an önce Allah'tan yeni bir çocuk isteyin. Bu dönemin arkasından gelen bir bebek, sizin ailenizle yeniden kenetlenmenize yardımcı olacaktır inşaallah.

Allah yar ve yardımcınız olsun.


Not: Desteğe ihtiyaç duyduğunuz her an muslumananneler@gmail.com adresimize mail atabilirsiniz. Gücümüz yettiğince kurtuluşunuz için size yardımcı olmaya çalışırız inşaallah.


Ummu Abdullah


                                                                                                                                                              
..devamı »

18 May 2015

Avusturalyalı Bir Öğretmenin 5 Oğlu İle Okulsuz Eğitim Hikayesi

6 Yorum sayısı


AVUSTURALYALI BİR ÖĞRETMENİN 5 OĞLU İLE OKULSUZ EĞİTİM HİKAYESİ

Küçük bir kızken daha okuldaki ilk günümde kararımı vermiş ve eve gelir gelmez anneme ve babama "büyüyünce öğretmen olacağım" demiştim.

Bu hedefimden hiç şaşmadım ve öğretmen oldum. Hem normal sınıf derslerinde hem de eğitim sürecinde terapi ve desteğe daha fazla ihtiyaç duyan öğrenciler için açılan terapi sınıflarında (remedial class) öğretmenlik yaptım.

Fakat tecrübelerim sonunda anladım ki mevcut eğitim sistemi pek çok çocuk için oldukça yetersiz kalıyordu.

Böylece işi bırakarak 5 oğlumu evimizde okulsuz eğitim metodu ile yetiştirmeye başladım. Tam anlamıyla okulsuz metoduyla.

Mutfak masası etrafında oturup tahtada ders anlatmak filan yoktu.

Oturup onlara okuma yazmayı, sayı saymayı öğretmedim. Hatta herhangi bir şekilde bunları kendi başıma planlamadım bile. 

Bunun yerine günlerini nasıl geçirmek istediklerine kendileri karar verdiler. 

Derede tavşan avlamak, elektronik aletler yapmak veya enstrüman çalmak gibi.

Yaptığım şey sadece çocukların öğrenmeyi içten gelen bir şekilde sevdiklerine dair içgüdülerimi dinlemek ve buna güvenmekti. İlgi duydukları konularda ilerleyebilmeleri için gerekli yönlendirmeyi, maddi kaynak ve araç-gereçleri onlara sağladım.

Bilgisayarımız yoktu.

En büyük oğlum Joel (33) 14 yaşına kadar bilgisayar görmedi ama şu an bilgi teknolojileri alanında doktorası bitmiş durumda.

İlk üniviersite diplomasını aldığında 18 yaşındaydı, şu an Google şirketinde çalışıyor.

Tüm çocuklarım mutlu sağlıklı ve başarılı yetişkinler oldular.

İki numaram Dion’un (31) Sosyal Hizmetler diploması var ve yetim çocuklarla ilgileniyor.

Tali (25) konservatuarda modern müzik eğitimi aldı. Liam (20) ise bir nalbant oldu. Bir atın ayağına sadece on saniye bakıp ona en uygun nalı yapabilen inanılmaz yetenekli bir nalbant.

Erik (18) de abisi gibi konservatuara gitmek istiyor.

Bazı insanlar çocuklarım için kurduğum hayalleri soruyorlar. Ben oğullarımın sadece heyecan duymalarını istedim. Kendi hayatlarına dair heyecan duymalarını…

Öğretmenlikle ilgili hayal kırıklıklarım işe ilk girdiğimde başlamıştı. Birinci sınıfları okuturken tüm desteğime ve ilgime rağmen altı ay boyunca her gün ama her gün ağlayan minik bir kız öğrencim vardı.

İki yıl sonra okulun terapi merkezinde çalışmaya başladığımda bu küçük kız oradaydı ve o denli travmatize olmuştu ki ne okuyup-yazabiliyor ne de akademik herhangi bir konuda ilerleyebiliyordu.

Okulumuzun bulunduğu bölgeden sorumlu müfettişle birlikte okula gidip gelirken ona bir gün şu soruyu sordum:

"5-6 yaşına gelmiş pek çok çocuğun okula henüz hazır olmadıklarını düşünüyorum. Kendi çocuklarımı okula göndermesem ne olur sizce?"

"Ne olacak, hiçbir şey" dedi. "Sen bir öğretmensin. Başka insanların 30 çocuğuna öğretmenlik yapıp da kendi çocuklarını eğitemeyeceğini kim söyleyebilir?"

 O zamanlar tek amacım çocuklarımı sınıf eğitimine hazır olduklarını düşünene kadar evde tutmaktı. "Metot olarak da klasik öğretim metodu kullanırım" diyordum. Ki bu yöntem büyük oğlumda çok da işe yaramıştı. Akademik düşünebilen ve "bana beş taş verebilir misin" veya "altı adet çubuk say" dendiğinde cevap veren bir çocuk :)

Ancak ailem genişledi ve diğer oğullarım dünyaya geldiklerinde böyle şeylerle ilgilenmiyorlardı bile.

Mesela Dion için küçük evler inşa etmek bir tutkuydu.

Tali ise henüz konuşamazken şarkı söyleyebiliyordu! Asla bir dakika yerinde oturmaz bütün gün enstrüman çalardı.

Okulda çocukların 20 dakikalık sürelerle öğrendiklerini öğrenmiştim ama benim çocuklarım bir şeye ilgi duyduklarında altı aydan önce onu bırakmak istemiyorlardı.

Zamanla üniversitede öğrendiklerimin hepsini bir kenara bıraktım ve onları gözlemlemeye, hangi konuda heyecanlandıklarını bulmaya ve o yolda onlara yardımcı olacağını düşündüğüm şeyleri onlara sağlamaya çalıştım. Bazen müzik dersleri aldırdım bazen elektronik aletler aldım. Tüm eğitimci rolüm buydu.

Biraz büyüyünce teknik ve ileri düzeyde dersler (TAFE) aldılar. Uzaktan Eğitim programlarına katıldılar. Bunların hepsi gerekli ihtiyaçlar oluştuğunda ve onlar istediği zamanlarda yapıldı.

Bir okul müfettişi ile bir psikolog düzenli olarak ziyaretimize geliyorlardı. Ve kendisi de bir öğretmen olan eşim, Alan, de bana çok destek oldu.

Çeşitli oyun ve spor kulüplerine ve kilise gruplarına üye olmamıza ve birçok arkadaşı olmasına rağmen oğlum 8 yaşına geldiğinde sosyal bazı aktivitelerden geri kaldığı düşüncesiyle kendisi okula gitmek istediğini söyledi.

Okula başladığında gördük ki oğlumuz akademik açıdan yaşıtlarından iki yıl ötede ve okuldaki herkese kibar davranan bir çocuktu.

Bir yıl boyunca devam eden akran baskısı, alaylar, aşağılamalar sebebiyle okulu bıraktı. Hala hayatının en berbat yılı olduğunu söyler. 

Diğer çocuklarımdan hiçbiri okulu denemek bile istemediler.

Uzaktan eğitim ve teknik eğitim hocaları çocuklarımın konuları nasıl olup da böyle güzel öğrenebildiklerine çok şaşırıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki bunu dile getirmeleri beni inanılmaz motive ediyordu.

14 yaşındayken Joel yazılıma temel, oldukça teknik bir konu olan Ayrık Matematik denilen bir ders alıyordu.

Eve geldiğinde çalışmalarına bakıp "tüm bu şeyleri nasıl öğreniyorsun?" derdim.

Anlamadığı bir konu olduğunda sınıfta bilenlere sorduğunu ve onların ona açıkladığını söylerdi.

Üniversitede tüm matematik derslerinde sınıfta başı çekti.

Bizim eğitim sistemimiz tamamen okuma-yazma üzerine kurulu. Ama benim çocuklarımdan hiçbiri erken yaşlarda öğrenmedi okuma yazmayı.

Joel yedi yaşındaydı, altı ay içinde her şeyi okuyabiliyordu.

Tali 12sinde öğrendi.

Dali ise imla kurallarına göre yazmayı ancak bir yetişkin olduğunda becerebilmişti. O sırada diploma alabilmek için uğraşıyordu :)

Hazır olmadıkları bir şeyi onlara öğretmeye çalışmak koca bir duvara toslamak gibi bir şey.
Liam’de disleksi vardı ve fakat görsel öğrenmede çok başarılıydı. Kendisinin diğer çocuklara göre görsel yönden çok daha avantajlı olduğunu düşünüyor. 

Yetenekli bir at binicisi olan oğlum Erik yabani atını çok iyi bir şekilde eğitmeyi öğrendi. O kadar ki arkasında durup kamçısını şaklatsa bile at hareket etmiyor.

Elbette çocuklarımı yetiştirme yöntemim nedeniyle çok fazla eleştiriye maruz kaldım.

İnsanlar okulsuz eğitim gören çocukların işsiz filan kalacaklarını, zira gerçek hayatta yapmak istediğin mesleği seçme şansın olmadığını ve illa ki patronun size söylediklerini yapmak zorunda olduğunuzu düşünüyorlar.

Ancak aslında gerçek hayatta siz de işveren olabilirsiniz ya da kendi işinizi de kurabilirsiniz.

Niçin çocuklara daha akademik konuları öğretmediğim konusunda da eleştiriler alıyorum. Ancak düşündüm ki belki de öğrettiğim o yabancı dili ya da anlatmaya çalıştığım trigonometriyi ilerde hiç kullanmayacak. Öte yandan evi temizlemek, yemek pişirebilmek, söküklerini dikmek ve alışveriş yapmak: işte hayata atıldıklarında bunlara kesinlikle ihtiyaç duyacaklar. Ki oğullarım bu becerilerin hepsini çok erken yaşta edindiler.

Evet, okulsuz eğitim her aileye uymayabilir.

Bunun için anne-babanın çocuklarıyla birlikte olmaktan keyif alması gerekiyor. Sorgulayan bir zihne sahip olmak ve sıradışı bir hayat sürdürmek istemeleri de.

Oğullarım benim tutkularımdan çok şey öğrendiler.

Eminim okula gitselerdi terapi sınıflarındaki çocuklar gibi olacaklardı. Ve bu onların kendilerine olan güvenlerini azaltıp gelecek başarılarını da baltalayabilirdi.

Çocukların nasıl öğrendiklerine dair pek çok kitap var ancak ben gerçekten bunun nasıl olduğunu kimsenin bilebildiğini düşünmüyorum.

İnandığım tek şey şu ki, tamamen farklı ihtiyaçlara ve ilgi alanlarına sahip 30 çocuğu aynı sınıfa koyup, hepsinin aynı şekilde öğrenmelerini bekleyemezsiniz.

Çev: Zekiye Baykul

Kaynak: 



    


..devamı »

15 May 2015

Mescid Evler

7 Yorum sayısı

MESCİD EVLER

 İlk namazımı tam olarak kaç yaşında kıldım, hatırlamıyorum…

 Ama ilk secdemi, ilk rükûmu, ‘Allahu Ekber’ diyerek ilk tekbir almayı ve selam verilince namazın bitip annemin bana gülümseyebileceğini, babamın benimle konuşup, abimin benimle oynayabileceğini bildiğimde 1 -2 yaşlarında olmalıyım…

 Evimizin olmazsa olmazı namazdı. Vakitlerimiz, işlerimiz, uyku ve uyanış saatlerimiz ona göre ayarlıydı.

 Daha beş yaşındayken sabah namazı sonrası kimi zaman babam, kimi zaman annemle yaptığımız sûre ezberlerini unutamam…

 Babam evde olduğu her vakit, namazlar cemaatle kılınırdı. Hele biraz daha büyüyüp aileye beş kardeş daha katıldığında, namaz vakitleri, abdest sırası, namaz telaşesi, küçükten büyüğe, erkekler önde kızlar arkada saf olmamız, görülmeye değer bir manzaraydı…

 Toplam 9 kişi…

 Koskoca bir cemaattik işte…

 Büyüklerin tek başına sessiz sedasız bir köşede namaz kıldığı bir ev değildi bizim evimiz. Evdeki bebek, çocuk, küçük, büyük herkesi içine alan cemaatimizle, sürekli namaz havası esen bir evdi…

 Hatta daha 3-4 yaşlarında, babamın sesli olarak okuduğu Fatiha ve kısa sûreler, hiç uğraşmadan aklımızda yer etmişti bile.

 Büyüklerimize bakarak, kimi duaları okuyup, kimilerini okumadan, abdestli, abdestsiz kıldığımız namazlardan sonra, içimizden 7 yaşına gelen, artık abdestini hakkıyla alarak, tüm dua ve sûreleri bilerek, kılması gerektiği gibi namaza başlıyordu…

 Bütün kardeşler biliyorduk ki, 7 yaşında 1-2 vakit başlanan namaz, 8-9 yaşlarında çoğalarak devam edecek ve 10 yaşında bütün namazlarımızı bir daha asla bırakmamak üzere tamamıyla kılmaya başlayacaktık.

 Namazı geçirmek gibi bir kavram, anne-babamızın titizliğiyle hiç gündemimize girmemişti. Eğer çok yorgunsak, hastaysak, ya da çok uykumuz gelmişse, annem farzını kıldırarak kolaylaştırır, yatsıyı beklemeye dayanamayıp uyuyakalmışsak, mutlaka ‘küçükler’ demez geceleyin uyandırırdı…

 Vaktin genişliğinden dolayı rahat hareket ettiğimiz zamanlarda ise, anneannemin ve dedemin daha ezan okunmadan abdest alıp namazı beklemesi dikkatimi çekerdi…


 Namaz; bir borcun ödenmesi ve zoraki olan bir amel değil, beklenen, özlenen, Rabbimizle konuştuğumuz en güzel anlardı bizler için.

Rabbimiz’in peygamber (as)’ın örnekliğinde öğrettiği bu güzel amel; her gün kılındığı için kendisinden bıkılan değil, kılınmadığı ve onsuz olunduğu zaman, huzursuz olunan, boşluğa düşülen, ‘dinin direği’ bir ameldi…

 Her kıldığımızda bizi yenileyen, biz namazlarımızı güzelleştirdikçe, bizi daha da güzelleştiren bir ‘göz nuruydu’…

 Ve şimdi, en küçüğü 1 yaşında olan 4 çocuğumla, kimi zaman secde edecek yer bulamadan, kimi zaman biri sırtımda diğeri eteğimi tutmuş namaz kılarken, onların da büyüdüklerinde namazı, doğduklarından itibaren, hayatlarının olmazsa olmazı olarak hatırlayacaklarını umut ediyorum…

 “Rabbim beni ve soyumu namazı devamlı kılanlardan eyle. Rabbim duamı kabul buyur.” (İbrahim- 40)

                                                                      Raziye Nur Özköse
..devamı »

12 May 2015

Az Bir Aklımız Vardı, Onu Da Akıllı Telefonlar Aldı!

2 Yorum sayısı


AZ BİR AKLIMIZ VARDI, ONU DA AKILLI TELEFONLAR ALDI!

"Teknoloji benden aldıklarını bana geri versin, ben teknolojinin bana bütün verdiklerini geri vermeye hazırım" diyordu İsmet Özel.

Hayatımıza bir şekilde giren her yeni teknolojik alet, gün geçtikçe bizden daha fazla şey almaya ve götürmeye devam ediyor..

Maneviyatımız, ruhumuz, kalbimiz, sukunetimiz, akıl dinginliğimiz, fikir zenginliğimiz, farkındalığımız, kültürümüz, örfümüz, sosyal hayattaki edep ve ahlakımız, insan ilişkilerindeki özenimiz gitgide eksiliyor..

Hatırlarsınız, önceden evlerimizde bir ajanda içinde telefon rehberleri olurdu.. Sıklıkla aradığımız pek çok numarayı artık bakmadan çevirirdik. Sonraları akılsız telefonlar çıktı, artık en yakınlarımızın numaralarını dahi ezberleyemez olduk.. Önceden elimize kalem kağıt alıp hesap-kitap yapardık. Sonradan telefonlarda noktalı virgüllü hesaplamalar yapmaya başladık.. Yine iyiydi, telefon çoğunlukla haberleşmek içindi..

Şimdi ise avucumuzun içine yapışmış akıllı telefonlarımız var her birimizin.. Dakikada bir kontrol etmemiz gereken.. Sürekli farklı sesler çıkararak bize farklı bildirimler ileten telefonlarımız..

Sabah gözümüzü açtığımızda ilk selamlaştığımız, gece gözlerimizi kapatırken en son vedalaştığımız..

Oysa ilk alırken böyle olacağını düşünememiştik hiç birimiz.. Sevdiklerimizle kolayca iletişim kuracaktık, sabah köşe yazarlarını okuyacaktık, sosyal medyadan haberimiz olacaktı.. Dünyadan kopuk olmayacaktık.. Kimimiz işi için kullanacaktı, kimimiz entelektüel faaliyetleri için.. Hatta hatim dinleyecektik, ders dinleyecektik, dinimiz için bize fayda verecek şeyleri takip edecektik..

"Çok vaktimizi almaz" sandığımız, ailemize; "Bak göreceksin, ben herkes gibi olmam" şeklinde vaatler verdiğimiz o günlerin üzerinden çok zaman geçti.. Ve artık biz de aklını, akıllı telefona esir etmiş yığınlardan biriyiz sadece..

Ne zamandır insan gibi sofraya oturup da ailemizle muhabbet edemiyoruz.. Yemek masalarının üzerinde kaşığımızın hemen yanında konumlanıyor telefonlarımız..

Ne zamandır "Bu akşam hanımla oturacağım" diyen erkekler, hanımlarının gözlerine bakamıyor, onlarla içtenlikle, doyasıya sohbet edemiyorlar..

Ne zamandır iki arkadaş bir araya gelseler konuşacakları hiçbir şey yok.. "Falan videoyu gördün mü? Bir caps yapmışlar, gülmekten koptum.. Falan hoca filan hocaya iyi yüklenmiş, aa görmedin mi, çok şey kaçırmışsın, dur, hemen açıyorum" muhabbetleri..

Ne zamandır küçük çocuklar annelerinin eteklerinden çekiştiriyor, babalarının paçalarından.. Özellikle ayakta duruyoruz, ulaşamasınlar diye.. Çok önemli, "Bi dakika amaaa" diye gerilen seslerimiz..

Ne zamandır aylardır görmediğimiz anne-babamızın, akrabalarımızın olduğu ortamda dakikalarca telefonun içine düşmüş çıkamıyoruz.. Yan gözle bakan o ak sakallı yaşlı adam kırgınlığını içine gömüyor.. İhtiyar anne biraz daha cesaretle "E iki laf edecektik niye hemen kalktınız?" diye sitem edecek oluyor..

Ne zamandır dünyanın cennetlerini görmeye gidiyoruz, tarihi mekanlar, belki bir daha hiç göremeyeceğimiz nadir güzellikte yerler, oralarda bile telefondan ayrılamıyoruz.. Karşımızdaki mekanı, kayıtta tuttuğumuz  telefonumuzun ekranından görmeye çalışıyoruz..

Ne zamandır kimse oturup kalktığından, konuşup görüştüğünden, yiyip içtiğinden hiçbir şey anlamıyor!

Yazık değil mi bize? Eşlerimize, çocuklarımıza, ailelerimize, arkadaşlarımıza?

Yazık değil mi ziyan ettiğimiz aklımıza, heba ettiğimiz gönlümüze, boş yere tükettiğimiz enerjimize?

Allah için kendimize gelmeliyiz artık..

Bir baba evine geldiğinde telefonunu kapatıp ceketiyle birlikte asmalı.. Bir anne günün belirli vakitleri hariç telefonu hiç eline almamalı..

Vakti boş, gönlü hoş, bütün işleri telefon üzerinden insanları meşgul etmek olan o çok sevdiğimiz arkadaşlarımız artık bizi kendi halimize bırakmalı!..

Eşlerimizle sohbet edeceğimiz anlara, çocuklarımızın gözlerine odaklanabileceğimiz akşamlara, ailemizle dertleşeceğimiz bayramlara..

Zira dikkati dağınık eşlerden çok usandık

Ve çocuklarımız, dikkati dağınık anne-babalardan çok usandı artık.. 


BEN NE YAPABİLİRİM?

Bir ANNE olarak; günün belirli vakitleri (çocukların uyuduğu yada oyuna daldığı) dışında telefonu -çalmadıkça- elime almayabilirim.

Bir BABA olarak; eve geldiğimde telefonu ceketimle birlikte askıya asabilirim.

Bir olarak; eşimle başbaşa muhabbet ettiğimiz odaya telefonu almayabilirim.

Bir EVLAT olarak; anne-babamın yanında telefonu tamamen kapatabilirim.

Bir ARKADAŞ olarak; arkadaşlarımı telefon üzerinden meşgul etmeyebilir, telefonla başlayıp telefonla biten muhabbetlere kapı aralamayabilir, telefonla rahatsız edilmememe müsaade etmeyebilirim.  

Bir İNSAN olarak; akşam saat 22.00'dan sonra telefonu kapatıp yatıncaya kadar vaktimi dingin bir şekilde ve sükunet içinde geçirebilirim.

Kitap okurken telefonu kendimden uzaklaştırarak dikkat dağınıklığına yakalanmamaya direnebilirim. 

Toplu taşıma araçlarında, telefondan başka uğraşı olmayan insanlara inat yanımda kitap bulundurabilirim.

En önemlisi bir KUL olarak; Rabbimle başbaşa bulunduğum vakitlerde (namaz kılarken, Kur'an okurken, dua ederken, tesbihat yaparken) telefonun sesini kapatıp onu kendimden uzaklaştırabilirim.

AKLIMI TELEFONDA YİTİRMEMEK İÇİN daha fazlasını yapıp kendi şartlarıma uygun çözümler üretebilirim.



Ummu Aişe
..devamı »

10 May 2015

Sensiz Büyümek İstemiyorum

4 Yorum sayısı

SENSİZ BÜYÜMEK İSTEMİYORUM

(Küçük bir çocuğun babasına seslenişi)
Ve kapı çalar. Küçük bir çocuk, küçük olmayan adımlarıyla kapıya koşar. İçeriye giren babasına neşe dolu gözlerle bakan çocuğun ilk sözcükleri “Babacım hoş geldin.” “ Nasılsın?” “ Seni çok özlemiştim." olur. 

Sonra yüzündeki gülümsemesi kaybolan çocuk devam eder: "Yine çok yorgun görünüyorsun. Neden bu kadar sinirlisin? Yolunda gitmeyen bir şeyler mi var? Beni duyuyor musun? Neden yüzüme bakmıyorsun? Oysa ben akşam olmasını iple çekiyorum. Sana sarılmak sesini duyup mutlu olmak için bekliyorum. Elindeki telefona sürekli bakmaktan ya da konuşmaktan yorulmadın mı? 

Neden başımı okşamıyor bana şefkatli davranmıyorsun? Biliyorum dinlenmelisin. Ama biliyor musun? Ben senin olmasını çok istediğin dualar ettiğin küçük yavrunum. Senin beni koruman kadar elinde getirdiğin dolu poşetler kadar sevgine, şefkatine, ilgine, sarılıp öpmene, benimle tatlı tatlı konuşmana, yaşıma uygun oyunlarla beni sevindirmene çok ihtiyacı olan yavrunum. 

Biliyorum, ben güzel yemekler yiyeyim, güzel kıyafetler giyeyim, güzel okullarda okuyayım diye gün boyunca çalışıp yoruluyor ve eve gelince yemeğini yedikten sonra uyuyakalıyorsun. 

Seni üzmek istemem ama karnımın doymasından daha önemlisi kalbimi sevginle, ilginle doldurman. "Tabi ki her baba çocuğunu sever" dediğini duyar gibi oluyorum. Peki, ne zaman? Ben büyüyüp kocaman bir delikanlı olunca mı? İşte o zaman çok geç olacak ve benimle geçirmediğin zamanlar için üzüleceksin. 

Biliyor musun benim bir tane babam var, o da sensin. Ne zaman yüzüne baksam bir şeyler anlatmak istersem beni yanından uzaklaştırıyor, beni dinlemiyorsun. Ya da yaptığım her davranışa sinirleniyorsun. Beni ne zaman dinleyeceksin? 

Babacığım, biliyor musun annem gün boyu bizimle ilgilenmekten çok yoruluyor ama hiç şikâyet etmiyor. Onun için çok dua ediyorum. Siz duymasanız da anlamasanız da ikiniz içinde dua ediyorum. "Allah’ım babamın işlerini hafiflet ki benimle oynamaya zamanı ve gücü olsun diyorum. Daha az para kazansa da önemli değil, ben eski ayakkabı giysem de olur." diyorum ve sonra "âmin" deyip ellerimi yüzüme sürüyorum. 

Böyle yapmayı annemden öğrendim. Babacığım, biliyor musun zaman çok çabuk geçiyor şu an yanı başındayım. Ama yarın nerede olurum bilemiyorum. Tek bildiğim şey seni çok seviyorum. Ve sensiz büyümek istemiyorum..."

Misafir Kalem: Ummu Nesibe
..devamı »

"15 Yaşındayım, Annem Düğünde Açık Giymeme İzin Vermiyor"

4 Yorum sayısı


"15 YAŞINDAYIM, ANNEM DÜĞÜNDE AÇIK GİYMEME İZİN VERMİYOR"


Soru:
Merhaba. Ben henüz 15 yaşında bir genç kızım. Bu tür dini siteleri takip etmeyi seviyorum. Sizin gibi tecrübeli insanlara danışmak istedim. Dediğim gibi ben 15 yaşındayım annemle genelde iyi anlaşırız şükür ama son zamanlarda bazı problemlerimiz var... 

Örneğin bu yaz benim yeğenimin düğünü var. Annem bu düğünde mevsim yaz olmasına rağmen uzun kollu elbise giymemi istiyor. Bu düğüne benim başka yaşıt arkadaşlarım da gelecek. Onlar şimdiden elbiselerini almışlar bile. Straplez, askılı, sırtı açık kıyafetler almışlar. Bana da "Sen ne giyeceksin?" dediler. Ben de; "Uzun kollu bir elbise giyeceğimi" söyledim, burun kıvırdılar "Düğün yazın oluyor, yaz sıcağında uzun kollu elbise giyilir mi?" dediler.

Annem normal kısa kolluya bile izin vermiyor dediğim gibi. Arkadaşlarımın elbiselerine öyle özendim ki.. Üstelik yeğenim benim birinci derecede akrabam. Tamam günah olduğunu biliyorum ama çok özeniyorum. Annemle günlerdir bu konu yüzünden tartışıyoruz. Sizce de annemin tutumu doğru mu? Ne yapmalıyım? Bana yol gösterin lütfen. Şimdiden çok teşekkür ederim.

Cevap: 

Sevgili kardeşim, aramıza hoşgeldin.. Öncelikle bu genç yaşında -sitemiz gibi- siteleri takip ettiğin için seni tebrik ederiz.. Allah, senin gibi kardeşlerimizin sayısını artırsın. (Amin)

Şimdi değerli kardeşim, senin yaşında bir genç kızın bu tarz kıyafetlere ilgi duyması ve arkadaşları arasında mahcup olmak istememesi -bu çağda- çok normal.. Ama sanırım senin de için rahat olmadığı için bu konuda bir araştırma yapma ihtiyacı hissederek bize bu mesajı yolladın. 

Sen cennete talip bir genç kızsın, senin onları cennete özendirmen gerekmez mi kardeşim? Allah sana değer verdiği için, senin kendini yabancılardan gizlemeni istiyor, örtünmeni ve hiçbir kötü göz tarafından incitilmemeni istiyor. 

Cennetin yolcuları ilk başta hep yalnız olurlar kardeşim, herkes onlara dudak büker, onlarla alay eder. Fakat biz örnek davranışlarımız ve güzel sözlerimizle onlara doğru yolu anlatmak zorundayız.

Annen, seni onların annelerinden çok daha fazla düşündüğü ve sevdiği için böyle yapıyor. Belki bu dünyada azıcık üzülmeni göze alıyor ama seni ebedi cehennem azabından korumak istiyor. Anneni üzme sevgili kardeşim, senin cennetini düşündüğü için onun ellerinden, ayaklarından öp. 

Bizden de bol selam et annene.. Allah annen gibi annelerin sayısını artırsın, onlara o kadar çok ihtiyacımız var ki..

Bir de kardeşim, eğer elinde imkanın varsa ilk fırsatta Hasan Nail Canat'ın romanlarını alıp oku. Sonra tekrar yaz. Kitap tavsiyesinde bulunalım inş. Okumayı ihmal etme kardeşim. 

Allah seni hak yoldan ayırmasın.. Selam ve dua ile..


  1. Ummu Abdullah
..devamı »

5 May 2015

Muhatabımız Kim?

5 Yorum sayısı


MUHATABIMIZ KİM?
Müslüman Anneler'den, İslam Davetçileri'ne Bir Çağrıdır.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla..

Uzun zamandır yazmaya niyet ettiğim bu yazının yazılması, bir annenin feryadıyla artık kaçınılmaz oldu:

"Büyüğü iki yaşında, küçüğü ise dört aylık iki çocuğumu babaannesine bırakıp çalışmak zorundayım. Eşim asgari ücretle çalışıyor, kiradayız. Aldığı para hiçbir şeye yetmiyor. Çocuklarımı bırakmak istemiyorum, çok küçükler, bana muhtaçlar ama elimden hiçbir şey gelmiyor" diyen bir annenin çaresizliği karşısında, pek çok annenin yürek yükünü omuzlarımda hissederek başlıyorum sözlerime...

Bizler, birkaç genç anneden oluşan Müslüman Anneler ekibi olarak, yayın hayatına başladığımız ilk günden bu yana, -zorunlu olmadıkça- bir kadının çalışmaması gerektiğini, mevcut kapitalist sistemin kadının kimliğini, kişiliğini, eşlik ve annelik rollerini paramparça ettiğini gündeme getirmeye ve takipçimiz olan kardeşlerimizi "evlerine, kadınlıklarına, anneliklerine" dönmeye davet ettik/ediyoruz. 

Pek çok kesim tarafından tepkiyle karşılansa da "Müslüman Anneyim, Evimdeyim" sloganıyla çıktık bu yola.

Fakat önemli olan insanın ne söylediği değil, sözlerinin gerçek hayatta nasıl bir yankı bulduğu.

Gün geçtikçe daha fazla anlıyorum ki, bu sözlerimiz/söylemlerimiz, muhatabımız sandığımız halk kesimine, "tuzumuzun kuru, rahatımızın ve konforumuzun yerinde, üst perdeden entel yazılar yazmakta olduğumuzu" anlatmaktan başka bir işe yaramıyor!

Dört aylık bebeğini bırakıp da günde sekiz saat çalışarak 10 saat bebeğinden uzak kalacak olan bir anneye, "çözüm önerisi" babından söyleyecek bir sözümüz yoksa konuşmasak/yazmasak daha iyi!

Altında son model arabasıyla, mevsimin modasına uygun kıyafeti, ayakkabısı ve çantasıyla plaza merdivenlerinden çıkan kariyer sahibi kadından bahsetmiyorum. O bizi duymuyordur da zaten.

Fakat ben aza kanaat eden, yokluğa göğüs geren kadından bahsediyorum...

Yavrusunun kokusunu içine çekmeyi en büyük zenginlik gören,

Eşi için evini cennet serinliğine çeviren,

Eşinin getirdiği birkaç lokma yiyeceği şükranla kabul eden kadından bahsediyorum...

Bu kadın evinden, eşinden, yavrularından ayrılmak istemiyor. Bu kadının kariyer derdi yok, "erkeğin eline bakmak" gibi son derece kompleksli bir zihin algısı yok, "O kadar okudum, bunca diplomayı boşuna mı aldım?" diye bir takıntısı yok. "El-alem ne der?" düşüncesi yok..

Bu kadın belki yan dairemizdeki kadın, belki aşağı mahallemizdeki, belki iki sokak ötemizdeki.. Sokakta yan yana yürüdüğümüz, görmezlikten gelsek de sık sık karşılaştığımız biri...

Bu kadın, çaresizliğimizin yalnızca bir çehresi...

ASGARİ ÜCRET, ASGARİ "MÜSLÜMANLIK" MI DEMEK?

Asgari ücret: 949.07 TL. imiş!

Bütün İslamî söylemlerimizi şimdi bu rakam etrafında yeniden düşünmeliyiz.

"Musa olmak, Yahya olmak, Asiye olmak, Meryem olmak" önermeleri, bu rakamın yanında süslü laflar olmaktan öte bir şey değil...

Onu geçelim, bu asırda Ebuzer olmak bile mümkün değil.. Fakir bir hayat yaşamak için bile paraya ihtiyacımız var. Nefes almak için bile bir vergi ödememiz gerek!

Devlet yetkililerine, bakanlara, valilere hiçbir sözüm, çağrım falan yok, olmayacak da!

Fakat ey İslam davetçileri, alimlerimiz, önderlerimiz!

Siz, ümmetin hayrı ve iyiliği için hiçbir fedakarlıktan geri durmayanlar!

Ümmetin sıkıntıları için gecesini gündüzüne katanlar!

İslam'ın bu çağda yaşanması hususunda önermelerimiz, asgari ücretle geçinmek zorunda kalan milyonlarca insan açısından ne ifade ediyor?

Muhatabımız tam olarak kimler? Sakın halka hitap ettiğimizi düşünerek kendimizi kandırıyor olmayalım?

Her birimiz ortalamanın üzerinde bir gelir düzeyine sahip insanlarla ilgilenmiyor muyuz? Kimimiz İlahiyatçılara hitap ediyor, kimimiz Hukukçulara, kimimiz Doktorlara veya gelir düzeyleri yüksek olma potansiyeli taşıyan Tıp, Mühendislik, Hukuk, Eğitim vs. Fakülteleri öğrencilerine.

İnşaatta çimento taşıyan içşi, tekstil atölyesinde dikiş diken kadın, pazarda su satan çocuk, tebliğde hangimizin muhatapları arasında?

"Bunlar bize gelmiyor" diyebiliriz, gelip gelmemeleri önemli de değil.. Asıl önemli olan, bizim İslam'ın geleceği açısından onları konumlandırdığımız "âtıl" ve "gereksiz" mekan.. Hoca Efendilerimizin asgari ücretle yaşayan bir insan için belirledikleri "yaşanabilir" standart İslam şu; "Namazını kılabiliyorsa yatsın kalksın Allah'ına şükretsin."

Bu anlayışa gerek direkt gerekse dolaylı olarak defalarca şahit oldum...

Çünkü asgari ücretle çalışan bir işçi, ne parasal olarak ne de vakit-zaman açısından İslam'a hiçbir fayda getirmeyecektir. Çünkü Hocalarımızın, çalışmalarını finanse edecek zenginlere ve vakıflarında eğitim verecek yüksek öğrenim görmüş, zamanı müsait kimselere ihtiyaçları var...

O zaman ister istemez, bütün nasihat ve tavsiyelerimizin gelir düzeyi yüksek olan kimseler için olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.. Yani "Paran varsa Ömer gibi, Fatıma gibi bir Müslümanlık mümkün!" Yoksa, hiç boşuna heveslenme!

Asgari ücretle hayata tutunmaya çalışan bir genç için, evlilik Kaf dağının ardındaki hayaldir sadece. En iyi ihtimalle yine asgari ücretle çalışan bir kızla evlenebilir.

"Yüksek miktarda mehir istenmesi, mobilya, eşya vs. istenmesi evlilikleri zorlaştırıyor" doğrudur ama sadece bu değil ki. Hiçbir şey istenmese dahi, ortalama ev kirası ödeyip mutfak masrafı karşılayacak parası olmayan insanlardan bahsediyoruz.

Bu insan evlenemediği için zinaya meyletse, tek suçlu kendisi mi?

Yetmediği için harama el uzatsa, tek suçlu kendisi mi?

700 TL. için günde 12 saat hizmetçilik yapan kadın, iffetini, namusunu yitirse, tek suçlu kendisi mi?

Çocuğunu yetiştirme yurduna bırakan anne-babalar, tek suçlu kendileri mi?

Yanına bir parça yiyecek koyup 6 aylık bebeğinin üzerinden kapıyı kilitleyerek onu akşama kadar evde bir başına bırakmaya mecbur anne, tek suçlu kendisi mi?

Bu çocuk, ilerde katil olduğunda, cani olduğunda, tecavüzcü olduğunda, tek suçlu kendisi mi?

Bahçesine giren hırsızı yaka paça Peygamber'e (s) getiren sahabeye, Peygamberin (s): "Madem kardeşin cahildi, neden öğretmedin? Madem açtı, neden doyurmadın?" buyurması, bizim için hiçbir şey ifade etmiyor mu?

Şimdi yeniden dönelim;

"Gençler evlensin, kadınlar çalışmasın, çocuklar annelerinden ayrılmasın, eşler arası muhabbette zirveler yaşansın, erkeğin gözü dışarıda kalmasın, kadının aklı bir yere gitmesin, ailemiz korunaklı olsun vs." söylemleri, sadece birimizin, birkaçımızın değil, hepimizin söylediği, sonuna kadar savunduğu şeyler.

Peki kime karşı? Hangi erkek bahsettiğimiz? Hangi kadın, hangi çocuk, hangi aile?

Ortada bir aile var mı ki?

Toplumda ayyuka çıkan ahlaksızlıktan rahatsız aydınlarımız, her soruna çözüm sunmakta mahir gazetecilerimiz, halka bol keseden aile muhabbeti dağıtan yazarlarımız, "eğitimden, baba otoritesinin eksikliğinden, anne merhametsizliğinden" yakınan eğitimcilerimiz... Şimdi düşünelim; sorunun düğümlendiği önemli noktalardan biri de ekonomik yetersizlik değil mi?

Asgari ücret, çalışma saatleri, insanı bir makine kullanmayı "ibadet" bilen o kör zihniyet değil mi?

BU FABRİKATÖRLER KİM?

Madalyonun bir de öbür yüzü var ki, çevirsek mi çevirmesek mi bilemiyorum...

Sözü geçen asgari ücretle çalışan vatandaşlar, falan dinsizin, filan Yahudi'nin, Masonun, Allah düşmanının fabrikasında çalışmıyorlar..

Hani bilirsiniz, Hoca Efendilerimizin yanında saf tutan, onların vakıf-dernek projelerine para yağdıran, yurtları-kursları finanse eden, Filistin için elini cebine attığında milyarlar çıkaran, Arakan'a, Myanmar'a bol sıfırlı çekler imzalayan, bankaya bir telefon ediveren, sekreterine talimat veren, namazlı-niyazlı Müslüman zenginler var ya..

İşte bahsi geçen vatandaşların pek çoğu da onların fabrikalarında, atölyelerinde, iş yerlerinde çalışmaktalar..

Şimdi burada İslam davetçilerine, alimlerimize, önderlerimize düşen bir görev yok mu?
Bu adamlar, işçisini bu paraya çalıştırırken sırf "vakfı finanse ettiği" için nasıl "Makbul Müslüman" olabiliyorlar?

Projelerimiz için destek istediğimiz bu patronların paralarında acaba kaç mazlumun âhı var? Kaç işçinin alın teri, kaç annenin göz yaşı, kaç bebeğin çaresiz çırpınışı?

Herkesin bir Beyruha'sı vardır... Gönlüne taht kuran bir dünyalığı...

Paralarının bir kısmından gönül rahatlığıyla geçebilen bu adamların belli ki Beyruha'ları paraları değil...

"Napalım piyasa böyle. Belirlenen resmi rakamlar böyle. Ben bunun dışında bir şey yapmış, kimsenin hakkını gasp etmiş değilim" diyen İslamcı zenginlerin Beyruha'ları, sakın bu kapitalist anlayışları olmasın?

Hocalarımız, onlara "makbul müslüman, efdal müslüman" muamelesi yapmayı bırakıp da onlardan bu kapitalist zihniyeti değiştirmelerini isteseler, acaba bundan sonraki münasebetleri hangi yönde seyreder?

İçlerinden kaç kişi bir daha vakfın, derneğin önünden geçer?


ÇÖZÜM KİMDE?

"Bütün suç, alimlerin, davetçilerin mi şimdi?" diyecek pek çoğu.. Hayır, fakat biz sorunlarımızın halledilmesinde alimlerimizden başka kimseye güvenemeyiz, onlardan gayrısının da bizi anlayabileceğine inanmayız...

Alim; ümmetin -hangi makamda olursa olsun- her bir ferdine nasihat etme otoritesini elinde bulunduran şahıstır. Peygamberin mirası, bu sorumluluğu gerektirir.

İzz bin Abdusselam döneminde Sultan vekili olan Kutuz, Haçlılara karşı seferber edilecek olan İslam ordusunun donanması için halka vergileri artırmayı önermişti. Orada bulunan İzz bin Abdusselam ayağa kalkmış ve; "Sizler hanımlarınızın, cariyelerinizin küpelerine varıncaya kadar, kılıçlarınızın kabzalarındaki altın süslemelere varıncaya kadar her şeyinizi bu ordu için vermedikçe yoksul halktan hiçbir şey alamazsınız!" demişti. Nitekim aynen dediği gibi de oldu...

Alim, yaşadığı asra söz söyleyen ve çağının problemlerine çözüm üreten değil midir?

Alimlerimizin çağa ışık tutan, bu asırda İslam'ı yaşamayı bize mümkün ve kolay kılabilecek olan önerilerine ihtiyacımız var...  İslam'ı yaşamamız hususunda önümüzdeki engelleri kaldırmalarına ihtiyacımız var... Kapitalist İslamcıların ve refah içinde yaşayan devlet erkanının karşısında hakkı söyleyecek cesaretlerine ihtiyacımız var...

Değilse halkta hiçbir karşılığı olmayan İslami söylemlerimiz, bu anlayışsızlığımızla onları İslam'dan daha da fazla uzaklaştırırken bir yandan da bizi kendi içimizde, kendi refahımızla, kendi lüksümüzle kokuşmaktan ve tüketmekten başka hiçbir işe yaramayacak!


Ummu Reyhane



Not:
Seçim arifesi kaleme alınan bu yazı, hiç kimseye siyasî bir yön vermeyi amaçlamamakta bilakis devlet erkanından da sorumlu olan alimleri ve din adamlarını göreve çağırmaktadır. 



..devamı »